Hakiki Mesele…

Türkiye’deki üniversite bitirmiş insanların kendilerini toplumun üzerinde görme eğilimi bana kalırsa bu ülkedeki en büyük meseledir.

Üniversite Türkiye’de meselelere çözüm üretmede ülkeye katkıda bulunmak için bir araç değil bizzat sorun üreten mekanizmanın kendisini yeniden üretiyor.

Her türlü ayrımcılığın, kimin makul ve de makbul olacağını, kimin aşağılanmaya layık olduğunu gösteren bir tür vitrin halini alıyor.

Devlet üniversitleri kimin resmi ideolojiye uygun olduğunu onaylayan mekanizmalar iken, özel üniversiteler kimlerin “elit” ve kimlerin “üst sınıf” olduğunu teyit eden ve bunların etiketlerini üreten mekanizmalara denk geliyor.

Eh, milyonlarca insanı eleyerek yahut özel üniversitelerde olduğu gibi parayı bastırarak alınan etiketlerin de üzerine yapışanları ayrıcalıklı hissettirmek gibi bir işlevi olsun!

Mezun olur olmaz, hatta henüz öğrenciyken hemen iki sözcüğün altında “eh halkımız da cahil, eğitimsiz” demeye başlama hakkını kendinde görmeye başlar “okumuş” yahut “okumakta” olanlarımız.

Üniversitenin bizzat kendisinin bir gösterge olduğu bir toplumda inançları gereği başını örten bir genç kadına kalkıp da “senin başörtün aslında inancından değil, siyasi simge olmasından, o nedenle çıkart onu başından yahut aramızdan defol” demeye herkes kendinde hak görebiliyor.

Elbette üniversiteden mezun olununca halkın seviyesinden koparak yarı-tanrı seviyesine yükseleceksin. Orada eğer “aşağıdakiler” gibi görünecek olursan gösterilen şeye ters bir izlenim yaratırsın.

Elit yarı-tanrı seviyesine yükselmek istiyorsan elbette alt tabakalardaki “eğitimsiz, cahil bırakılmış” insanların göstergelerinden kurtulmalısın.

Yanlış anlama yani, içinden istediğin kadar dindar olabilirsin, zaten hepimiz öyle değimliyiz ayol! Ama bunu göstermek başka şey. Eğer içindekini aynen yansıtacak olursan nasıl kendini ayırabileceksin “onlardan!” Zaten özünde “onlar” ve “biz” arasında hiçbir fark yok ki! Sadece dışarıdan bakınca biz moderniz, “değişik”iz.

Yoksa hepimiz Doğuluyuz. Ne de olsa insanları başına taktığı şeye göre sınıflandıran bir tasnif anlayışına sahibiz. Nasıl ki bir koyu dindar başı açıklara küfreder biz de içimizden seviyemizi düşürmeye çalışan her başı bağlı insana küfreder dururuz.
Yok aslında bir birimizden farkımız! Fark sadece şu an kanunların ―ve de şükürler olsun ki gerçek efendilerimiz olan eli silahlı kuvvetlerin ve eli kanun yazan ve de beyni yazılanları istediğimiz şekilde yorumlayan hukuk kuvvetlerimizin― bizden yana olmasıdır…

Bizim için ne o türbanın içindeki fikirler önemlidir ne de kafasında boya olan diğer saçlarla örtülü beyinlerin içindeki fikirler. Onlar gerçek üniversitelerde önemlidir. Bizim üniversitelerimizin öyle bir kaygısı da öyle bir işlevi de yok ne de olsa.

İnsanların fikirlerle değil hâlâ kaba kuvvetle ikna edildiği bir memleketteyiz haberin yok mu? Pek cahilsin canım sen de! Zaten kafandaki bez parçasından belli. Cahilsin işte. Bu ülkede özgürlük sadece biz elitlerin tanımını yapabileceği bir şeydir.
Sayımız az da olsa sorun değil. Güç bizde. Asimetrik olmuş ne yazar. Güç güçtür. Medya bizimle, kaba kuvvetler bizimle, kanun kuvvetler bizimle, ülkeyi kuranları da zaten çoktan kendi fikirlerimizle sınırladık, onlar da elimizde rehin zaten. Kim ne yaparsa yapsın eğer bizim elit dünyamızı tehlikeye sokacak bir ibare taşıyorsa hemen yaygarayı basıp “ülke elden gidiyor, tersanelerimize girilmiş, telekomlarımız satılmış, köprüler ha gitti ha gidiyor, memleketi sattılar” diye bağırırsak anında düşman kuvvetler safına seni sokuveririz.

O nedenle ayağını denk al. Elit olmak kolay değil. Hemen geldiğin sınıfa sırtını dönecek ve ruhunu 1923 ruhuna teslim edeceksin.

Böylelikle “mış” gibi yapsan bile kimse kalkıp da “oha ne oluyor ne alakası var” diyemez. Kimse kalmadı ki o zamandan. Zaten halk cahil bırakılmış ve eğitimsiz… Bir tür sürü. Güdülmeyi bekliyor. Kim tarafından, elbette ki karısının başı bağlı ve eve ayakkabısız giren badem bıyıklı başbakanlar tarafından değil!” Onlar sadece biz arka plandaki elitlerin kuklası olabilirler.

Öyle esmer falan olursan, Türkçeyi adam gibi konuşamıyorsan ne işin var aramızda. Sakın parlamentoya bile gelme. Parlamento öyle herkesin özellikle de halkın iradesini yansıtan ve de gösterilen bir yer olabilir mi?
Biz orada ne kadar ilerlediğimizi cümle aleme göstermek üzere bir göstermelik meclis kurduk sakın ola ki onu hakiki parlamentolarla karıştırma. Zaten o meclisi bu aciz halk talep etmedi ki biz kendi aramızda toplanalım diye yaptık onu!

Bu bir oyun ve meclis de oyuncak. Bizler oynamak üzere kurduk ve gerçekleri değil, konuşulması gerekeni değil, çözüm üretimini değil, zevzeklik yapmak için kurduk onu…

Sen ise kalkmış gerçek insan haklarından ve kendi istediğin gibi yaşamaktan, istediğin gibi düşünmekten bahsediyorsun.

Herkes her istediğini düşünüp, hissedecek ve onu yaşamaya cesaret gösterecek olursa o zaman nasıl bizim gibi olmayanlardan üstün oluruz? Onlar da eşit olup bizim gibi gelişirler ve biz kimseye kalkıp da “onlar eğitimsiz” diyemeyiz!

Öyle modern kurumların gerçekten modernleşmesine ve olması gereken işlevlere bürünmesine tarihte kim izin vermiş ki yöneten elit sınıflar olarak biz buna izin verelim. Direneceğiz bu barbar istilasına. Direneceğiz bu seviyesiz giyim zevkine ve seviyesiz ve “mantıksız” inançlara. Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız bu ilkel ve eğitimsiz güruhların kendi değerlerini ulu orta hayata geçirmesine. Direncimiz artacak bugüne kadar uyguladığımız baskılara rağmen değişime direnen bu yığınların düşük değer yargılarının bizleri kaplayıp bizi boğmasına. Nasıl 83 yıllık baskıya rağmen teslim olmaz cahillik canım! Evet eğitim olanakları yaratacağına bu rejim silah alımları ve harcamalarına kaynakları aktardı. Oradan oluşan rantın tadı da bir başkaydı. Ama en azından biz elitlerin neler giyip-yediğine ve nasıl ilişkiler kurduğuna gazete sayfalarından, TV köşelerinden bakarak da mı bir şeyler öğrenemediniz.

Eh, o zaman siz böyle cahil yaşamayı hak etmişsiniz işte. Kendi ağzınızla itiraf ettiniz.

O halde baskıya devam, zulme devam. Devlet ne için var canım? Her şeyi bizim elit azınlığımızın çıkarları doğrultusunda zorlayabilmek için değil mi? Bu devlet hepimizin ve bazılarımıza ballı börek kısmı bazılarımıza ise dayak, sopa, baskı, zulüm ve silah ve de mermi olan kısmı düşüyor.

Cumhuriyeti bizler kurduk onun demirden paletleri altında ezilecek olanlar da sizlersiniz!

Kusturucilılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Son günlerde bir tartışmadır gidiyor.

Ünlü -artık- Sırp- yönetmen Kusturica’yı memleketten kovmalı mıyız kovmamalı mıyız?

Her zamanki gibi ve her tartışmadaki gibi esas mevzuyu ve derinliği kaçırıp bunu kimin istediğine yahut istemediğine bakarak doğru ya da yanlış olarak değerlendirmek üzere herkes saflarını alıveriyor.

Davet eden CHP’liymiş de o nedenle AKP’liler işe çomak sokmaktaymışlar falan filan.

Yahut tam tersi: Mesela katliam yapmış Sudan başkanını bizim başbakan ağırladı diye CHP ya da tüm AKP muhalifleri veriyor veriştiriyor…

Şimdi ben kimin daha faşist yahut kimin daha az faşist/katil vs. olduğunu tartışmak istemiyorum.

