Sitemi kurduktan itibaren yazmış olduğum yazıların bir kısmı toplumsal meseleler üzerine içimden kopmak isteyen şeylerden oluşuyor. Bu alışıldık bir durum değil. Yani benim gibi maneviyatıyla ön plana çıkan bir insanın imajını zedeleme uğruna fikirlerini beyan etmesi çok da rastlanılır bir şey değil.
Fikriler sonuçta her zaman zıddı ile birlikte var olabileceğinden herhangi bir fikir öne sürüldüğü an zıddını hemen geçerli hale getirir. Bunu bile bile, bazı insanların fikirlerini karşıma almayı göze alıyorum.
Aslında ben herhangi bir fikre tutunmuyorum. Bunu rahatlıkla ifade edebilirim. Savunduğum hiçbir ideoloji yahut sistem yok. Ben tüm ideolojilerin eksik ―ve daha da ileri giderek söylüyorum― yanlış olduğunu biliyorum.
Ancak bunu söyleyince ideolojisizlik şu koşullarda mümkünmüş gibi bir yanılsama doğurmak istemiyorum. Bizim hiçbir ideolojiye yakın olmayan, onlardan haberdar bile olmayan insanlara baktığımız zaman bile onların kendileri bir ideolojiyi savunmasalar da belirli ideolojilerin imalatı olduklarını anlamak gerekir.
Bunu bir yana bırakarak söylüyorum: Ben herhangi bir ideolojinin her zaman yanlış olmak zorunda olduğunu söylüyorum. Çünkü ideolojiler veya rejimler ait oldukları dönemin ürünleridir. İşlevleri sadece bir süre geçerlidir. O süre zarfında bile ayakta durabilmek için, kendini yeniden üretebilmek için pek çok araç yaratmak ve insanları da buna alet etmek zorundadır. Sadece bu kısmı bile hangisi olursa olsun ideoloji ve rejimleri reddetmek için yeterli ve geçerli sebeptir: İnsanlar araca indirgenmiştir. NOKTA!
Evet o an ne olursa olsun o ideoloji, o çerçeve çöpe gitmeyi hak etmiştir ki bunun dışında var olabilecek herhangi bir ideoloji mümkün değildir. O halde hepsini toptan çöpe atmak gerek.
Peki bu neden olmuyor? Çünkü farkındalığı az olan insanların her an kendini yeniden yaratan değişkenlerle başa çıkacak kadar enerjisi yoktur. Ve ideolojiler değişmezlik yanılgısı yaratarak ―ilelebet, vs.― insanların düşünmeme, fark etmeme, yorumlamama ihtiyaçlarını giderir. Onlara altına sığınacakları bir şemsiye işlevi görür. Böylelikle geniş insan kitleleri her türlü değimle uğraşmaktansa, o değişimleri dışarıda ―bir süreliğine, ideoloji çökene kadar― tutacak bir şemsiyenin altında durup değişimin rahmetinden kendilerini mahrum bırakmayı seçer.
İdeolojilerin de bu nedenle geniş kesimlerin bu isteksizliğine ihtiyacı vardır. Bu nedenle okula gitse bile aynı şeyleri milyon kere tekrarlaya tekrarlaya, kitleleri hipnotize eder. Bu sayede kitleler farkında olacakları her türlü değişim ve yenilikler yerine çocukluklarından beri kulaklarında ve bilinçaltında yer eden bazı şeyleri değişmez gerçekler yahut dogmalar haline getirir. Artık ne memleketin geleceği, ne dünyadaki değişimler, ne toplumdaki hareketlilik düşünülecek değil tam tersine reddelmesi gereken şeyler halini alır.
İdeoloji kendisini en azından egemen olanlar nezninde yeniden üretecek bile olsa yeterince güçlü olacaktır. Ama toplumdaki gelişmeler kontrolden çıkacak olursa ve ideoloji artık tüm yalanlarına her kanaldan devam bile etse o geniş kesimler ikna olmamaktadır. Çünkü ideolojinin elbisesi çok küçük ve dar gelmektedir.
Ülkemiz de eski rejim ve ideolojinin artık çöküntüye uğramaya başladığı bir dönemden geçiyor. Aslında tüm dünya da öyle! Bu toplu bir dönüşüm süreci sanıyorum. Tıpkı 20.YY.’ın başlarında olduğu gibi! Dünya tam bir asır öncesindeki gibi topluca bir dönüşümden geçemeye çalışıyor.
Benim ısrarla yazdığım yazılarda bağırarak bazen söylemek istediğim şey bu muazzam dönüşüm sürecinin içindeyken hayatı, kendimizi, toplumumuzu ve dünyayı 100 yıl öncesinin zihin yapısıyla algılayamayacağımız dillendirmekti.
