Kutlamıyorum Arkadaş!

Sevgililer gününü kim çıkarttıysa aklına şaşayım.

Bin tane doğum günü, nişan günü, evlilik yıldönümü, bayram, kandil, resmi bayram vs. varken bir de bunu kutlayacağız!

Bir de ne hikmetse sanki biz sevgili değilmişiz gibi hep erkekler kadınlara sevgisini göstermek zorunda! Neden hep erkekler bu hizmeti sunmakla yükümlü? Bir sefer de kadın erkeğe sevgisini kanıtlasa?

Ayrıca Allah aşkına eğer bir şey için kanıta ihtiyaç varsa o şeye sevgi demek ne kadar mümkün?

Kendim neden kutlayacağım günü seçemiyorum hiç? Sevgililer günü kutlanacak kutla! Askerde miyiz yahu! Emirle, zorlamayla kutlama mı olur? Hepsini her kutlanacak ve önceden belli olan günü protesto ediyorum!

Kutlanacak bir şey varsa onu ben bilirim. Bana neyi ne zaman nerede kutlayacağımı söyleyen şey olsa olsa pazarlama taktikleridir.

Kutlamayı böyle koşullara, takvimlere, tüketim nesnelerine bağlayarak her anın kutlanacak bir şey olduğu hakikatini elimizden almaya çalışıyorlar.

Nedense kadınlar da bunu çok güzel satın alıyor. Bir bakacak olursanız her kutlanacak günü onlar sahipleniyor: Anneler günü, nişan günü, tanışma günü, evlilik yıldönümü, doğum günleri bayram-seyran vs. vs…

Erkekler hep hatırlamak zorunda olan ve her zaman ilgisini ve sevgisini bu gerzek günlerde kendisinden beklenen şekilde davranırsa kabul ettirecek zavallı birer kuklaya dönüşmek zorunda.

O zaman sevmiş olacak. Hayatta olduğu sürece geçmişte yaşanmış bitmiş bir şeyi hatırlayıp hatırlamamak sevginin kriteri!

Sırf bunun için bile yalnız kalmayı seçebilirim. Kimsenin doğum gününü, bilmemene gününü hatırlamk zorunluluğu yok. Sadece anı yaşayabilirsin. Yaşanmış anları hatırlayıp durmaktan daha iyidir yalnız kalmak.

Ben kendimi tüm kutlanacak günlerden, bayramlardan-seyranlardan topluca yapılan her salakça tarih ve takvim işlerinden azad ediyorm.

Kendi doğum günüm dahil referansı geçmişte olan her tarihten artık özgürüm.

Kutlanacak bir şey varsa o da yaşanan anın kendisidir. O anın takvimle alakası yoktur. Benimle yaşadığım anı paylaşan bir kimse varsa o anı birlikte onunla hiçbir koşul olmaksızın paylaşmaya her zaman hazır ve istekliyim.

O an o kimse ile kendi varlığım dahil ne varsa her şeyi paylaşırım. Ama o an geçtiğinde geriye dönüp bakmam bile. Çünkü bu şimdiki anımı yaşamama engeldir.

Tüm bu olanların ardında yatan ve özünde sırf ticari bir faaliyet olan gerzek tarihsel kutlamalardan artık bağımsızlığımı ilan ediyor ve bu hegemonyaya başkaldırıyorum.

Kimse benden takvime bağlı bir hareket beklemesin. Kişisel bir şey yok, kimse alınmasın sadece prensiplerele alakalı bir şey!

Kutlanacak şey kutlayana bağlı olmak zorunda. Kutlayıcının seçimi olmayan kutlamalar sadece eziyettir.  Başkalarının sömürüsüne hizmet eder.

Bir şey kutluyorsam buyrun gelin bana katılın birlikte kutlayalım ama bana hadi benim bilmemne günümü kutla derseniz ben yokum kendi kendinize kutlayınız… Hayrını görünüz kutlanacak gününüzün.

Meditasyon İlaç Mıdır?

Meditasyonlar bir nevi reçete gibi midir? Arızalı ve hasarlı yanlarımızın tadilatında ne tür faydalar umabiliriz?

Meditasyonun ne olacağı onu yapan kişinin ondan ne beklediğine göre değişecektir; hayattaki diğer pek çok şey gibi. Meditasyon kendi başına bir varlık değildir. Onu tecrübe eden insanın durumundan, hazırlık düzeyinden, niyetinden bağımsız değildir.

Bu anlamda genel bir reçete değildir. Herkesin her belli durumda yapıp da eşit faydayı alacağı bir araç, bir ilaç değildir.

Meditasyonun tüm faydası ondan fayda sağlamak arzusu bırakıldığında ortaya çıkan yan ürünlerdir. Meditasyonu şu amaçla, şu şekilde uygulayınca, şu sonuç çıkar dediğinizde onu zaten bildiğiniz, tanımlayabildiğiniz ve sonuçlarını kontrol edebildiğiniz bir sürece indirgemiş olursunuz. Ki bunu sadece zihninizle bilebilirsiniz ve kontrol edebilirsiniz.

Meditasyon ise nihayetinde bir zihinsizlik halidir. Bir boşluk halidir. Egosuzluk halidir. Reçeteye indirgendiğinde artık o şey meditasyon olarak nitelendirilebilecek özelliklerini yitirmiş olacaktır. O artık bir araçtır. Meditasyon ise sürecin kendisidir. Arızalarımızı, hasar görmüş yanlarımızı kabul etmekle ilgili bir şeydir, onları düzeltmekle alakalı bir şey değildir. Meditasyonda, olan her şeyi tam olarak olduğu gibi tecrübe ederiz. Gelen ve olan hiçbir şeyden kaçınmaz onu düzeltmeye çalışmayız.

Biz kendi varlığımızda bir şeyleri düzeltmeye çalıştığımızda yaptığımız şey başımıza gelen olayları reddetmektir. O olan şeylerin olma sebeplerini ve koskoca bir insanlık tarihinin zincir gibi birbirine bağlı halkalarını kopartmak ve kendimizi o etkilerin yanlış olduğu varsayımıyla bu zincirden ayırıp soyutlamak isteriz.

Oysa sorunun kendisi tam olarak budur: Kendi kaderimizi, hayatımızı, onu oluşturan öğelerin bütününü kabullenmek ve anlamaya çalışmaktansa onun bir kısmını almayı; istemediğimiz kısımları ise atıp onlardan kurtulmayı isteriz. Bu da varlığımızın ve varoluşun bazı kısımlarını kabullenmemek demektir. Ondan kendimizi daha büyük hissetmek demektir. Seçme şansımız olduğu gibi bir yanılsamaya kapılmak demektir.