Bana dokunan kısım, bu kadar önemli ve insanlık adına temel konuları dahi günlük, bayağı çıkarlar uğruna ilkezisce senin faşistin/benim faşistim mertebesine indirmektir.

Bu uğruda insanlık adına yapılmış en onursuz davranışlar bile mazur görülebilir ama karşı taraf bunu yaptığında yahut aklından dahi geçirdiğinde hemen insan haklarının en büyük savunucusu kesilinir ve karşı taraf suçlanmaya başlanır…

Bu utanç verici davranışlar artık son derece rahatsızlık verici boyutlara ulaştı.

Kimse ne dediğini kulağı duymaz hale geldi.

Üniversite yıllarından beridir tanıdığım “ilerici” ve “solcu” bir arkadaşım şöyle yazmış facebook duvarına “Soykırımcı Ömer el Beşir başımızın tacı, Kusturica ise soykırımcı, tabi ki yerseniz..”

Evet elbette soykırımın bizzat elebaşısı ve uygulatıcısı olan bir adamla soykırımı öven adamı aynı kefeye koyamazsınız. İyi de, birini diğerine tercih etmek gibi bir zorunluluğumuz var mıdır?

Neden soykırımın, ırkçılığın, milliyetçiliğin kendisini değil de kimin ne kadar adam kestiğinin hesabını yaparak bir sonuca ulaşmaya çalışıyoruz?

Ben kendi adıma Kusturca’ya teşekkür ediyorum. Böyle bir konuyu tartışmamıza vesile olduğu için. Çünkü artık soykırımı, ırkçı davranışları ve şiddeti sadece övdüğü için bile ülkeden gitmek zorunda kalmış bir adam olarak bizlere bundan sonra hiçbir ırkçı-şoven-soykırımcı yahut insanlık suçları işlemiş insanı bu memleketin sınırından içeri dahi sokmama gibi bir ayrıcalık bahşetmiş oldu.

Bundan sonra çıta yükseldiği için artık ırkçılık şüphesinin dahi bu memlekette huzur yüzü görmemek anlamında geldiğini tecrübe edeceğiz.

Ne mutlu bizlere…

Toplumlar bu şekilde gelişiyorlar ve standartlarını yükseltiyorlar.

Artık bırakın bu ülkede ırkçılık yahut şovenliği öyle bağıra bağıra dile getirmek, ima etmek dahi paparayı yemek anlamına gelecek.

Bu giderek kendi ırkçılıklarımıza, kendi şovenliklerimize, kendi soykırım tarihimize bakmaya kadar evrilecek. Hep beraber göreceğiz. Yakında insanlar vicdanları temelinde olayları değerlendirip algılamaya başlayacaklar.

Giderek Alevilere neler yapıldığını, Kürtlere neler çektirildiğini, Ermenilere nasıl katliamlar ve baskılar yapıldığını, Rumları nasıl da memleketten uzaklaştırmak için onca eziyetler edildiğini konuşmaya başlıyacağız.

Yapılan haksızlıklarla, edepsizliklerle, işlenen cinayetler ve uygulanan şiddetle yaşamaktansa, onları içimizde tutmaya çalışıp durmaktansa tüm bunları yapanları kınamak, onları Kusturica’yı püskürttüğümüz gibi toplumsal bilinçaltımızdan söküp ortaya çıkartmak ve yüzleşip onlara veda etmek daha kolay gelecek.

Türkiye silkinip kendine gelemey başlayan, hayatta nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu anlamaya başlayan ve kendi içinde yarattığı kendi kriterlerine, vicdanına göre davranacak kadar cesaret göstermeye başlayan yeni yetme bir genç gibi şu an.

Bazen fazla tepkisel davranabiliyor, bazen aşırı tepkilerle olayları abartıyor hatta kimi haksızlıklara da sebebiyet verebiliyor…

Yine de ben buradayım ve benim değerlerim var demeye çalışıyor ve bu son derece taktire şayan bir şey.

Solcu dostlarımızın düştüğü bu acınası durum beni çok rencide ediyor. Sırf karşıdakinin tersini idda etmek uğruna Sırp milliyetçiliğini, ırkçılığını savunma pozisyonuna düşmek çok içler acısıdır.

Ama aslında sadece AKP karşı çıkıyor diye tam tersi olan -Türk yahut Sırp- ırkçılığını savunabilme pozisyonuna düşmek bir zümreye yahut gruba -AKP ve onun temsil ettiği her şeye- karşı ırkçı bir tutumdur zaten.

Aksi halde AKP’nin yahut onun temsil ettiği değerlerin de pekala anti ırkçı olabileceğini başta kabul edip bu konuda AKP ile aynı değerleri savunmaktan bu kadar gocunmazdı.

Söz konusu olan katliam yapan ırkçılar iken bile bunu savunmaktan gocunmadan kendisine solcu demek aslında Sırp ırkçılarından dahi daha derin bir ırkçı tavırdır.

Ben hakikaten solcuların bu durumlara düşmesinden çok hicap duyuyorum.

Keşke birazcık daha kendi değerlerinden emin olabilselerdi. O zaman pekala hükümeti doğru davranışlarında destekleyip yalnışlarında da en güçlü şekilde eleştirselerdi.

Sonuçta halkçı ve halkın yararına yapılan her şey bana göre sola hizmet eder.

Ama maalesef sol olarak kendini tanımlayan insanlar AKP karşıtlığı adına 12 Eylül anayasasını dahi Kenan Evren’le aynı saflarda savunabilecek kadar düşmüşlerdir. AKP ırkçılığı “hayır” diyenlerin solculuklarının teyit edildiğini savunacak kadar gözleri kör etmiştir…

Olanları anlamak ve kavramak maalesef referansları 60-70′lerde olan Türk Solu için hiç kolay değil.

Toplumun ne kadar karmaşıklaştığını ve kendi gözlüklerinin artık gerçekleri bulanıklaştırdığını anlayamamış durumdalar.

Yaşamış oldukları travmalar maalesef akıl sağlıklarını biraz zedelemiş durumda sanki. Geçmişte yaşadıklarını sayıklayıp dururken, karşılarındaki bambaşka insanların yaptıklarını o travmalarına sebep olan insanların kendilerine yaptıklarıyla karıştırıyorlar.

Bana göre ülkedeki en büyük eksik AKP’nin yapıp ettiklerinin yarattığı şeyler değil, hakiki bir solun olmaması ve kendini yeniden yaratacak enerjisinin olmamasıdır. AKP’nin sol siyaset tarafından bir türlü hazmedilemeyen şu demir leblebinin aslında kendi yetersizlikleri olduğunu kabul etmek zorundayız. Keşke ama keşke gerçek bir sol olsa. AKP’nin çekip gitmesinden çok daha fazla öyle bir sol partimiz olsaydı ki:

Kürtlerin haklarını da savunsa, Alevilerin haklarını da savunsa; türbanlıların eğitim hakkını da savunsa, Hıristiyanların ibadet haklarını da savunsa; ifade özgürlüğünü de savunsa, sendikal hakların her şekilde kullanılmasını da savunsa; Kıbrıs sorunun çözümünü de savunsa, vicdani red hakkını da savunsa; Ergenekondan tutukluların haksız yere tutuklu kalmasını da eleştirse, KCK’dan sebepli sebepsiz içeri tıkılan pek çok insanın tutukluluklarına da karşı çıksa; medyanın özgürleşmesini de savunsa, medyada tekelleşmenin de karşısında olsa; Anyasa Mahkemesinin Meclis üzerindeki hegemonyasına da karşı çıksa, seçimlerdeki %10 barajının kaldırılmasını da savunsa; Avrupa Birliği’ne uyum yasalarının çıkması için de mücadele etse, oraya onurumuzla ve tüm haklarımızın savunularak girmemizin gerekliliğinide savunsa…

Neden böyle bir partimiz yok? Neden eşcinsellerin de türbanlı kızların da haklarına sahip çıkacak bir partimiz yok?

Böyle bir partimiz olsa AKP bu oyları alır mıydı?

İşçinin de, köylünün de, çiftçinin de, öğrencinin de, dindarın da atesitin de özgürlüklerini ve haklarını savunmak neden kimsenin aklına gelmiyor?

Sadece ucundan kıyısından demokrasi ve özgürlükler için birazcık kılını kıpırdatan AKP’ye neden halkın yarısının oy verdiğini anlamadan, anlamak istemeden onun dediklerinin tam tersini savunarak kendini sol zanneden ahmaklar sürüsüne döndüler.

Eğer buna ahmaklık denemezse lütfen bana ahmak sözü nerede kullanılır birisi söylesin.

Bu ahmaklık yüzünden Sırp Irkçılığını savunma, 12 Eylül’ü savunma pozisyonlarına düşmek ah-mak-lı-tır!

Bu böyle biline.

Kaptan’ın Seyir Defteri!