Sanıyorum bazen olayların etkisiyle ve biraz da kendini ifade etmedeki engellenmişlikler nedeniyle bu derdimi çok iyi aktaramadım.
Benim derdim ne Atatürk’le ne de Cumhuriyet’le, ne de Kemalizm’le. Benim derdim hala bunları sanki tüm dertlerimize çare olacakmış zannetmenin eksikliğini göstermek ve yahu bir dünyaya bakıverin ve eski paradigmaların neredeyse ortadan kalkmakta olduğunu görün demek.
Konu yine dağılıyor: Çok iyi bir yazar değilim. Bu nedenle dağılıyorum zaman zaman.
Demokrasiyi savunurken kimsenin haklarını çiğnemeyi savunmak olmaz. Demokrasi öyle bir şeydir ki insanların saçma sapan fikirleri bile olsa ona saygı duymayı gerektirir. Çünkü eğer karşımızdaki gerçekten o fikri savunuyor ve inanıyorsa bunu ona bırakmak gerekir. Yok, eğer o kişi o saçma sapan fikri bir şeyleri maniple etmek için ortaya atıyorsa o zaman da yapılacak şey bunun doğru olmadığını göstermek olacaktır. Kanıtlamak olacaktır. Yahut o fikir anlamsızlıklar ve tutarsızlıklar içereceğinden geçersizliğini yine başka fikirlerle çürütmek gerekecektir. Her iki durumda da fikrin kendisini yahut onu savunanı ortadan kaldırmak ne çözümdür ne de anlamlıdır.
O nedenle Kemalizm bana göre miadını doldurmuş eskimiş ve işlevi kalmamış bir ideolojidir. Tamamen gücünü militarizmden alır ve militarizm yahut bürokratik egemenlik yoksa ayakta kalamaz. Çünkü kökleri halkta değildir. Halka karşı yaratılmış bir ideolojidir.
Ama onu savunanların bu fikre sahip olma hakları vardır: Meşru ve demokratik haklar. Ne askeri, ne asimetrik bürokratik güce dayanan kaba kuvvet değil. Devletin silahlı kuvvetleri yahut hukuk sistemi bu memleketteki herkesimden insanın ―evet, ayrılıkçı da olsa, şeriatçı da olsa, komünist de olsa, vatandaş olmak yeterlidir― hizmetinde olmak zorundadır. Onların ideolojisi olmaz, olamaz. Eğer bunu onaylayacak olursa hangi fikirden olursa olsun demokratik meşruiyetini yitirir o kişi yahut kurum.
Şimdi, biz toplum olarak bunda anlaşamıyoruz. Bugüne kadar devlete hâkim olmuş olan Kemalist ideoloji devletin erkini sadece kendi ideolojisini kabul eden, boyun eğenlerin devleti olmaya zorluyor.
Tüm kıyamet bundan kopuyor işte.
Devlet şeffaf ve tarafsız olmalı. O zaman Kemalistler istediklerini yapacaklar ve kimse gık diyemeyecek, o zaman Aleviler istediklerini yapacak ve kimse gık diyemeyecek, Kürtler, dindarlar da öyle. O zaman herkes kendisi olarak bu ülkede eşit var olma haklarına kavuşacak.
Bugüne kadar bu böyle olmadı. Ve herkes az ya da çok ezilmiş ve mağdur hissetti.
Bu kadar ağır bir ideolojik cenderenin altında 80 yıl kalan toplumun ortak bilinçaltı çok acılar taşıyor. Ve bu nedenle de maalesef hiçbir kesim diğerine/diğerlerine güvenmiyor.
Aslında kimsenin kimseye güvenmesine gerek de yok. Sadece işleyen bir hukuk yeterli değil mi bunun için?
Ama bizim hukuk adamlarımız maalesef hakların değil ideolojilerin bekçisi olduklarını utanmadan sıkılmadan bağıra bağıra haykırıp duruyor.
Evet devlet bir hizmet aracıdır ve kutsal mutsal değildir. Neden kutsal olsun ki? Bana gerektiğinde silah doğrultan bir aygıt neden kutsal olsun? İnsan yapımı hiçbir şey kutsal değildir. Hele devlet? Devlet sadece bana hizmet ettiği, iyi hizmet ettiğinde anlamlıdır ama kutsal değildir. O devleti yıkıverir bir grup insan. Kutsal olsa yıkılır mı? Yıkılmaktan ve parçalanmaktan bu kadar paranoyakça korkar mı kutsal olsa?