Tüm yarılmayı ve tüm ikilikleri, zıtlıkları bu tavır oluşturur. Egonun kökeni budur. Ego olmayan bir güce sahipmiş gibi davranmaktır. Buna körlemesine inanmaktır. Hayatımızın bambaşka olabileceğine ve bu dünyanın bize karşı olduğu için buna izin vermediğine inanmaktır…

Bu çocuksu tavırdan beslenir egomuz. Ve meditasyon bu hastalıklı ruh halini beselemediği gibi bizzat bu tavrı ortadan kaldırmak için vardır. Dolayısıyla meditasyon hastalıklarımızı onarmaz hastalığın kendisini ortadan kaldırır. Ama bunu yaparken sadece hastalığı değil hastanın kendisini de ortadan kaldırır. Arızalarla uğraşmaz ve arıza oluşturan mekanizmanın ta kendisini ortadan kaldırır. Egoyu yok eder ve ortada hastalanacak, hastalık üretecek, arıza yaratacak yahut arızalanacak bir şey kalmaz.

Geriye kalan yegâne şey sağlıktır. Bütünlüktür. Tamlıktır. Akışın kendisidir. Katılaşacak bir şey yoktur.

Eğer egonuzu ve sınırlamalarınızı ve hastalıklarınızı bırakmaya istekliyseniz meditasyondan uzun vadede bir fayda bekleyebilirsiniz. Ama onarmak derseniz, tavsiye etmem. Çünkü onarılacak olan şey sizin egonuz olduğu sürece ona hizmet etmeyecektir.

Not: Üçüncü Göz Ocak 2011 sayısındaki ropörtajdan…

Osho’da Ne Buldum?

Siz bizleri Osho’yla tanıştıran kişilerin başında geliyorsunuz. Osho sizin yaşam yolunuzu ve biçiminizi değiştirmenize neden olan kişi. Osho’da neyi gördünüz? Onu diğer büyük adamlardan farklı kılan ne?


Osho hakikaten hayatımın akışını değiştiren kişidir.

Osho’da neyi gördüm? Osho’da kendimi gördüm. Bana beni gösterdi. Bana ayna oldu. Osho’ya kadar bana hep olmadığım şeyler olduğum söylenmiş ve ona inanmam istenmişti. Kimse bana hakikaten kim olduğum ne olduğum hakkında hiçbir ipucu vermemişti. Osho’yu okumaya başlar başlamaz ruhum onu algılamıştı. Daha ilk paragrafın sonunda artık hayatımda hiçbir şeyin aynı olmayacağına ilişkin bir iç görü oluşmuştu: İlk görüşte aşk anlayacağınız. Aşk denilebilir ancak buna sanırım. Bir varlık karşısındakinde kendi varlığını görüyor. Herhalde aşkın tanımlarından birisidir bu. Böylelikle iki ayna karşılıklı durduğunda erişilen o sonsuzluk mümkün oluyor.

Sorunun ikinci kısmını da aslında böylelikle biraz da olsa yanıtlamış oldum sanırım. Diğer “büyük adamlar”a baktığımda onları görüyordum Osho’ya batığımda ise kendimi. Ruhumun en derinliklerinin hiç erişememiş olduğum karanlıklarının dahi aydınlanmış olduğunu, görünür hale geldiğini hissettim, oralara indim, oraları keşfedip oraları varlığımın entegre olmuş bir parçası haline getirdim. Beni sahte kimliklerimden ayırıp çırılçıplak varlığımla baş başa bıraktı. Diğer “büyük adamların” yapmaya çalıştığı şey ise bana ait olmayan başka başka kimlikleri bana yapıştırmaya çalışmaktı.

Bir başka deyişle diğer “büyük adamların” yaptıklarını temizleyen kişi oldu Osho, onların verdiği zararları onarmama yardım ve rehberlik etti. Varlığımı saflaştırmama yol açtı.

Not: Üçüncü Göz Ocak 2011 sayısındaki ropörtajdan…

Bilinçli Olmak mı Yoksa Kendini Oyalamak mı?

Kitaplardan, müzikten yahut pek çok uğraştan hobiden bir fayda alıyoruz. Tabii bazen tam tersi etki de edebiliyor… Huzur, farkındalık, ruhsal rahatlama gibi beklenti ve ihtiyaçlarımızın ne kadarı dış kaynaklı?

Anlaşılması gereken ilk şey içeriği ne olursa olsun her türlü beklentinin dış kaynaklı olduğudur. Dış kaynaklı derken varlığımızın merkezi değil çeperiyle alakalı olduğu anlamında bu terimi kullanıyorum. Her türlü arzu ve beklenti özümüze ait değildir. Ancak ihtiyaçları beklenti ve arzularla karıştırmamak gerekir. İnsanların yaşamındaki pek çok karışıklık ve karmaşanın kaynağı neyin ihtiyaç, neyinse arzu yahut beklenti olduğunun sağlıklı bir şekilde ayrılamamasıdır.

Beklenti ve arzular her zaman ego kaynaklıdır. Daha fazlasını istemekle ilgilidir. Örneğin bir insanın ihtiyacı bir öğün yemekte en fazla iki tane domates tüketmekse asla bedenimiz bir kilo domatesi kabul etmeyecektir. Ya da bedenin ihtiyacı iki bardak su ise asla sekiz bardak su içemez…

Aslında insanların ihtiyaçları çok ama çok basittir. Ancak beklentiler sonsuz ve karmakarışık olabilir. Varoluş ise bizlerin ihtiyaçlarını gidermek konusunda sorun çıkartmazken beklentilerimiz ve arzularımız konusunda bizi desteklemez. Varoluşun doğal olmayanı desteklememesi nedeniyle insanın arzu ve beklentilerine yani dıştan kaynaklanan, merkezinin dışına savrulmasından kaynaklanan kısmına erişebilmesi için hayatı ve çevresini maniple etmesine, etkilemesine, daha fazlası için mücadele etmesine gerek olmaktadır.

Hayatımızda yaşadığımız çatışmaların hepsinin kaynağı bu “fazladan” talep ettiğimiz kısma diğerlerinin de talip olması sebebiyle çıkmaktadır. Oysa bir kuş ertesi gün ne yiyeceğim, yani ihtiyaçlarımı dahi nasıl karşılayacağım diye sorgulamaz ve endişe etmez. Sadece güvenir. Varoluşun onun ihtiyaç duyduğunu kendisine sağlayacağına sonsuz güvenir.

Oysa bizlerin elimizdekinin ihtiyaçlarımızın kat kat fazlasına tekabül etmekte olmasına karşın hâlâ yetmediğinden şikâyet etmemiz çok rastlanılan bir durumdur.

Asla azla yetinme, daha fazlasını iste, daha çoğunu tüket ve daha çok şeyi kontrol et… Modern insanın takip ettiği zihinsel kalıp aşağı yukarı buna karşılık gelmektedir. Ve modern insan tarihin hiçbir döneminde insanların hissetmediği kadar kendisini mutsuz hissediyor. Yetersiz hissediyor. Çünkü geçmişe oranla ne kadar fazlasına sahip olursa olsun sahip olunacak, arzulanacak ve elde edilmesi için beklenti içine girilecek çok daha fazla şey var.

İhtiyaçlar varlığımıza aittir. Beklentiler ve arzular ise var olmayan hayallerdir ve egoya aittirler.