Telsizde bir yüzbaşı karşı gemideki kişiye soruyor:

- Ben yüzbaşı filanca bana kendinizi tanıtın.
- Ben er bilmemne komutanım.
- Asker, hemen rotanızı değiştirin üzerimize doğru gelyorsunuz
- Değiştiremeyiz komutanım lütfen siz rotanızı değiştirin
- Asker sana emrediyorum hemen rotanı değiştir!
- Komutanım maalesef siz rotanızı değiştireceksiniz ve lütfen bunu hemen yapın çünkü burası deniz feneri!

Halkın rütbesi düşük olsa bile, deniz feneri olan odur. Rotasını değiştirmek zorunda olan rütbeli de olsa karaya çarpmak istemeyenlerdir.

Seçim her zaman gemide olanlarındır. Karaya bir şey olmaz ama gemi parçalanır gider.

Siyasetçiler ve aydınlar ve yönetimdekiler gemide yol almaktadırlar ve karaya çarpmak onların sonu olacaktır.

Halk ne derse o olur.

Mesele zaten halkın söz hakkı olup olmamasında. Halkın söz hakkı olduğu sürece geminin rotasını ona göre değiştirmek zorunda olacağı muhakkaktır.

Fenerin ışığını söndürecek olsa bile yüzbaşılar, komutanlar, çokbilmişler, karanın yerini kimse değiştiremez. O ışık yeniden yandığında yine gidilecek ve gidilmeyecek yönleri gemilere bildirmeye devam edeceklerdir.

Zaten tüm kavga da bunun üzerine değil mi? Halkın karar verici olup olmaması üzerine?

Halkın sesi çıksın mı çıkmasın mı üzerine?

Halkın kendi başına karar vermesinin önüne geçecek mi rejim ve sistem yoksa onların “adına” çokbilenler mi karar versinler her durumda?

Ne de olsa halkın büyük çoğunluğu hemen İran gibi olmak istiyor, şeriatçı. O nedenle rejimi elinde silah olan ya da yasaları keyiflerince yorumlayıp kimseciklere, kendi iç mekanizmalarına bile hesap vermeyecek, her türlü evrensel hukuk kriterlerinden “bağımsız” ağababası beş on tane yargıç hepimiz adına neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar versin.

Biz de paşa paşa içi dolu dolu faşizm dışı demokrasi şekeriyle kaplı bu demir leblebiyi yutalım.

Kendinden menkul Kemalizm denen baskı rejimini İran olma paranoyalarına tercih edelim. İçimiz rahat etsin.

Ama bir dakika, kara hala yerinde duruyor ve biz ona doğru hızla gidiyoruz ve bunun farkında bile değiliz çünkü hakikatleri görmek istemediğimizden ışıklarını söndürdük orada bizi uyaran eri de Hakkari’ye sürgün gönderdik!

Haydi bakalım çarptık çarpacağız.

Pek çok kez gemi karaya oturdu. Her seferinde rota yine değişti. Sonra yine çokbilmişlerin yönetimindeki gemi rütbesi küçük fenerin dediklerine kulak asmadı yeniden gemi karaya oturdu…

Ancak son seferinde eskiden de kendisi er rütbesindeki adamlar kaptan köşküne çıktı ve karadaki fenerin uyarılarıyla gemiyi yüzer halde tutmaya çalışıyor…

Ne olursa olsun karanın yeri değil geminin seyri değişecektir.

Buna da demokrasi denir.

Tüm çokbilmişlere duyurulur.

Referandum Sonuçları ve Düşündürdükleri

Son 7-8 yıldır iktidardaki AKP siyaset sahnesine çıktığından beridir Türkiye’de bütün taşlar yerinden oynamakta… Ve son referandum artık bu süreci en tepe noktasına çıkartmış ve ülkenin zihin haritasını iyice yerle bir etmiş durumda.

Bu yazıyı artık referandumun sonucu belli olduktan sonra yazıyorum. Ama öncesinde de bu yazıyı noktası virgülüne yazabilirdim. Benim tahminim %60 evet çıkmasıydı ve iki puanla yanıldım. Ancak önemli olan şu ki; bu iki puan benim tahmin ve analizlerimi değiştirecek bir fark değildir.

Peki, neden ülkedeki neredeyse tüm muhalefet delicesine ve ölümüne bir şekilde pek çok olumlu değişim ima eden bir değişikliğe bu kadar kendini siper etmeyi seçti? Son 8 yıllık süreçte olan biten her şeyi algılamakta ve teşhisini koymakta neden acaba CHP’nin temsil ettiği siyasi çevreler bu kadar yanılgıya düşüyorlar? Neden gerçekten bu halkın derdinin ne olduğunu anlamak istemiyorlar?

Ülkenin demokrasiye yönelmesini bir tehdit olarak algılamak nasıl bir anlayış ve yaklaşıma denk geliyor?

Zannediyorum tüm bunların kökeninde yatan şey basit günlük siyasi manevraların ve söylemlerin çok ötesindeki ve derinindeki psikolojik etmenlerle anlaşılabilir şeylerdir.

Bu ülkenin kuruluşundaki bazı eksiklikler ve yanlışların günümüzdeki yansımaları bugün bilinçaltından su yüzüne hezeyanlar olarak çıkmaktadır. Bu kadar büyük bir enerjiyle hayır demeye çalışılan şey aslında halk korkusudur.

Ancak hkaikatan neden korksun bürokrasi ve diğer zengin elitler ve kendini rejimin ayrıcalıklı ve elit hissedenleri? Neden kendileri güçlüyken ve sistemin kontrolü ellerindeyken korkmuyorlardı da şimdi bu korkuları depreşiyor bu kadarcık bir değişiklikte bile?

Düşünün, kaba güç sizdeyken mahalledeki herkesi ve çoluk çocuğu bir güzel pataklıyordunuz ve bir süre sonra yaşlanmaya ve güçten düşmeye başladınız… O dayağınızı yiyen veletler büyüyüp güçlenmiş ve hatta karate falan da öğrenip karşınıza çıkmış!

Siz korkmayacaksınız da kim korkacak?

Olay en basit ve kaba haliyle böyle işte! Elitler ve egemenler açısından durum böyle ve bu kadarı oldukça kolay anlaşılır bir şeydir.

Ancak benim gözlemlerime göre bu son referandumda toplumda epey bir “yarılma” oldu ve bu sanıldığından daha karmaşık ve girift başka yapılar da içeriyor.

Örneğin özellikle dikkatimi çeken şey hakikaten ezilen insanların tavrı. Bunlara Aleviler, Kürtler, 12 Eylül mağduru safkan solcular, işsizler, memleketin en yoksul ve öfkeli kesimleri giriyor.

Bu insanlar neden kendi iyiliklerine az ya da çok öğeler içeren bir değişiklik yerine 30 yıldır memleketin anasını ağlatmış, bizzat pek çok devlet faşizmi uygulamalarına yasal ve meşruiyet zemini hazırlamış bir anayasayı tercih edebiliyorlar?

Bu hakikaten biraz daha derinlemesine bakılmadan anlaşılması oldukça zor bir durumdur. Anlayabildiğim kadar bazı olasılıklar mevcut:

  1. Hakiki sistem mağdurları olan bu insanlar için herhangi bir iktidar yani egemen güçten iyi hiçbir şey çıkmaz diye bir inanç mevcut olmalı.
  2. İyi ve özgürlüklere yönelik herhangi bir adım için kendilerinin sahip olmadığı bir meziyeti ve erki başkası tarafından, özellikle de Cumhuriyet tarihi boyunca hep aşağılanmış kesimlerin öncülüğünde hayata geçmesi onurlarını zedelemektedir
  3. Hakikaten o kadar çok acı çekmişler ve çekmektedirler ki gerçek anlamda bir çözüm aslında kimliklerinin bir parçasını kaybetme hissi yaratacak ve özdeşim kurdukları şeyleri ellerinden alacaktır
  4. Devlet mekanizmaları geçmişte pek çok kereler bizzat kendi varlıklarını hedef almasına rağmen şu anki iktidar ve temsil ettiği şeyleri hedef aldığından kendileri için olası bir başka baskıcı rejime –şeriat vs.―karşı güvence hissi uyandırmaktadır
  5. Ezilenlerin kendilerini ezenlere karşı her zaman çok derinde bir hayranlık hissetmesi psikolojide bilinen bir tepkidir. Güçsüzler her zaman için kendilerini güçlü görmediklerinden ―kendilerini de ezen― mutlak güce tapınma eğilimindedir.
  6. Ezilenler özünde kendilerini çok değersiz hissettiklerinden, kendilerine değer ve anlam yükleyenlere karşı büyük bir kin beslerler.
  7. Kendini güçsüz ve azınlıkta hissedenler sahip oldukları güçlerine göre orantısız büyüklükte bir araca ―ordu, yargı, medya― sahip olduklarını sanmalarından yahut en azından şu anlık bile olsa onları arkalarında destek olur şekilde hissetikleri için çoğunluğun sözünün geçeceği demokrasi gibi seçenekler politik konjonktürde işlerine gelmemektedir.
  8. Bu coğrafyada gerçek bir demokrasi hiçbir zaman hayat bulamamış olduğundan demokrasi sadece pek çok bilinmeyen içeren bir tehlike olarak algılanıyor olabilir.
  9. Aleviler için Sünni bir çoğunluk asla güvenilmez ve değiştirilemez bir iktidar anlamına gelebilir.
  10. Kürtler için de anayasal olarak hakları güvence altına alınmadığı sürece azınlık olmalarından dolayı demokrasi yani çoğunluğun tercihi demek aslında sonsuza kadar iktidardan uzak olmak anlamına gelecektir. En azından şimdi seçme şanslarının devlet yapısı gereği kısıtlanması sebebiyle kendilerine meşru bir müdafa zemini yaratabilmektedirler. Şu an savaşmalarını meşru kılabilecek bir mazeretleri var: Sistem baskıcı ve ancak savaşarak haklar elde edilebilir.
  11. En yoksul kesim ise kendileri için neyin iyi olabileceğini analiz edecek kadar bilinci yaratmak ve onu olgunlaştırmak için yeterli enerjiye sahip değil: Sadece yaşadıklarına öfkeliler ve herhangi bir seçimde herhangi bir iktidara her şekilde öfkelerini oylarıyla kusmak dışında yapacakları pek bir şey yok.
  12. AKP iniş-çıkışlarıyla bütün olarak ve istisnasız bir demokratik profil çizemediğinden tam bir güven vermiyor. Oysa ezilen ve mağdur edilmiş insanlar aşırı bir hassasiyet geliştirme eğilimindedirler.
  13. Ezilen ve sistem tarafından mağdur edilmiş kesimlerin sahip oldukları hassasiyetler daha kolay maniple edilerek korkuları depreştirilebilir ve muhakeme becerileri paralize edilebilir durumdadır. Sistemi arka planda maniple eden insanlar insanların zafiyetlerini çok daha ustalıkla ―ve ahlaki zafiyetleri nedeniyle― acımazsıca kullanabilmektedirler.

Bu analizler ve tahminler çoğaltılabilir. Ancak zannediyorum bu kadarı bile epey bir şeyi açıklamaya yeterli olacaktır.

Şimdi, sistemin eski egemenleri için yapılacak çok da fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. Sonuçta bu sınıfsal bir dönüşümdür. Türkiye’deki insanlar vatandaş olmaya ve sahip oldukları hakları korumaya ve genişletmeye devam edecekler.

Sivil halkın kendi ihtiyaçlarına göre şekillendireceği anayasalar ve hukuksal altyapı hayat buldukça Cumhuriyet’in sakat ve demokratik olmayan yapısı gereği oluşmuş olan çarpık ve asimetrik güç yapısı el değiştirecek. Bu kadarı kaçınılmazdır. Ve bu gerçekleştikçe bürokratik egemenlik yıkıldıkça, bu egemenlikten beslenen ve palazlanan elitler güç ve kan kaybedecekler.

CHP’nin büyük oranda temsil ettiği bu toplum kesimi için hiç umut yok. Bu kesim bir şekilde tarih sahnesinden çekilerek silinip gittikçe fesadından çatlamaya ve hayıflanıp durmaya devam edecektir. Bu eski elitler için sadece zamandır onların olan biteni hazmetmesine sebebiyet verecek olan yegâne şey. Kolay değil tarih sahnesinden çekilmek. Epey travmatik olacak gelecek gelişmeler.

Ancak benim için hakikaten önemli olan ve gerçekleşecek değişimlerin esasen en önemli öznesi ve de aynı zamanda nesnesi olması gereken kimseler CHP ve onların temsil ettiği zihniyete sahip elit ve “kentli” kesimler değil, onların yaratmış olduğu mağdurlardır.

Bu sürece muhakkak surette bu ezilen ve mağdur edilen kesimler bir şekilde dâhil edilmelidir. Onların içerisinde olmadığı bir demokratikleşme sürecinin ne anlamı ne de gereği yoktur.

Hayalimde tüm bu ezilen kesimleri kapsayacak hakiki bir sol halk hareketinin oluşması yatıyor. Ancak bu sol asla halkına ve yurttaşlarına tepeden bakmayacak, onların ne olursa olsun değer yargılarına saygı gösterecek, somut ve elle tutulur sosyal politikalar üretecek, barışı savunacak, kalkınmayı savunacak, ama bunu yaparken kültürü ve eğitimi baş köşeye koyacak bir sosyal hareket.

Ortak paydası ne din, ne sol, ne sağ, ne etnisite olmasına olmasına gerek yok. Ortak noktası güçsüzlerin ve ezilmiş olanların tek başına sahip olmadıkları güce bir aradayken sahip olabileceklerinin bilincinde olmaları olacak.

Özgürlüğe en çok ihtiyaç duyan insanların bu özgürlüğü başkaları tarafından bahşedilerek elde edemeyeceklerini anlamaları gerekiyor. Artık siyasetin nesnesi olmalarına gerek yok. Artık ezilen ve mağdur edilmiş insanların organize olmalarında daha çok olanak, anayasal olarak mevcut.

Artık ister sendikalarda, ister siyasi partilerde yahut sivil toplum kuruluşlarında örgütlenmek daha kolay. Daha özgür… Demokrasi ve demokratik hak mücadelesi için yargıç yahut asker hegemonyası yok. Hak arama yolları daha da açık.

Özgürlük yolunda atılacak adımları sabote edecek yer altı örgütlenmeleri, derin devlet yapılanmaları yok. Yahut güçsüzleşmiş durumda.

Esas şimdi hakiki bir yurttaş ve anayasa devleti oluyoruz. Esas şimdi gerçek bir Cumhuriyet yani cumhurun-halkın rejimi haline geliyoruz. Bu daha başlangıç. Esas şimdi ekonomik, dini, vicdani, kültürel, bireysel anlamda özgürlükler önümüzde açılıyor.

Geçmişle yüzleşme olasılıkları şu an itibarıyla önümüzde açık bir kapıdır. Devleti biz halk oluşturacağız. Devlet bize hizmet edecek.

Bu az bir şey midir?

Artık demokrasinin altını biz nasıl istiyorsak öyle dolduracağız.

Özgürlük her zaman daha fazla sorumluluk demektir. Bizleri mağdur bile etse sorumluğu başkalarına atıp onlar tukaka biz iyi ve safız demek çocukluktan başka nedir? Korkaklıktan başka nedir? Zayıflıktan başka nedir?

Özgürlükten korkmanın sebebi almamız gereken sorumluluklardır. Artık biz ne yaparsak o olacak demokrasi, cumhuriyet. Var mı bu taşın altına elini sokan?

Artık siyasetin izleyicisi olup TV’ye bakar gibi bize ne yapılırsa tamam demektense hayır kardeşim ben bunu böyle istiyorum deme şansımız var. Bunu AKP yahut Amerika’nın yapmasının bir önemi yok. Haklarımız var ve o haklar çerçevesinde istemediğimiz şeyi reddedebilir yahut daha iyisini yaratabiliriz.

AKP’yle ilgili tehlike AKP’nin kendisinden kaynaklanmıyor! AKP’nin tehlikesi karşısında ne istediğini bilen ve bunun mücadelesini vermeye hazır bir hakiki sol muhalefetin olmamasından kaynaklanıyor.

Demokrasinin yeşermesi ve ezilenlerin haklarını arayıp istediklerini kendi doğrultularında hayata geçirebilmesi için artık mazeretler kalkıyor. Ve bunu kaldıran AKP’ye bu nedenle öfkeleniyor ezilenler.

Ama artık dünya da ülke de değişiyor işte. 12 Eylül’le hesaplaşmanın yolunu “muhafazakar” ve “dinci” bir parti açıyor, o önderlik ediyor… Gel de kalk işin içinden.

Buna inanmayıp “komplo” demek kendini inkâr etmektir. Çünkü artık sen bir öznesin. Eğer komplo kuruyorsa buna dur diyecek kim ola ki? Kendine güvenmeyip beş tane yargıca ve üş tane gözü dönmüş elinde silahlı askere mi güveneceksin?

Bu sistemin mağduru olan 25-40 milyon insana ne dersin?

Kim daha güçlü?

Mesele artık değişimin öznesi olması gerekenlerin hala kendilerini bir patates çuvalı gibi hissetmeleridir. Birleri komplo kurar ve biz “kurban” oluruz değil mi?

Kurban olma psikolojisi maalesef çok konforludur ve asla sorumluluk almayı gerektirmez.

Bu referandumla güç senin al kullan onu dendiğinde buna HAYIR demek ben asla buna layık değilim demenin bir başka yoludur. Ancak bunu suçlamak amacıyla söylemiyorum. Sadece bilinçaltı direnç noktalarını görünür kılmak esas niyetim.