Hem başı sonu belli bir şey nasıl kutsal olur ki? Bu devlet 84 yıl önce yoktu ki! O zaman başka bir “kutsal” devlet vardı herhalde..
Devlet sadece bir aygıttır. Bir kurumdur. Ve her kurum gibi onun da yararlı ve zararlı yanları vardır.
Eğer iyi yönetilirse her kurum gibi fayda sağlar ama eğer kötü yönetilirse insanları kendi adına yıpratmaya başlar ve o kurumun lağvedilmesi gerekebilir.
Soyut bir devlet kavramına tapınıp durmanın, onu yaratan kişiyi de tanrısallaştırmanın bizleri sadece çocuksu birer ruh olarak sonsuza dek dondurmak demek olduğunu göremiyor muyuz?
Atatürk zamanında iyi bir şey yaptı diyelim. Ne olacak? O “iyi” şeyler sonsuza dek “iyi” olarak mı alacak? Nasıl yani?
Şu koskoca evren bile giderek entropi ilkesine göre dağılıp giderken enerjisini yitirirken, önünde sonunda sonsuz karanlık bir boşluk haline gelecekken yani ortada anladığımız şekliyle bir evren bile olmayacakken TC nasıl olacak da “ilelebet” ayakta kalacak?
Buna hangi çocuk inanır? Ama koca koca adamlar sanki inanıyor? Genelekurmay başkanları, organeraller, kuvvet komutanları, meclis başkanaları, parti başkanları, köşeci gazeteciler vs. vs. vs.
Ya onlar çocuk zekâlılar yahut bizlerin bunlara inanmasını sağlayarak bizlerin çocuk zekâsında kalmamızı sağlamaya çalışyorlar. Onlar herhalde bizden daha zeki olmalılar ki oradalar. O halde onlar akıllılar ve bizlere ideolojik yalanlar söylüyorlar… Bizleri uyutmaya çalışıyorlar. Yahut belki de bu sadece bir temennidir. Eğer bu devlet ilelebet yaşamazsa o zaman onlar hangi devletin bilmemne başkanı olacaklar?
Devleti olmadığı bir kutsallı zırhıyla kapladılar, sonra onu Atatürk’ün emaneti haline soktular ve bize de koruma görevi verdiler. Oldu paşam! Sen beni askerde anamdan emdiğim sütten soğutacaksın, sonra muvazzaflar karargahta çay içerken köyden yeni gelmiş erleri cepheye sürüp komşu çocuğuyla çatışmaya sokacaksın, bir de üstüne seçimle iktidar olmuş demokratik bir partiyi kaptırtmaya çalışacaksın, tüm bunları da kutsal devleti, Atatürk’ün emanetini korumak için bana yaptırdığına ikna edeceksin.
Bir yere kadar! Ve o “yer” galiba buraya kadardı.
Artık devlet ben ne istersem o olacak. O kadar. Devlet, yani tüm ordu, tüm yargı ve tüm yürütme ve de tüm medya hatta bana göre davranacak. Bana hizmet edecek ben ona değil.
Bu aslında bir vatandaş olma meselesi. İdeolojik yahut dini vs. bir şey değil. Ben vatandaş olarak vergilerimle hayatta tuttuğum bu devleti kendime hizmet eder hale getireceğim.
Bunu hangi ideoloji destekliyorsa onu kullanırım, o beni kullanamaz. Ben kendi vatandaşlık haklarımın herkes tarafından sonuna kadar kullanılmasını savunurum. Bu kişinin etnik, dini yahut siyasi görüşü hiç önemli değildir.
Vatandaş olmak yeterlidir. Hatta vatandaş olmasa sadece insan olsa da yeterlidir. Hatta ve hatta canlı olması dahi bunun için yeterlidir.
Eğer bu devlet buna izin vermeyecekse yıkılsın ve yenisini yapalım. Ne olacak? Atatürk’ün yaptığını neden yapamayalım? Her şeyi o mu yapacaktı yani? O kadar kısıtlı imkânlarla en iyisini yaptı o. Biz şimdi ne imkânlara sahibiz. Çok daha iyisini yapabiliriz. İsviçre, Fransa, Alman, İtalyan hukukunu değil kendi hukukumuzu evrensel ilkelerle yeniden neden yaratamayalım ki?
Neden birbirimizden korkalım? Bu ülkede birlikte yaşayacağımıza, ülkenin yarısını kovamıyacağımıza göre neden ortak paydalarımızla yepyeni ilkelerle herkesin birbirine saygı duyacağı ve haklarını savunabileceği bir memleket olmayalım?
Bunu yapamayacaksak ona layık değiliz demektir.