Çözüm de aynı formülde gizli durumdadır. İçten gelen her şey mutluluk verir ve dışa ait olan ve oradan kaynaklanan şeyler ise yetersizlik, tatminsizlik ve sonuçta hayal kırıklığına eşlik eden mutsuzlukla son bulur.

Kitaplar, müzikler, eğlenceler ve daha fazlası diğer insanlarla paylaşıldığında, tüketilmektense varlığımızın içinde yeniden üretip var ettiğimizde anlamlı şeylerdir. Ancak bunlar dahi giderek bir tüketim nesnesine dönüşmeleri vesilesiyle endüstriyel birer ürüne indirgenmektedir. Neredeyse seri üretim mantığıyla oluşturulan, işe yaradığı kanıtlanmış ve satışa destek olan belirli kalıplarla oluşturulmaya başlandı. Sonuçta medya ile kitle iletişim araçlarıyla insanların estetik algıları dönüştürülmekte ve peki hâlâ ön plana çıkarılması istenen şeyler estetize edilerek sunulmakta… Bu durumda elbette bir kitabı okurken bazen insan kendisini kullanılmış gibi hissedebilmektedir. Çünkü tüketilen kültür ürünü aslında bir metadır ve para kazanmak amacıyla yapılmıştır. Bizler de paraya ulaşılması için beğenileri kontrol edilmesi gereken “şeyleriz.”

Medya çağının bu kadar baskın olmadığı dönemlerde insanlar fikirlerini ve içinden gelen özgün yaratımlarını paylaşmak amacıyla sanat yaparlardı. Halen sadece bu amaçla yaratan pek çok insan vardır. Ve bu hakiki ve özgün sanat eserleri bu dünyanın ötesinden bazı nüveler taşırlar. Onlar insan ruhunu yükseltme potansiyeline sahip olan eserlerdir. Onlar paha biçilemez şeyler olduğundan para ile ölçülemeyecek kadar kıymetlidirler. O eserlerin o nedenle geniş kitlelere sunulması ve tüketilmesi neredeyse imkânsızdır. Reklâmı yapılamaz o eserlerin.

İnsanların modern hayatın ritmi içerisinde hakiki bir sanat eserini hazmetmesi oldukça zordur. Çünkü gerçek sanat insanı derinden sarsabilir. Bu sarsıntının etkisini insanın kendi içinde entegre etmesi zaman ve enerji talep eder.

Bu nedenledir ki kitlesel olarak tüketilen ve yeniden üretilen kültür sadece bir oyalanma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Zaman geçirme ve zihinleri oyalama çabasıdır. Ruhsal, manevi anlamda bir boyuta sahip değildir. Dolayısıyla insanın hakiki mutluluğuna ve esenliğine hizmet edemez.

Hakiki sanat ise insanın dışından kaynaklanan bir şey gibi görünse de aslında öteye aittir. Başka bir boyuttan gelir ve sanatçı o boyuta açılan bir kapıdır sadece. Hakiki anlamdaki bir sanat eseri bu dünyaya ait değildir, tamamıyla manevi bir şeydir. Madde dünyasının ötesinden maddi dünyaya gönderilen işaretlerdir.

Bu nedenle gerçek sanat ölümsüzdür. Zamansızdır. Zaman-mekân sınırlamasını aşmıştır. O hem dışarıdan gelir ama ana kaynağı kendimizin de bağlantıda olduğu öze aittir. Bir nevi aynadır. İçimizde olan ve zaten bildiğimiz ama içimizde olduğu için göremediğimiz, dokunamadığımız, duyamadığımız şeyi bize yansıtır.

Bu nedenle insanlara sunulan kültürel tüketim nesneleri; kitaplar, filmler, çağdaş resim, kitlesel müzik türleri insanın susuzluğunu gidermek bir yana daha da susatır. Bedeni su isteyen bir insana kola içirmek gibidir. Beden kolayı içince su ihtiyacı daha da büyür. Ve ona bir kez daha kola verilir çünkü susamıştır… Bu bir kısırdöngü yaratır. Sonrasında kişi kolaya bağımlılık geliştirir ve her susadığında kola içmeye devam eder. Sonuçta hasta olana kadar su yerine kola içer…

İnsanın ruhsal açlığı ve farkındalık gereksinimi yanlış besinle beslendiğinin kanıtıdır. Hayatını egosunun yönlendirmesiyle yaşadığının göstergesidir. Yanlış şeyi doyurmaya çalışmanın sonucudur bu. Modern dünya sahte besinlerle sahte bir varoluşu doyurmaya çalmaktan ibarettir.

Bunun sonucunda egoların yarattığı bir tüketim dünyasında egoların açlığı-susuzluğu (beklenti ve arzusu) giderilmeye çalışılır. Ama ruh hep susamış şekilde kalır. Bu ihtiyaçtır. Ve o ihtiyaç giderilmediği sürece arzuların ve beklentilerin ne kadar peşinden giderse gitsin insan doyuma ulaşamaz.

Huzur, farkındalık, ruhsal rahatlama bir ihtiyaçtır çünkü onlar bizim doğamıza ait şeyler olmasına rağmen onlardan uzağa düştük. Onları özlüyoruz çünkü onlarla aramızda bir mesafe var. Araya tüm bu sahte besinler girmiş durumda ve biz ise esas besleyici olan şeye ihtiyaç duymaktayız.

Onlar bizim doğamızda var ve bizler doğal bir hayat sürmemekteyiz. Bu nedenle giderek daha büyük bir susuzlukla bu ihtiyaçlara doğru yönelecek insanlar. Burası kesindir.

Serüven Seni Bekler

İnsanlar yavaş yavaş içlerine dönmeye, ceplerini yoklamaya ve kendi hakkında düşünmeye başladı. Bu yolculuk aslında bir serüven. Bizi neler bekliyor?

Her serüvende olduğu gibi elbette bolca heyecan ve adrenalin…

Evet, insanın içine dönmesi ve bu serüvene atılması beklenmedik pek çok şeyle yüzleşmesi ve tanışması anlamına gelecektir.

İnsan zihni dışarıda olanı kolayca tanımlar ve özelliklerini ayırt edebilir. Ama tanımsız olan bir şeyle, sınırsız olan bir şeyle karşılaştığında ne yapacağını bilemez. Hiçbir şey öngörülemez olmuştur. Bu nedenle zihin yani bildiğimiz, tanıdığımız her şey bir anlam ifade etmeyecektir.

Hiç tanımadığımız, tanımlayamadığımız bir derinlik ve boşluk söz konusuyken zihin sadece şaşırmaya ve afallamaya devam edecektir.

Tüm serüvenler böyledir: Daha önce gidilmemiş, daha önce keşfedilmemiş yerler, şeyler keşfetmek için atılım yapmaktır, risk almaktır.

İç dünyaya yapılacak yolculuk da bu anlamda tam bir serüvendir. Ve risk almayı sevenlere göredir. Kontrol etmek isteyenlere, bilinmedikten korkanlara göre değildir.