Ben son 5-6 yıldır Türkiye’nin çok travma yaşamış bir insanın kendini iyileştirme sürecine tanık oluyormuşum hissine kapılıyorum. Evet aslında aile içi şiddet oldu! Evet, senin sevdiğin insanlar sana haksızlık etti. Evet, çok öfkelisin ve şimdi sana bu yanlışları gösteren terapiste bunu yansıtıyorsun. Çevrende kim varsa ona kusuyorsun şu an acını ve öfkeni…

Ama iyileşeceksin: Bir hayatın var ve her zaman seçim senin.

Aile Dizimi Grup Çalışması

Sangeet’le Aile Dizimi Grup Çalışması

Aile Dizimi Terapisi, ailenin kuşaklar boyu, birbirine görünmez bir bağla bağlı olduğu anlayışına  dayanmaktadır. Bireyi, içinde doğduğu ailenin şekillendirmesi üzerine kurulu olan bu yaklaşım,  ailenin belirli bir sistem oluşturduğunu bulgulamıştır.

Psikolojik rahatsızlıkların, hayatta yaşanan pek çok engel ve olumsuz durumun önemli bir kısmına,      hatta belki de çoğunluğuna içinden çıktığımız kök ailede yaşanmış sorunlar sebep olmaktadır.

Eğer aile içinde şiddet, intihar, cinayet, düşük, ana baba rollerinde uygunsuzluk gibi bir sebeple sistemde bir bozulma veya aile sıralamasında bir kopma olursa, bundan aile fertlerinin hepsi, hatta etkisinin derinliği oranında gelecek kuşaklar da etkilenmektedir. Özellikle ailede dışlanan, haksızlığa uğrayan bireyler sonradan gelen aile bireyleri tarafından temsil edilir.

İlk defa Aile Dizimi ile bireyi ailesine geri götürüp, ailesiyle iç dünyasında barıştırarak; aile sistemi içinde var olan mevcut yerini göstererek, sistemin yıkılan, bozulan yanlarını onararak bireyin hayatında derin bir iyileşme, gelişme ve özgürleşme sağlanabilmektedir.

Aile Dizimi çalışmasından geçen kimselerde eşleri, çocukları, ebeveynleri ve kardeşleriyle ilişki yeni baştan, yeni doğan bir bebeğin saflığı ve sıcaklığıyla kurgulanmakta, derin bir içsel huzura kavuşulmaktadır. Korkular, zayıflıklar, özgüven sorunları, öfke kin, soğukluk ve katılık gibi duygular müteakip bir yıl içinde yerini kendine güvene, güçlü duruşa ve kararlılığa; sıcak, yumuşak ve uyumlu davranışlara terk etmekte, böylece yaşam yeni baştan daha enerjik ve dış dünyayla barışık halde yeniden yapılanmaktadır.

Tüm bu içsel yenilenmenin sonunda kaygılar, duygusal bozukluklar, takıntılar, maddi manevi tıkanıklıklar, başarıyla ilgili engeller ve çok çeşitli bedensel şikâyetlerden kurtulmak çoğunlukla mümkün olmaktadır.

Pratik Bilgiler

  • Bu çalışma 16 yaşından büyük herkese açıktır.
  • Çalışmaya katılmak için belirli bir psikolojik sorun sahibi olmak şart değildir.
  • Kendisini tanımak, aile sisteminde gerçekten neler olduğunu bilmek ve hissetmek istemek yeterlidir.
  • Bu çalışma hayatın özündeki bazı temel doğruları keşfetmek amaç gütmektedir.
  • Ailede sevginin aile üyeleri arasındaki akışının önündeki engeller kaldırıldığında insan büyük bir rahatlama, özgürlük tecrübe etmekte ve kalbinde sevgiye daha çok yer açılmaktadır.
  • İnsanın kendi iç çatışmalarının çözümlenmesi sonucunda pratik anlamda kişinin hayatında büyük ilerlemeler kendiliğinden yoluna girebilmektedir.
  • Aynı zamanda pek çok psikolojik sorunlarda geçerli bir terapi yöntemidir.
  • Aile Dizimi bir günlük grup çalışması şeklinde yapılacaktır.
  • Bir gün içerisinde toplam 4, 5 yahut 6 seans yapılabilmektedir.
  • Çalışmalara tüm gün katılmak esastır.
  • Çalışmalara katılım ve seans almak için önceden randevu almak şarttır.
  • Dizim Açtırma Seans Ücreti: 150 TL
  • Katılımcı Olma Ücreti: 20 TL
  • Yer: Elmas Terapi adres ve harita için tıklayınız
  • Rezervasyon tel: 0216 455 22 47
  • Email (reservasyon ve bilgi için): bilgi@elmasterapi.com
  • Aile Dizimi etkinlik tarihleri için tıklayınız
  • Etkinlik için detaylı ve pratik bilgiler için tıklayınız..
  • İZMİR’deki Aile Dizimi Detayları için tıklayınız…
  • Çağdaş Meditasyon Atölyesi

    Çağdaş Meditasyon Atölyesi

    Bu atölye çalışmamızın her modülündeki bir gün içerisinde üç değişik meditasyon tekniğinin nasıl yapılacağını öğrenecek ve uygulayacağız. Hafta içerisinde Salı ve Perşembe günleri de grup meditasyonlarına katılımın dahil olduğu bu muazzam güzellikteki paylaşımımız, meditasyonun nasıl çağdaş bir teknik olarak tecrübe edileceğini bizlere gösterecek. Sangeet’in yıllar süren meditasyon tecrübelerini paylaştığı bu etkinlik enerji ve paylaşımın en yüksek noktasıdır.

    Modüller ve tarihleri için lütfen aşağıdaki linkleri tıklayınız.

    Aşk kendini tanımakiçin bir fırsattır

    İlişki kurmak demek bizim yüzümüze maskeler takmamıza sebep olan en temel etkendir. Annemize ayrı, babamıza ayrı, öğretmenlerimize, arkadaşlarımıza yahut bizden daha alt konumda olanlar ayrı birer yüzümüz ve maskemiz vardır.

    Bunun sebebi doğar doğmaz bizim kendimizle alakalı hiçbir fikrimizin olmamasıdır. Biz henüz doğmuş bir bebek olarak kendi görüntümüzü dahi fark edecek durumda değilizdir. Kendimizle ilgili bir merkezimiz yokken karşımızdaki yüzlerin tüm şekillerini ve nüanslarını içselleştirmeye başlarız.

    Çevremizdeki insanların yüzlerindeki mimikleri edinirken, bunları ruh halleriyle de ilişkilendirmeye başlarız.

    Bu öğrenme süreci yaşam boyunca sürer.

    Çünkü bir insan eğer katatonik şizofren değilse, az ya da çok sürekli diğer insanlarla ilişki halindedir. Ve bu ilişki denen şey bizim merkezimizin sürekli olarak başka bir yere doğru kayması demektir. Bu sorun yaratır.

    Fakat bu sorunlar bizim için gereklidir: Bu sayede gelişir ve büyürüz. Aksi halde varlığın içerisinde belirli bir şekil almadan kalmaya devam eder ve doğmazdık.

    İnsan olma tecrübesi demek diğer insanlarla ve çevre ile sürekli ilişki halinde kalmak demektir. Bu kadarını biliyoruz. Bu kadarını tecrübe ettik. Ancak bu süreci nasıl yaşadığımızın ne kadar farkındayız?

    Biz doğar doğmaz henüz kendimizin farkında olmadan ilişkilerin içerisine düşeriz. Anne babamız ve çevremizde bakımımızdan sorumlu olan insanlar ile etkileşim içerisine gireriz. Bu etkileşimde bizim gücümüz yoktur ve belirleyici olan bizden daha önce hayata gelmiş olan, daha tecrübeye sahip olanlardır. Bu durumda biz karşımızdaki insanların anlayışları, duygu durumları ve kültürleri, dünyaya bakışlarına göre şekil almaya başlarız.

    İlişki kurma kalıplarımız; insanlara güvenip güvenemeyeceğimiz, değerli olarak kendimizi hissedip edemeyeceğimiz, karşımızdaki insanlardan neleri bekleyip bekleyemeyeceğimiz bize karşı takınılan tavırlara bağlı olarak belirlenir.

    Sonra, büyürüz ve insanlarla bu temel kalıplar çerçevesinde ilişkiler bina ederiz. Derinde, bu kalıpların olduğunun dahi farkında olmaksızın, o kalıba uymayan kişi ve ilişkileri kendimizden uzak tutup o kalıba uyan enerjiye sahip insanları hayatımıza kabul ederiz.

    Bu ilişki kalıpları kişiliğimizin temel taşlarını oluşturur. Kişilik insanın doğuştan getirdiği bilincini ve varlığının özünü kaplayan bir katman olarak ilişkiler aracılığıyla belirler. Ve bizim ilk ilişkimiz her zaman anneyledir.