Aslında bilinmeyen şeylerden kaçınmak mümkün olmayacaktır her halükârda. Sadece nasıl ki devekuşu tehlike anında kafasını kuma gömüyorsa aynı şekilde içinde olan bitenleri görmemek, duymamak, algılamamak üzere kendini dışarıya doğru yöneltir insan… Paraya, başarıya, müziğe, festivallere, sinemaya, televizyona, kadınlara yahut erkeklere yönelir. Ama hiçbirinde tatmin bulamaz, gerçek bir şeye rastlayamaz. Çünkü dışarıda olan her şey yine kendisinden kaçan diğer insanlarla ortak olarak tecrübe ettiği her şeyi içermektedir.

Esas serüven bu nedenle dışarıda değildir. Çünkü içten içe kendi hakikatinden kaçan insan aynı şeyi yapan insanın tüm sınırlamalarını zaten bilmektedir. Oynan sadece bir oyundan ibarettir ve yalnızca nicelikler üzerinden var olacaktır. Öze ilişkin orijinal olan her şeyin kaynaklandığı varoluşa ait değil insan yapımı şeylere aittir o dünya. Ve sahtedir. Sıradandır. Aleladedir.

Hakiki olanın tam ters yönüdür o. Dolayısıyla insanı insan yapan en temel nitelikler orada bulunmaz. Bu yüzden esas olanın ikamesinden ibarettir ve insanı doyurmaz. Daha fazlasını ister durur.

Kendi içine yönelen insan hazinesine kavuşacaktır oysa. Sahte paralarla oynayacağı çocuk oyununa ihtiyaç duymayacaktır artık. Ve tüm masallarda olduğu üzere hazinenin saklı olduğu yerde sekiz başlı bir canavar vardır. O canavarla boğuşmak ve onu yenmek esas serüvendir.

İçine dönüp gerçek hazineye sahip çıkmaktan çekinenler ise sinema salonundaki ona gösterilen filmi izlemeyi serüven sanmaya devam eder.

Sanatçı Mana Taşır ve Ona Hayat Verir

Sizce Sanat hayatın ta kendisi mi yoksa sanat yaşamı güzelleştiren bir olgu mu? sanat insanları bir tokat şiddetiyle uyarmalı rahatsız mı etmeli yoksa onlara görülmesi gereken güzelliklerin olduğunu mu göstermelidir? Aslında sanatın tanrı olmadığını biliyorum… o bir hiç de değildir ama her şey de değildir araç olduğu vakit biz insanlar onu nasıl kullanmalıyız?

Sanat dediğinde tek bir şeyin anlaşıldığından pek bir emin gibisin. Sanat hayattaki pek çok başka alan gibi ondan ne anlamak istiyorsan odur. İnsan bir anlam yaratma fabrikasıdır. İstediği her şeye istediği her anlamı yükleyebilir. Sanat zaten bu anlam yükleme faaliyetinin estetik bir şekilde yapıldığı en eğlenceli alanlardan birisidir.

Sanat, anlamı yeniden üretir ve yeniden üretir ve yeniden üretir… Sanat bu anlamda ideolojik de olabilir, estetik de olabilir, ticari de olabilir; sen ondan ne şekilde faydalanmak istiyorsan o şekli alabilir. Sanat insanın faaliyetlerinden sadece biridir: Merkezi değildir!

Eğer konuyu estetiğe getirmek istiyorsan o ayrı. Estetik daha başka bir konudur. Bir sanat yapıtı estetik olabilir de olmayabilir de. Güzel olabilir de olmayabilir de. Hoş olabilir de olmayabilir de. Sanat teorik olarak hayatlarımızı daha güzelleştirmeyi hedefliyor olsa da aslında bazen bizleri uyarır ve rahatsız eder. Bazen ruhumuzu yüceltir bazen ise onu olduğuna pişman eder.

Sanatı onu icra eden sanatçıdan bağımsız değerlendirmek anlamlı değildir bu nedenle. Sanat onu yaratan yaratıcısının iradesinden, yeteneğinden, samimiyetinden, zenginliğinden yahut yoksulluğundan bağımsız değildir.

Peki kime sanatçı denir?

İnsan yediği, içtiği, konuştuğu, anladığı, dışkıladığı gibi yaratır da. Kimi insanların yarattığı şeyler “sanat” olarak adlandırılmaz ama yaratımın kendisi varoluşa içkindir. Onun doğasında vardır. Bir insan var olduğu her an bir daha asla yeniden yaratılmayacak olan bir oluş halini yaratmaktadır.

Sanat insanın var oluşunun çok ama çok küçük bir parçasıdır. Esas yaratımın çok ama çok kötü bir kopyasıdır. Yansımasıdır. Sadece tek bir kesiti dondurup yansıtır insana yeniden. Oysa her an kendine özgüdür ve yeniden bambaşka bir an yaratılır. Sanatçı varoluşun çok kötü ve çok zavallı bir taklitçisidir.

Dolayısıyla sanat sadece varoluşa bir ayna tutar. Aslında yaratmaktan çok yansıtır. Bazen güzellikleri yansıttığı gibi, bazen de berbat yanlarını yansıtır. Sanat esasen insanın anlam arayışının sadece bir yönünden ibarettir. Anlamı ararken onu yaratır ve müdahale eder. Bir tüpteki boyayı bir kağıt parçasını ve fırçayı alır ve ondan bir anlam yaratır. Tıpkı Tanrı’nın birtakım fizik yasalarını alıp onlardan bir evren yaratması gibi… Sanat özünde körlemesine Tanrı arayışıdır. Farkında olmaksızın. Sanatçı sadece ölümsüzlüğün peşindedir. Yarattığı eser aracılığıyla kalıcı olmaya çalışır. Tanrı’ya kendini eş koşar. O da yaratır ve Tanrı’ya “ben de senin gibiyim, ben de kendi evrenimi yaratıyorum” der.

Ama içten içe sanatçı bir taklitçi olduğunu bilir. Bu onu mutlu etmez. Bu onu sadece huzursuz eder. Bu huzursuzluk bir sanatçının hep daha iyisini ve daha güzelini yaratmak için gerekli olan enerjiyi verir. Ama asla tatmin etmez. Çünkü özünde sanatçı sadece doğayı yansıtır ve onun çok ama çok küçük bir kısmını yansıtır. Ne yaparsa yapsın gerçek anlamda orijinal değildir yaptığı… Hayatın kendisidir orijinal olan. Yaptığının delice olduğunu bilir. Bu nedenle hakiki sanatçılar asla uzlaşmazlar ve toplumdan ve her türlü yapıdan kopuklardır. Fazla akıllı olmak sanata zarar verir. Sanatçıyı rahatsız eder. Sanatçı her şeyi yaratabileceğine inandığından her şeyi yok etmeye meyillidir. Çünkü yaratma ve yok etme bir arada var olurlar. Yarattığına tutunan bir sanatçı aslında sanatçı sıfatına layık değildir bu nedenle.

Gerçek sanatçı yaratımın kendisinin kontrolünün dışında olan, kendisinden daha büyük bir kaynaktan aktığını bilir. O sadece o kaynağa kendini açacak kadar ona güvenir ve kendini bırakır. Asıl yaratıcılık kişiden kaynaklanmaz. Kişi sadece yaratıcılığın aracıdır, kanalıdır. Bu bahsettiğim sadece hakiki sanat ve yaratım için geçerlidir.

Yoksa ticari, ideolojik sanat için değil. Sanat, hakiki yaratım sadece akmak için hazır olan kaynağa izin vermekle alakalıdır. Ana kendini tamamen bırakamayan ve kendinin ötesine geçemeyen insan sanatçı değildir olsa olsa icracıdır. Bu nedenle üniversitelerde sanatçı değil icracılar yetiştirilir sadece. Hakiki sanatçıların çok büyük bir kısmı okullarda yetişmemişlerdir. O sadece içlerinden gelen bir şeydir ve ona izin verecek kadar kendilerini seviyorlardır sanatçılar.

İnsan bildiği(ni sandığı) her şeyi unutmadan bir sanatçı, yaratıcı olamaz. Çünkü bilinen her şey ona dışarıdan verilmiştir ve hakiki sanat ise sadece içten gelen orijinal bir şeydir. Ama o çok nadirdir. Gerçek sanat çok narindir ve nadirdir. O öteden geldiği için Tanrı’dan bir parça taşır. Ona baktığında, onu duyduğunda, ona dokunduğunda insan sarsılır. İnsan şaşırır, insan olduğundan daha başka bir şeye dönüşür.

Böyle eserler çok azdır. Her kuşakta bir kişi iki kişi gerçek sanatçı olarak çıkar… Hakiki sanatçı aslında bir mistiktir aynı zamanda. O da yarattığı şeyin kendisinin ötesinden geldiğini ve sadece uzuvlarını ve bedenini ona hizmet olarak ona sunduğunu bilir ama bunu kimseye söyleyemez.

Bu anlamda hakiki sanat ruha aittir. Sahte ve yüzeysel olan, başka şeylere hizmet eden “sanat” ise egoya aittir. İlki orijinaldir ikincisi ise yapaydır. Biri bireye aitken öteki topluma aittir. Biri varoluşsal iken öteki sadece işlevseldir.

Tek bir sanat yok. Sanat insanın kendisini yansıtır. Eğer insan ruhuyla temas halindeyse yaratılan şey ruhsal bir eserdir. Yok kişi ruhuna değil egosuna kendini bırakmışsa yaratacağı şey her zaman güdük kalacaktır. O sadece bilinçaltına ait şeylerin ortaya saçıldığı bir nevi çöplük olacaktır. Çok kişiye hitap edecektir çünkü egoların dünyasında yaşıyoruz. Bu nedenle tanıdık gelecektir o “eser.”

Ayrıca şunu belirtmeliyim ki sanat bir şey için kullanıldığında bu sadece onu o amaçla kullanan kişinin bakış açısına hizmet eder. Ama bu o eserin o amaçla yaratıldığı anlamına gelmez. Hakiki sanat asla hiç kimsenin arzularını tatmin etmez. Kimsenin onu kullanmasına izin vermez. Onu herhangi bir bakış açısının içine hapsedemezsin. Eğer onu kendi bakış açınla sınırlayabiliyorsan o hakiki bir eser değildir, egosal bir eserdir.

Hiçbir hakiki sanat eseri üzerinde bir uzlaşma ve konsensüs sağlanamaz. O her türlü tanımın ve sınırın içine sığmaz. Şeklin içerisinde şekilsizdir o. Şekli aşmıştır. Zamanın ve mekanın içinde var olurken onun sınırlamalarına nanik yapar. Seni alır ve ona bakarken baktığının ötesiyle buluşturur.

Dolayısıyla eğer sanat adı altında bir şeyleri araçsallaştırabiliyorsan bil ki o şey sanat değildir. Bu modern dünyada sıklıkla başvurulan bir yöntem. Özellikle Marksist estetik sanatı tamamen bir mekanik araca indirgeme eğilimindedir. Bu bir hastalık gibi modern sanatı sarmaktadır. Ama onun karşısında da sanatı ticari bir meta gibi gören kapitalist yaklaşım vardır. Orada da sanatı paraya erişimin aracı olarak ve ideolojinin yeniden üretimine hizmet etmek üzere sanatı kullanmak vardır.

Sanat, gerçek ve otantik sanat sadece manevi olabilir. Çünkü her türlü yaratımın kaynağı maneviyattan gelir. Mana dünyasına aittir sanat. Manadan maddeye dönüşür. Aslında hakiki sanat saf manadır. Tıpkı bu evren gibidir. Mana dünyasından dökülen maddelerle var olur yaşam.

Önce bir çocuğu anne baba ister ve onu içinde yaratır ve sonra eyleme döker. O manaya hayat verir bedenler.

Sanatçı da gebedir. İçinde mana taşır ve ona bedeni aracılığıyla hayat verir. Nasıl ki bir çocuğun varlığı hiçbir şeyin aracı değilse, bizzat kendisi amaç ise hakiki sanatçının eseri de öyledir: Hiçbir araca indirgenemez, amaç o eserin kendisidir.

Arzular doyumsuzdur

SORU: Kitaplardan, müzikten yahut pek çok uğraştan hobiden bir fayda alıyoruz. Tabii bazen tam tersi etki de edebiliyor… Huzur, farkındalık, ruhsal rahatlama gibi beklenti ve ihtiyaçlarımızın ne kadarı dış kaynaklı?

Anlaşılması gereken ilk şey içeriği ne olursa olsun her türlü beklentinin dış kaynaklı olduğudur. Dış kaynaklı derken varlığımızın merkezi değil çeperiyle alakalı olduğu anlamında bu terimi kullanıyorum. Her türlü arzu ve beklenti özümüze ait değildir. Ancak ihtiyaçları beklenti ve arzularla karıştırmamak gerekir. İnsanların yaşamındaki pek çok karışıklık ve karmaşanın kaynağı neyin ihtiyaç, neyinse arzu yahut beklenti olduğunun sağlıklı bir şekilde ayrılamamasıdır.

Beklenti ve arzular her zaman ego kaynaklıdır. Daha fazlasını istemekle ilgilidir. Örneğin bir insanın ihtiyacı bir öğün yemekte en fazla iki tane domates tüketmekse asla bedenimiz bir kilo domatesi kabul etmeyecektir. Ya da bedenin ihtiyacı iki bardak su ise asla sekiz bardak su içemez…

Aslında insanların ihtiyaçları çok ama çok basittir. Ancak beklentiler sonsuz ve karmakarışık olabilir. Varoluş ise bizlerin ihtiyaçlarını gidermek konusunda sorun çıkartmazken beklentilerimiz ve arzularımız konusunda bizi desteklemez. Varoluşun doğal olmayanı desteklememesi nedeniyle insanın arzu ve beklentilerine yani dıştan kaynaklanan, merkezinin dışına savrulmasından kaynaklanan kısmına erişebilmesi için hayatı ve çevresini maniple etmesine, etkilemesine, daha fazlası için mücadele etmesine gerek olmaktadır.