    Doğmadan evvel dahi bu böyledir. Anne karnında ―bunun farkında dahi olmasak da― anne ile ilişki halindeyizdir. Anne rahminde taşıdığı yavrusunun enerjisini, bedenini kendi ruhunda hisseder. Aynı şey bebek için de geçerlidir. Bebek de annenin tüm ruhsal, bedensel, psikolojik hallerinden maksimum şekilde etkilenir.   Bu ilişki o kadar derinde yer eder ki bir insanın insan olma tecrübesi boyunca yaşamının tüm evrelerini neredeyse her düzeyde etkiler.

    Bir insanın annesi giderek hayatın kendisini simgelemeye başlar. Anne hayattır. Hayatla ilişkimiz annemizle ilişkimizdir.

    Annemiz verici ise, destekleyici ise, korumacı ise, özgürleştirici ise, bize karşı her nasıl davranıyorsa hayatın da bize öyle davrandığını pekâlâ gözlemleyebiliriz. Annemiz aşırı korumacıysa hayata karşı kolaylıkla kendimizi bırakamaz, aşırı kontrolcü olabiliriz. Yahut annemiz aşırı fedakâr ise kolaylıkla biz de ilişkilerimizde hep kendimizi vermeye çalışırken bulabiliriz. Hayatın bize sundukları konusunda da aynı tavrı oluşturacağımızdan emin olabiliriz.

    Büyüdüğümüzde, önce diğer aile bireyleriyle, giderek arkadaşlarımızla ve öğretmenlerimiz gibi diğer otorite figürleriyle epey bir tecrübe edindiğimiz ilişki kurma şeklimizi karşı cinsle kuracağımız ilişkilerde de karşımıza çıkar.

    Aşkı, sevgiyi bağlılığı da bu temel kalıplar çerçevesinde şekillendirmeye başlarız. İlişki kurduğumuz kişiyi seçerken ―ne kadar bilinçli olduğumuza bağlı olarak― anne-babamızın ilişki kalıbına uygun olanı seçeriz. Sonra da ilişki derinleşip bağlar kuvvetlendikçe ―balayı dönemi bittiğinde― alttaki malzemeler, bilinçaltındaki kayıtlar su yüzüne çıkmaya başlar. Oysa biz karşımızdaki kişiyi seçerken sadece balayı döneminde yaşayacağımız eğlencesine kapılarak seçmiştik.

    Esas mevzu, ilişkinin kendisi şimdi ortaya çıkar. Karşımızdaki kişi bizim için aynı zamanda sevgi ve nefretin bir arada tecrübe edildiği bir simgeye dönüşür. Ne kadar bağlı olursak o kişiye, diğer yanımızla da o kadar itmeye başlarız. İlişkilerin bu temel doğası bizi sonu gelmez çatışmaların ortasına sürükler.

    Elbette bu bahsettiklerim bir kimsenin bilinçaltındaki malzemelerin ne kadar bilince çıkmış olmasına, bilince dönüşmüş olmasına göre değişir. Çünkü ilişkilerde olan temel şey bize ait olup da bastırdığımız yahut görmekten özenle kaçındığımız yönlerimizi bize gösteren bir ayna olmasıdır.

    Sevdiğimiz insanlardan vazgeçemediğimiz için bize hoşumuza gitmeyen yanlarımızı gösteren bir ayna olması sebebiyle onları fırlatıp atamayız. Tam bu noktada hoşumuza gitmeyen yönlerimizi kendi üzerimizde değiştirmektense onu gösteren kişiyle mücadele etmeyi seçersek bu bizi ve karşımızdakini hasta etme potansiyeline sahip bir ilişkiye dönüşme eğilimine girer.

    En azından o kişiyle giderek örneklerine daha çok rastladığımız boşanma yahut ayrılma durumları ortaya çıkar. İnsanlar hayatın gereksinimlerini giderebilecek olanaklara sahip oldukça karşısındaki insanın vazgeçilebilir olduğunu düşünme eğiliminde oluyor.

    Ve ilişkiler giderek daha çok, sevgi temelli olmaktansa karşılıklı bir anlaşmaya dönüşüyor. Bunun sonucunda tatminsiz ilişkiler bizi daha da aç hissettirdiğinden sayıca daha çok ilişkiye girip niteliksel olarak daha az doyum yaşıyoruz.

    Yüzeyselleşen ilişkiler bizlerin kendimizle de yüzleşmemizde daha az fırsata sahip olmamız anlamına geliyor.  Giderek insanlar iç dünyalarına bakmaktan çekinir ve korkar hale geliyor. Bize kendimizle ilgili en ufak şeyi göstermeye başladığında karşımızdaki mesafeyi arttırıyor, ya ayrılmayı seçiyor yahut ilişkiyi minimum seviyede yaşamayı seçiyoruz.

    İnsanların hem kendilerini özgür hem de bir hissedecekleri ilişkiler kurmak mümkün mü? İçerisinde bulunduğumuz toplumsal koşullanmalara rağmen bu zor görünüyor. Binlerce yıllık ilişki kurma kalıbımız mecburiyetler üzerine inşa edilmiştir. Çocuk anne babaya bağımlıdır, kadınlar erkeklere bağımlıdır. Kadın-erkek dinlere bağımlıdır, milliyetlere bağımlıdır, ülkelere bağımlıdır.

    Bu aidiyet durumları insanı esir eden bir ilişkiler zinciri yaratır. Toplum bireyi, bireyler de birbirlerini esir almıştır. İlişki kurmak demek karşındakine hükmetmeye çalıştığın bir örtülü savaş oyunudur. İkili ilişkilerdeki savaş ülkeler düzeyine gelindiğinde hakiki savaşlar halini alır. Böylelikle her türden ilişki arka planda birbirini besleyen bir güç oyununa dönüşür.

    Din, bir güç oyununa dönüşür, eğitim bir güç aracı haline gelir, evlilik mücadele halini alır. Sevgi hep arka plandadır. Anlayış hep eksikliği hissedilen şeydir. Bu toplumsal düzeyde yaşanan güç temelli ilişkiler esasen bizlerin ailede edindiğimiz kalıplardır. Bunlar topluma yansır ve toplumdan da bireylerin hayatını belirleyen koşullar haline dönüşür. Asırlar boyunca bu döngülerle yeniden ve yeniden şekillenmiş ilişki kalıpları bir-iki kuşakta ansızın değişemez. Daha doğrusu değişir ama dönüşemez. Yozlaşır ama yücelemez.

    Bu zaman alır. Bu emek ister. Bu meditasyonla mümkün olur. Çünkü karşımızda ilişki kurduğumuz insanda gördüğümüz şey, kendimizden saklayıp durduğumuz şey meditasyonlar ortaya çıkması gereken şeydir. Meditasyonla iyileşebilecek, aydınlığa kavuşabilecek olan şeydir.

    İlişkilerin temeldeki işlevi diğer yarımızla bütünleşmek ve bir olmaktır. Ama gördüğümüz şey buna engeldir. Her iki tarafın da karşısındakinin kendisine gösterdiği şeyi halletmesi gerekir. O zaman ancak gördüğü hayaletlerin ardındaki gerçek kadını ve erkeği keşfedebilecek, onunla buluşabilecektir.

    Aşk bunu yapmak için varoluşun bulduğu harika bir yöntemdir. Bu iki uyuşmaz yapıyı; kadın ve erkeği birbirine öyle bir bağlar ki artık her şey mümkündür. Birlikte Tanrısal olanı tecrübe edip birer Tanrı ve Tanrıçaya da dönüşebilirler, birbirlerinin içindeki şeytanı ortaya çıkarıp yıkıma kadar da gidebilirler.

    Aşk büyük bir fırsattır ama yanlış anlaşılması da çok mümkündür.

    Sevgili kardeşim

    Sevgili kardeşim.

    Seni doğduğundan itibaren öylesi bir karmaşanın içerisine sokuyorlar ki bir an bile kendinin ne olduğunu anlayamıyorsun.

    Nasıl anlayasın? Annen babanı sevmiyor ama onunla hayatı paylaşmaya çalışıyor. Baban patronunun ona davranışından rahatsız ama işine katlanmak zorunda hissediyor. İkisi de istemediği bir ülkede yaşıyor, bir sürü saçmalığa maruz kalıyor ama kupkuru bir hamaset edebiyatıyla gururlanmak zorunda kalıyor…

    Sen doğuyorsun ve annenin de babanın da, kardeşlerinin de, akrabalarının da kendi hikâyeleri var ve herkes kendi hikâyesi ile meşgul. Herkesi geçmişine doğru çeken bin bir tane neden var.

    Varoluşun bağrından yeni kopup gelmiş taptaze bebeğin ruhsal enerjisini algılamak için herkesin iç dünyası fazlasıyla dolu, taşıyor.

    Sen doğduğun ve çaresizce bağımlı olduğun bu insanların dünyasına tabi olmak zorundasın ve bu çevrendekilerden taşan bu şeyler senin üzerine bulaşıyor. Onların da başına aynı şey gelmişti… Toplum ve yakınındaki insanların zorlukları, kaderleri seni bağlıyor ve seni de o kaderin bir parçası haline dönüştürüyor.