Hayatımızda yaşadığımız çatışmaların hepsinin kaynağı bu “fazladan” talep ettiğimiz kısma diğerlerinin de talip olması sebebiyle çıkmaktadır. Oysa bir kuş ertesi gün ne yiyeceğim, yani ihtiyaçlarımı dahi nasıl karşılayacağım diye sorgulamaz ve endişe etmez. Sadece güvenir. Varoluşun ona ihtiyaç duyduğunu sağlayacağına sonsuz güvenir.

Oysa bizlerin elimizdekinin ihtiyaçlarımızın kat kat fazlasına tekabül etmekte olmasına karşın hâlâ yetmediğinden şikâyet etmemiz çok rastlanılan bir durumdur.

Asla azla yetinme, daha fazlasını iste, daha çoğunu tüket ve daha çok şeyi kontrol et… Modern insanın takip ettiği zihinsel kalıp aşağı yukarı buna karşılık gelmektedir. Ve modern insan tarihin hiçbir döneminde insanların hissetmediği kadar kendisini mutsuz hissediyor. Yetersiz hissediyor. Çünkü geçmişe oranla ne kadar fazlasına sahip olursa olsun sahip olunacak, arzulanacak ve elde edilmesi için beklenti içine girilecek çok daha fazla şey var.

İhtiyaçlar varlığımıza aittir. Beklentiler ve arzular ise var olmayan hayallerdir ve egoya aittirler.

Çözüm de aynı formülde gizli durumdadır. İçten gelen her şey mutluluk verir ve dışa ait olan ve oradan kaynaklanan şeyler ise yetersizlik, tatminsizlik ve sonuçta hayal kırıklığına eşlik eden mutsuzlukla son bulur.

Kitaplar, müzikler, eğlenceler ve daha fazlası diğer insanlarla paylaşıldığında, tüketilmektense varlığımızın içinde yeniden üretip var ettiğimizde anlamlı şeylerdir. Ancak bunlar dahi giderek bir tüketim nesnesine dönüşmeleri vesilesiyle endüstriyel birer ürüne indirgenmektedir. Neredeyse seri üretim mantığıyla oluşturulan, işe yaradığı kanıtlanmış ve satışa destek olan belirli kalıplarla oluşturulmaya başlandı. Sonuçta medya ile kitle iletişim araçlarıyla insanların estetik algıları dönüştürülmekte ve peki hâlâ ön plana çıkarılması istenen şeyler estetize edilerek sunulmakta… Bu durumda elbette bir kitabı okurken bazen insan kendisini kullanılmış gibi hissedebilmektedir. Çünkü tüketilen kültür ürünü aslında bir metadır ve para kazanmak amacıyla yapılmıştır.

Medya çağının bu kadar baskın olmadığı dönemlerde insanlar fikirlerini ve içinden gelen özgün yaratımlarını paylaşmak amacıyla sanat yaparlardı. Halen sadece bu amaçla yaratan pek çok insan vardır. Ve bu hakiki ve özgün sanat eserleri bu dünyanın ötesinden bazı nüveler taşırlar. Onlar insan ruhunu yükseltme potansiyeline sahip olan eserlerdir. Onlar paha biçilemez şeyler olduğundan para ile ölçülemeyecek kadar kıymetlidirler. O eserlerin o nedenle geniş kitlelere sunulması ve tüketilmesi neredeyse imkânsızdır. Reklâmı yapılamaz o eserlerin.

İnsanların modern hayatın ritmi içerisinde hakiki bir sanat eserini hazmetmesi oldukça zordur. Çünkü gerçek sanat insanı derinden sarsabilir. Bu sarsıntının etkisini insanın kendi içinde entegre etmesi zaman ve enerji talep eder.

Bu nedenledir ki kitlesel olarak tüketilen ve yeniden üretilen kültür sadece bir oyalanma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Zaman geçirme ve zihinleri oyalama çabasıdır. Ruhsal, manevi anlamda bir boyuta sahip değildir. Dolayısıyla insanın hakiki mutluluğuna ve esenliğine hizmet edemez.

Hakiki sanat ise insanın dışından kaynaklanan bir şey gibi görünse de aslında öteye aittir. Başka bir boyuttan gelir ve sanatçı o boyuta açılan bir kapıdır sadece. Hakiki anlamdaki bir sanat eseri bu dünyaya ait değildir, tamamıyla manevi bir şeydir. Madde dünyasının ötesinden maddi dünyaya gönderilen işaretlerdir.

Bu nedenle gerçek sanat ölümsüzdür. Zamansızdır. Zaman-mekân sınırlamasını aşmıştır. O hem dışarıdan gelir ama ana kaynağı kendimizin de bağlantıda olduğu öze aittir. Bir nevi aynadır. İçimizde olan ve zaten bildiğimiz ama içimizde olduğu için göremediğimiz, dokunamadığımız, duyamadığımız şeyi bize yansıtır.

Bu nedenle insanlara sunulan kültürel tüketim nesneleri; kitaplar, filmler, çağdaş resim, kitlesel müzik türleri insanın susuzluğunu gidermek bir yana daha da susatır. Bedeni su isteyen bir insana kola içirmek gibidir. Beden kolayı içince su ihtiyacı daha da büyür. Ve ona bir kez daha kola verilir çünkü susamıştır… Bu bir kısırdöngü yaratır. Sonrasında kişi kolaya bağımlılık geliştirir ve her susadığında kola içmeye devam eder. Sonuçta hasta olana kadar su yerine kola içer…

İnsanın ruhsal açlığı ve farkındalık gereksinimi yanlış besinle beslendiğinin kanıtıdır. Hayatını egosunun yönlendirmesiyle yaşadığının göstergesidir. Yanlış şeyi doyurmaya çalışmanın sonucudur bu. Modern dünya sahte besinlerle sahte bir varoluşu doyurmaya çalmaktan ibarettir.

Bunun sonucunda egoların yarattığı bir tüketim dünyasında egoların açlığı-susuzluğu (beklenti ve arzusu) giderilmeye çalışılır. Ama ruh hep susamış şekilde kalır. Bu ihtiyaçtır. Ve o ihtiyaç giderilmediği sürece arzuların ve beklentilerin ne kadar peşinden giderse gitsin insan doyuma ulaşamaz.

Eleştiri Egodan mı Kaynaklanır?

SORU: Sence insanların bakış açılarını eleştirmek egodan kaynaklanan bir durum mudur? Yoksa dünyada yanlış giden şeyler varsa ve insanların zihinleri belirli kalıplara saplanmışsa bunlar eleştirilebilir mi? Yani bu eleştirme gerekliliği duymak sence sorumluluk bilincinden mi yoksa egodan mı kaynaklanıyor?

Her türlü eleştiri, yorum sadece ve sadece egodan kaynaklanır. Egosu olmayan insan insanların fikirlerine değil kalplerine bakar. Onu görür ve ona cevap verir. Zihnine, düşüncelerine değil.

Eleştiri -her türlüsü- aslında kişinin kendisini de içeren daha büyük bir durumu kabul edememekle ilgilidir. Örneğin sevgilin var diyelim ve onun bir davranışı hoşuna gitmiyor ve eleştiriyorsun. Aslında yaptığın şey onun o davranışının yaratacağı olası sonuçları taşımak istememendir. Esasen mesele senle alakalıdır. O kişide “yanlış” bir şey olmasında değil…

Hayatta bir şeylerin yanlış olduğu fikri sadece egodan kaynaklanabilir. Dolayısıyla eleştiri ihtiyacı da onun bir türevidir.

Eleştirebileceğin bir şey varsa o da kendi “fikirlerin” olmalıdır. Onlardan kurtulman gerekecek. Çünkü eleştirmek için kendi fikirlerine ihtiyacın olacak. Her türlü fikir ego kaynaklıdır. Zihinden gelir. Zihin egonun en güçlü aracıdır. Zihin olmadan ego sadece bir içgüdü olarak var olabilir. Ki o kadar ego da bu bedende kalmak için gereklidir.

Ancak nihai bilinç düzeyine eriştiğinde insan içgüdülerine dahi ihtiyaç duymaz.

Artık beden de zihin de bütünüyle ruhun –yahut bilincin diyelim- hizmetindedir. Onun isteklerine bütünüyle riayet eder.

Şimdi, eleştirmek demek belirli bir bakış açısına sabitlenmek demektir. O baktığın açıdan yanlış görünen şeyleri eleştirirsin.

O bakış açısı egonun, senin görmeni istediği, tercih ettiği şeyleri sana gösteren açıdır. Hakikatin 360 derecelik bakış açısına sahip değildir. O nedenle eğer bir şeyleri eleştireceksen eleştirme arzusunun kendisini eleştirmeye başla!

Bir insan nihai bilinç yüksekliklerine erişmeden evvel hiçbir şeyi, kimseyi eleştirmeye cüret etmemelidir.

Ancak herhangi bir konuyu bütün yönleriyle algılayabilir olduğunda bir noktayı eleştirme hakkını kendinde bulabilirsin. Onun haricinde yapacağın eleştirilerin hiçbir hükmü yoktur. O sadece bir şikâyettir. Sana istediğin şeyi vermeyenlere karşı bitmeyen bir şikâyet… Bu aslında bir çocuğun bakış açısıdır. Ve ego tam olarak kendini korumayı bilmeyen çocuğun savunma duvarıdır. Bu sayede bilmediği her şeyi dışarıda bırakabilir. Ve riskleri en aza indirmiş olur. Ama bunu yaparken kötü şeyler kadar muazzam güzellikleri de dışarıda bırakır.

İnsanlar büyüdüğünde egoları şekil değiştirir: Egolarını dinlere, etnik kökenlerine, milliyetlere, cinsiyetlere, taraftarlıklara, ideolojilere büründürüp çocukça korunma kalkanlarını “yüce” amaçlar kılığına sokarlar. Çünkü doğrudan egoist olmak toplumun ayıpladığı ve dışladığı bir davranıştır.

Ama tüm Müslümanlar olarak tüm kâfirleri ―yani tanımadığın, koktuğun “diğerlerini”― külliyen dışlayabilirsin. Onların dinlerini, yahut inançsızlıklarını yerden yere vurup eleştirebilirsin.

Yahut başka bir milleti küçümseyebilir, belirli şeyleri senin beklediğin, tercih ettiğin yahut çıkarına olacak şekilde yapmadıkları için onları “eleştirirsin.”

Veya karşıt ideolojik görüşü düşman belleyip kafalarına taş atmaya bile çalışabilirsin.

Hatta ve hatta savaşa gidip onların yüzlercesini öldürecek kadar ileri gidebilirsin.

Toplum bırak seni kötülemeyi omuzlarına alır, seni kahramana dönüştürür, seni tarih kitaplarına yazar… Şereflendirir, onurlandırır. Seni bağrına basar ve örnek gösterir.

Ego şayet topluma mal olmuşsa bırak kötülenmeyi yüceltilir bile.

Çocukken toplumun sorun yapmadığı kişisel ego büyüdüğünde başkalarını rahatsız edeceğinden ve düzeni bozacağından toplumsal egolara evrilmesi ve işlevsel hale gelmesi gerekir. Hala çocuksudur ve koruma amacı güder ego, hala dışlayıcıdır. Ama bunu milyonlarca insan birden yaptığında “normal” olarak algılanır.

Sorun sadece senin egonla kaç kişinin özdeşleşim kurabildiğindedir. Mesela bir liderin egosu tüm toplumu kontrol edebilecek kadar güçlenip sistemi ele geçirdiğinde tarihi yazacak olan kurumlar da kontrolünde olacağından, elbette toplumun yararı olarak onun yapıp ettiği her şey onaylanacak ve sonuçta o liderin egosu ile toplumun çok büyük bir kısmı zaman içerisinde özdeşleşmeye başlayacaktır.

Tüm kurumlar da zaten o liderin etkisiyle tüm ideolojilerini ona göre biçimlendireceğinden, sistemde ilerlemek için insanlar muhakkak o liderin egosuna ve kişiliğine yönelik sahiplenmeye sahip olacaklardır.

Şimdi, bu lider eğer iktidarını hiç yitirmeden ölecek olursa büyük törenlerle uğurlanacaktır. O liderin “ilkeleri” ―egosu― ilelebet yaşayacaktır.

Eğer iktidarı sırasında güçten düşecek ve yenilgi tadacak olursa bu sefer o liderin arkasından berbat hikâyeler yazılacak, gerçekler konuşulacak ve yerin dibine sokulacaktır…

Kısacası ego her zaman iktidarı sever. Eğer bir liderin iktidarı hep varsa o ego ile özdeşleşmek çok kolaydır.

Ego insan büyüdüğünde onay isteği nedeniyle kendisine bu tarz pozisyonlar belirler. Bazen ait olunan gruba bağlılık nedeniyle iktidara karşı olan egolara takılır kişinin egosu. O zaman da muhalif bir egosu olur o kişinin. Özde bir şey değişmez yine egodur. Ama toplumsal anlamda bakıldığında elbette meşruiyeti vardır. Ama insanı da toplumu da bir yere götürmez.

Çünkü sadece gerçekliğin bir kısmını referans alır.

Tüm açılara birden bakabileceğin bir uzaklıktan hayata ve olaylara bakacak olursa insan sadece ve sadece olan şeyler vardır ve onlar oldukları için meşrudurlar. Olmamalarını istemek sadece acı verir. Istırap getirir. Çünkü dünyanın en saçma şeyini istemektesindir: Olan şeylerin olmamasını istemek!

Bu, bir şeyler yapılmamasını istemek midir?

Çoğunlukla insanlar bu noktada kopmakta ve “Eh o zaman bırakalım tüm yanlış şeyler olsun mu? O zaman neden yaşıyoruz ki? Doğru şeyi yapmayacaksak” derler.

Evet, aslında doğru sayılabilecek bir yaklaşım olmakla beraber eksik bir bakış açısıdır bu. Şöyle ki: Biz yanlış olduğu fikrine sahip olduğumuz şeyleri baz alarak onlara karşı bir pozisyon ediniriz.

Bu durumda “yanlış olan” bizim ne yapacağımız belirler.