    Annenin annesiyle yahut babasıyla sorunları, eksikleri, bitiremedikler var ve sen geliyorsun. Sana annelik yapacak kişinin kendisinin annesine ihtiyacı var.

    Baban babasından yeterince babalık alamamış durumda ve ona ihtiyacı var ve sen geliyorsun sana babalık yapacak kişi ise kendisi bir bebek!

    Sen başlıyorsun onlara annelik-babalık yapmaya. Sevginden, saf ve tertemiz sevginden, yapıyorsun bunu. Nafile bir çaba da olsa bunu yapmak zorunda hissediyorsun kendini. Her ne kadar varlığını borçlu olduğun insanlar da olsa başkalarını taşımaktan kendini kaybediyorsun yolda.

    Bir parçanı bebekken, bir parçanı çocukken; giderek pek çok parçanı pek çok vesileyle bıraka bıraka kendinden pek bir şey kalmıyor büyüme ve yetişkin hale gelme yolculuğunda.

    Giderek sen istemesen de senden parçaları koparmaya çalışanlar peydah oluyor hayatında. Sen almaktan çok vermeye alıştığından ne kendini savunabiliyorsun ne de hayır diyebiliyorsun onlara. Ve büyüdüğünde, toplum seni arasına almaya karar verdiğinde için tamamen boşalmış, enerjin çekilmiş ve içinde değil dışındaki şeylerle dolup taşmaya başlamış oluyorsun. Doluyorsun, dolduruluyorsun sana ait olmayanlarla.

    Böylelikle senin içinde ne olduğunu tahmin edebiliyor toplum. Sana ait olmayan şeylerle dolu olduğunda içindekileri kontrol etmek mümkün çünkü. Sana ait ve sadece sana özgü şeylerle dolu olursan dışarıdaki şeyleri önemsemeyeceğini biliyorlar.

    Kendini kaybetmeden bulman imkânsızdır ve bu nedenle bunlar olmak zorunda. Bir çocuk elindeki elmas da olsa onun değerini bilemez. Onu koşulsuzca verir onun yanağını ilk okşayana.

    Yahut zorla alıverirler elinden, ne olacak direnecek hali yok ya küçücük çocuğun.

    Evet kardeşim sen bir elmas cevherisin. İçinden güzelliklerden oluşma bir hazine var. Sen onu çoktan terk ettin. Kapılarını kapattın o madenin. İçini saçmasapan şeylerle doldurdun. Ve içine tıkıştırılan şeylerden hakikaten orada ne olduğunu göremez haldesin.

    Zaten oraya bakmak bile gelmiyor aklına. Dışarıda zannediyorsun en değerli şeyler. Sen kimsin ki! Sana değer verecek ve senin kıymetini takdir edecek insanlar kendilerini değersiz hissediyordu. Senin güzelliğini görecek durumda değillerdi çünkü kendilerini çirkin hissediyorlardı her şeyden evvel. Ve sen onlara inandın. Onların kendilerine ait korkularını, kaygılarını, dertlerini, değersizlik hislerini içine aldın. Ve şimdi onlardan biri gibi hissediyorsun kendini.

    Yazık!

    Ama hala bir şansın var. Kaybedenler kulübünün sonsuza dek üyesi olmak zorunda değilsin. Hala kendinle baş başa kalmak için vaktin var. İçinde bulunan ve sana ait olmayan tüm pisliklere rağmen o cevher bir yere gitmemiş durumda ve onu keşfetme şansın var… O kurumu, tozu, pası temizle ve cevher yine ışıldamaya devam edecek. Onu yüzeye çıkart sevgili kardeşim. Çünkü artık onu koruyabilirsin. Ona sahip çıkabilirsin. Onun sana getireceği güzellikleri takdir edebilecek durumdasın. Sana yapılanı yapma. Sen güzellikleri fark et, senden sonra gelenlere kendi hikâyelerini, kendi tamamlanmamışlık hislerini, eksiklerini, pisliklerini, değersizlik duygularını, nefreti, öfkeyi değil; zenginliğini, estetiğini, zarafetini, hoş kokularını, cesaretini, haşmetini miras bırak.

    Sorumlu ol. Sana yapılanlara rağmen kendi gücünü bul, onu hisset, ona sahip çık. Var olanı, sahip olduklarını gör, onu keşfet. Olmayanı düşünürsen zayıflarsın. Olanı görürsen güçlenirsin. Olan yeterli, hatta fazlasıyla yeterli. Sadece algını değiştir yeter. Sen her şeye sahipsin. Sevgiye, görgüye, coşkuya, neşeye, estetiğe, yaşam enerjisine ve tüm varoluşa sahipsin. Bütün yıldızlar senin, bütün güneşler senin, galaksiler dolusu dünyan var. Bu evren sana ait, bu doğa senin, sen bu varoluşun ta kendisisin. Hepsi ama hepsi senin. Seni var etmek için tüm bu düzen. Hepsi senin uzantın. Tüm şarkılar sana yazıldı, tüm güzellikler sana ithaf edildi. Bu çok kıymetli ve bunu anlayamadan daha fazlasını bekleyemezsin. Zaten sahip olduğundan fazlası yok çünkü. Çünkü her şeye zaten sahipsin.

    Körelmiş gözlerini aç. Sana öğretilenleri unut. Yeniden keşfet, kendini de hayatı da. Hayat dediğin zaten senin iç dünyanı yansıttığın bir perdeden ibaret. Gördüğün filmi sen yazdın, çektin ve oynuyorsun. Daha ne kadar filmden şikâyet edeceksin? Ne çok sıkılacaksın bu filmden. Bininci kez kendi filminde başrol oynuyorsun ve senaryo hep aynı!

    Artık yaşamaya başla. Senaryoyu çocukken ve hiçbir şeyden haberin yokken yazdın. O zaman kendini güçsüz hissediyordun. Başkalarına bağımlıydın ve hala öyle zannediyorsun. Özgürlük senin, özgürlük sensin. Her an yeniden tanımlanabilecek canlı bir hakikat varken sen yazdığını bile hatırlamadığın bir senaryoyu oynamaktasın. Bırak, sadece bırak. Bu inancı bırak.

    Bırak kendini akışa. Varoluş nehri götürsün seni götürmek istediği yere. Sen bildiğin, tanıdığın –ve aslında çoktan bıktığın- senaryonu oynamaktasın kıyıda.

    At kendini suya, su serin dışarısıysa cehennem. Su, yaşamdır ve sen kıyıda çölde kalmakta ısrarcısın. Yanıyorsun kavruluyorsun ama sudan korkmaya devam ediyorsun. Sana anlatılan korku hikâyelerine inanmaya devam ediyorsun. Annenin ve babanın korkularıyla yaşıyorsun. Hayat değişti. Sen büyüdün. Sonsuz kapılar önünde ardına kadar açık ama sen arkana bakıyorsun.

    Annenin babanın, onların annesinin ve babasının ve de dedelerinin baktıkları yere bakıyorsun. Orada acı var, orada kin var, nefret var, ayrım var, katliam var. Orada arkaik dinler var, eskimiş kokuşmuş inançlar var. Kan var gözyaşı var.

    İnsanlık artık birdir. İnsan olmak yeterlidir. Tüm çıplaklığınla bir insan olmak. Tüm giydirilmiş deli gömleklerinden sıyrılmış doğanın, evrenin önünde saygıyla eğilen çırılçıplak insan.

    Sen osun. Sen tüm ihtişamınla, tüm karmaşanla, tüm eksiklik ve fazlalıklarında osun.

    Tüm varoluşu içinde barındıran engin bir okyanussun. Sevgiden oluşma bir ışık hüzmesisin.

    Cenneti de cehennemi de içinde aynı anda taşıyan ve de yaşayan bir döngüsün. Hem osun hem öbürüsün. Hem sensin hem değilsin. Hem iyisin hem kötüsün. Hem ikisisin hem de ikisi de değilsin.

    Daha derine in ve gör. Uçurma kendini bırak, hiçbir şeye tutunma. Sen havadasın. Süzülüyorsun. Sen aslında bedensizsin, özgürsün özgürlüğün kendisisin. Tüm evren senin yuvan ve sen evren kadar genişleyebilirsin. Sadece tek bir evren de değil, sonsuz sayıda evrensin. Sen yaratımın kendisisin.

    Ama bu kadar büyükken nasıl bu kadar küçük olabiliyorsun?

    Tüm soru da tüm sorun da bu. Bunu cevaplamak da senin işin.

    Ara ve bul. Aramazsan bulamazsın. Bulmayı istemeyen neyi bulacak? Kendine öğretilenlerle yetinen önünde akan serin sulara kendini bırakmayıp susuzluktan çöllerde kuruyup gitmeye makumdur.

    Gözlerini açmak için, akışa kendini bırakmak için içine doğduğun paradigmanın dışında ne var merak etmelisin. Balık suyun dışında ne var diye merak etmediği sürece başka bir şeyin olmadığına inanmak zorundadır. Suyun dışında ne var çık ve bak.

    Sevgili insan kardeşim. Sana insan olduğunu sadece ve sadece insan olduğunu ve önemli olanın tam da bu olduğunu, geri kalan her şeyin insan yapımı olduğunu ve yeniden daha iyisinin, daha güzelinin yaratılabileceğinin hatırlatılmasının gerekmesinin ne büyük bir vahamet olduğunu anlatamam.

    Zaten olan bir şeyin aslında da öyle olduğunu söylemenin anlamsızlığına bir bak!

    Tüm mistikler bu saçmalığa katlanmak zorunda! Onlar saçmalamak zorunda. Olanın zaten olan olduğunu anlatmaktan saçma ne olabilir?

    Ama bu yapılmak zorunda çünkü sen kardeşim ne olduğunu unutmuş durumdasın. Maalesef unutturulmuş durumdasın. Bu, bir inip bir kalkan tekerleğin, bu çarkıfeleğin dışına çıkmış nadir insanlar aslında dönüp durmaya gerek olmadığını dışarıya sadece basit bir adım atmanın yeteceğini söylemek zorunda.

    Orada, yani senaryoyu bininci kez yaşamanın anlamsızlığın haykırmak zorunda. Sen bir yere gitmiyorsun sadece olduğun yerde dönüp duruyorsun. Basit bir adım ve dışarıdasın. Belki biraz sendeleyeceksin başta ama bu göreceli riski almalısın. Sendelemelisin birazcık… O da başlangıçta.

    Ama aynı yerde dönüp durmanın ne zevki var ne de anlamı.

    Dışarısı çayırlarla, kelebeklerle dolu. Her yerden sevgi akıyor ama sen durup da bu rahmete ellerini açacak durumda değilsin. Kendi verdiğin enerjiyle dönmekte olan çarkının içinde kapalısın ve kolların da gövden de özgür değil.

      Durdur çarkı ve dışına çık onun. Burada hava güzel. Yağmur güzel, kelebekler uçuşuyor… Ağaçların yapraklarının arasında güneşin ışınları süzülüyor.

    Tüm Kimlikler Özgürleşsin ve Eşit Haklara Sahip Olsun

    Bu ülkede ideolojisi ne olursa olsun insanlar bir miktar güce sahip hissettiğinde kendisini tiran zanneder ve diğer grupları kçümsemeye başlar. Aslında derinlemesine bakıldığında bunun sosyal psikolojinin incelediği sebepleri vardır. Ve maalesef grupların daha büyük güçler karşısındaki mazlum konumu kendisine eş yahut daha güçsüz gruplara karşı ezen yahut küçümseyen bir tavra döüşüverebiliyor.

    Bunlar easen ezilenlerin pedagojisi olarak adlandırılan bir sendroma denk gelmektedir. Ezilen kişi yahut gruplar güce sahip olur olmaz aynı şeyi başa grup yahut kişilere ugulamaya başlarlar… Faşizm, tam da bu tür rahatsızlığın bataklığında palazlanır. Bu bağlamda faşizmi kimin yaptığından bağımsız olarak her türlüsüne karşı olmak gerek. İnsanlar kendilerini birey olarak inşa edemedikleri için, içine doğdukları gruba yahut kimliğe ait olma ihtiyacı hissediyorlar. Sistem onların kimliklerini özgürce yaşamalarına müsaade etmediği zaman bu sefer gruplar -kimlikler- arasında mücadele başlayabiliyor.

    Önemli olan şey şu: hiçbir ideolojik hiyerarşi olmaksızın her grubun ve her bireyin kendi kimliklerini özgürce ve sınırsızca (elbette şiddet içermeksizin ve diğer grupları aşağılamaksızın) ifade edebileceği demokratik bir toplum inşa ettiğimizde faşizan duruşlar hayatta kalamaz. Faşizm ancak ait olunan grubun üzerinde bir baskı varsa palazlanabilir.

    Baskı ve yıldırma ve ayrımcılık varsa gruplar a ait olmak yahut olmamak yaşamsal bir anlam ifade ediyor.

    Geçende çok güzel bit ifade okudum: Seçme şansı olmaksızın içerisine doğduğumuz etnik kimliklerimiz sadece onlar üzerinde bir baskı varsa anlamlıdır. Yoksa seçme şansımız olmayan bir kimlik varoluşsal olarak anlamsızdır.

    Bu bağlamdan Kürt sorununa bakacak olursak onların üzerinde Kürt oldukları için baskı vardır ve bu nedenle kimliklerini talep etmeleri anlamlıdır ama Türk olmayı anlamlı kılacak hiçbir meşru temel yoktur! Çünkü Türk olmak diğer kimlikler üzerinde baskı yapmayı meşrulaştırıyor.

    Ben bir Türk olarak (hem de beyaz ve yaşam tarzı laik) Kürtler üzerinde baskı kuran bu kimliği reddediyorum.

    Kürtlerin de bu baskı onların üzerinden kalkana kadar kimliklerini savunma haklarının yanındayım.

    Ancak Kürt yahut Türk herkesin şiddet uygulamasına da sonuna kadar karşıyım.

    Alevilerin de kimliklerinin savunulmasına sonuna kadar destek veriyorum. Ama ben Aleviyim ve inancımız serbestçe ve eşit haklara sahip olarak yaşamak istiyorum diyerek savundukları sürece!

    Alevilerin kimliklerini gizleyip, Anayasa Mahkemesinin yahut ordunun anti demokratik ve hegemonik yaklaşımlarla laklik adı altında esasen vesayet rejimini kollaması için Aleviliği el altından başka şekillerde korumaya çalışmasına da muhalefet ediyorum. Buna da sonuna kadar karşıyım.

    Artık bu tarz el altından ve devlet üzerinden maniple edici şekilde güce erişmeye gerek yok. Hep beraber her kimliğin eşitçe ve özgürce kendisi olmasına engel olmayacak bir devlet yapısını oluşturabiliriz.

    Bunun mücadelesini vermemiz gerekiyor diye düşünüyorum..

    Ezilen ve baskı altında hisseden kimlik hangisi ise ben onun yanındayım. Buna kadınlar, çocuklar, eşcinseller, Kürtler, başörtülüler her kimse, hepsi dâhildir ve hepsine kalbimi açıyorum.

    Türkiye’de solu bu şekilde tanımlamak gerekiyor. Aslında tüm dünyada bu böyle ama burada solcuyum diyenler esasen arka planda sadece kendi çıkar grubunun haklarını savunmaya çalışıyor…

    Bir grup yahut bir insan üzerinde baskı varsa orada faşizm vardır. Faşizm illa Hitlerin yapabildiği gibi topluma tam hükmetmek şeklinde olmak zorunda değildir. Bu anlamda ezilenler arasında da faşizm mümkündür ve esas orada daha çok rastlanır.

    Gerçekten bir değişim yaratmak istiyorsak sadece kendi kimliğimizi değil ezilen ve baskı altındaki tüm kimlikleri özgürleştirecek bir yaklaşıma sahip olmamız şarttır.

    Bunun için de ilk ve en önce bizlerin vergileriyle ellerine silah verip onu kullanma yetkisini kanunlarla ellerine verdiğimiz silahlı güçleri denetlemeye başlamalıyız.

    Adamlar bizim ellerine verdiğimiz silahları bize karşı kullanmaya çalışıyorlar. Onlar gibi düşünmediğimizde bizi yok etmeye çalışıyor yahut bizleri düşman olarak tanımlayabilme ayrıcalığını kendilerinde görüp bu küstahlığı bize karşı kullanabiliyorlar.

    Onlar sadece birer devlet memuru oysa. Ve devletin sahibi de halktır. O halk biziz; biz olmalıyız.

    Sadece ne bileyim, üzerinde “Türkiye Türklerindir” yazan Hürriyet Gazetesi okuyan, Nişantaşı’nda o kafe senin bu kafe benim dolanıp tipini beğenmediği insanları küçümseyen, Anayasa Mahkemesinde Meclisin iradesini hiçe sayan 9-10 kişiden geriye kalan tüm insanlarız…

    Artık bizim yasalarımız olacak. Özgürlük ve demokrasi azınlıkların hakları gözetilerek ve saygı duyularak gelişecek ve kökleşecek.

    Bizlerin sesleri daha gür duyulacak. Ancak o zaman işte Aleviler ve Sünniler, Kürtler, Türkler, Rumlar, Ermeniler birbirlerine saygı duymaya başlayabilecek… Müslüman olmayanlar “gavur” falan addedilmeyecek….

    Ancak o zaman bu kimlikler meşru birer kabuk olmaktan çıkacak çünkü o zaman özgürlük hepimizin hakkı olacak. Kabuklarımızın dışında savunmaya ihtiyaç duymadan kendimiz, sadece kendimiz olarak var olabileceğiz.

    O günler gelene kadar mazlumun yanındayız. Baskılar son bulana kadar tüm ezilen insanların ve kimliklerinin yanındayım. Ondan sonra ise o kimliklerin içinde kalanları eleştirebilmeye başlayacağım hiç kuşkunuz olmasın.