Eleştireceğimiz şeyi hedef olarak önümüze aldığımızda eleştirdiğimiz şeye dönüşmeye başlarız. Onu eleştirebilmek için onu kendi içimizde canlandırmak zorundayız. Onu kendi içimize alıp yeniden içimizde üretiriz. Ve giderek onunla mücadele etmeye başladığımızda onun stratejilerini kullanmak zorunda kalırız.

Karşımızdakini eleştirmemizin esas nedeni eleştirdiğimiz şeyi içimizde zaten taşıyor olmamızdır. Bizim parçamızı göstermektedir eleştirdiğimiz şey. İçsel olarak kendi içimizde kabullenemediğimiz yanlarımızı gösterdiği için eleştiririz bize “dışarıda” yansıyan görüntümüzü.

En nihayetinde gördüğün her şey sensin.

Eleştirdiğin şey sensin. Kabul ettiğin şeylerin de sen olman gibi. İnsan bölünmüş bir varlıktır. Zihin her şeyi böler. Tam ortadan. Bir şeye doğru dediğin an onun tam zıddını da var edersin. Çünkü o “yanlış” olmadan var olamaz hiçbir doğru.

Eleştirdiğin şeyi var eden sensin. O eleştiriyi yapmaktan vazgeçip içine al onu ve ruhunun derinliklerinde erit.

Onu bütünleştir diğer yarısıyla. Eleştirdiğin şeyi kendi içindeki diğer yarısıyla birleştir ve onların birbirlerini nasıl da yok ettiklerine tanık ol.

İkisi de gerçek değil aslında. İkisi de egosal. İkisi de eksik ve yarım. İkisi de hakikati ve kökleri olmayan uçarı şeyler. Varoluş tamdır, bütündür. Hiçbir bakış açısına sığmaz, onların ötesindedir.

Onu yaşayabilirsin ama onu anlayamazsın. Bu nedenle herhangi bir bakış açısı senin hakikatin en uzak köşesinde durduğunun vesikasıdır.

Hakikate ait olmayan hangi eleştirinin bir hükmü olabilir sorarım sana?

Abesle iştigal etmekten başka ne işe yarar ki?

Kendini oyalamak istiyorsan dışarıdaki birini yahut bir şeyleri eleştir dur. Ömrün böyle geçer gider.

Eğer hakiki bir insan olacaksan, bütün bir insan olacaksan her türlü fikri kendinden uzaklaştır ve hayatı ve hakikati tecrübe etmeye hemen başla.

Başka yolu yok. Ve seçim senin. Her zaman.

Kemalizm Bir Tür Hastalık Mıdır?

Son zamanlarda internet üzerinden bazı çok da gerekli olmayan tartışmalara katılma talihsizliğine kaptırdım kendimi.

Bu tartışmalardan bazıları Kemalizm üzerineydi. Atatürk değil de Kemalizmi merkezinde tutmaya çalışmama rağmen tartışma dönüp dolaşıp Atatürk’te kilitlenip durdu.

Bazı tespitlerim var:

1)      Kemalizm bir ideoloji olup, Atatürk’ten sonra büyük oranda şekillendirilmiş bir siyasi görüş olmasına rağmen insanların neredeyse çok büyük bir kısmında Atatürk’ün şahsi varlığı ile özdeşleştirilmiş olarak algılanıyor.

2)      Atatürk, tarihsel kimliği ve yapıp ettiklerinden çok daha büyük ve Kemalizm’i de kapsayan daha geniş bir kavramsal bir algılayışa sahip. Olduğundan, olabileceğinden çok daha büyük bir şeye denk geliyor.

3)      Atatürk giderek 2. Maddede bahsettiğim algılama nedeniyle giderek gerçeklikten tamamen kopuk bir “mitik” kişiliğe hatta bir “kavram”a dönüşme eğilimine sahip oluyor.

4)      Bazı insanlarca, eleştirel tarih anlayışıyla ve resmi ideolojinin giderek güçsüzleşmesi sayesinde ortaya çıkmaya başlayan daha nesnel bir Mustafa Kemal’den uzaklaşılıp isminin de çağrıştırdığı şekilde Türklerin Atası’na yakışır bir kavramsallaştırma ve insanüstüleştirme çabasıyla tarihsel bir kişilikten koparılarak ve insansı özelliklerinden soyutlanarak doğaüstü bir varlık muamelesi gösterilmeye başlanıyor. Bunun anlamı Atatürk’ün giderek dinsel bir figüre doğru bazı insanların iç dünyasında yer etmeye başlamasıdır.

5)      Atatürk’e atfedilen ama tarihsel olaylardan ve hakikatlerden soyutlanmış algı yaşanmış olayların reddine, gerçeklikle Atatürk’e atfedilen anlamlar arasındaki makasın açılmasına sebebiyet vermektedir.

6)      Kemalist siyasi ideoloji toplumun giderek karmaşıklaşan yapısını anlamlandırmakta güçlük çekmekte, özündeki militarist ruh nedeniyle her türlü soruna bir tür güvenlik meselesi yakıştırması yapmakta ve bu niteliğiyle paranoya nitelemesine epey bir yaklaşmaktadır.

7)      Ancak, 6. Maddede bahsedilen karmaşık toplumu bir arada tutmaya yetkin olmaması nedeniyle ve eskisi gibi artık kaba kuvvetle yahut askeri güdümlü rejimle yaratılan baskıları meşrulaştıracak hiçbir zemini kalmadığı için Kemalizm giderek marijinalleşmekte ve bu gerçekleştikçe de kendisini daha da fazla merkezkaç kuvvetiyle hakikatin daha da uzağında bulmakta ve gerçekle arası giderek kopmaktadır.

8)      Bu sebeptendir ki Kemalizm giderek saldırganlaşma ve tamamen köprüleri yakama potansiyeline doğru ilerlemektedir.

9)      Bu amaçla “karşı taraf”a karşı giderek diş bilemeye başlayıp, en olmadık pozisyonları sadece karşı taraf seçmediği için seçmekte sakınca görmemektedir. Örneğin faşist baskıları bile savunabilecek kadar gericileşebilmekte, en gerici ve en özgürlükleri sınırlayıcı kanunları ve uygulamaları dahi savunmakta beis görmemektedir.

10)   Topluma sunacakları kendilerinden ve kendi çıkarlarından gayri bir şeyleri olmadığından ve bunun da alıcısının giderek azalmasından dolayı, toplumun büyük bir kesimi olan çoğunluğu aşağılamakta hiçbir sakınca görmemektedirler.

11)   Özetle Kemalist ruh hali 21.YY’a ayak uyduramamaktadır. Bilimsel ve nesnel dünya ile bağları giderek zayıflamaktadır. Meşruiyetini giderek yitirmekte ve zemin kaybetmektedir. Kendisini yeniden üretme konusunda çok büyük kayıplar yaşamaktadır.

12)   Sonuçta tarihi, toplumsal gerçekleri, Atatürk’e ilişkin yaratılan mitleri ayakta tutmak giderek güçleşmektedir. Biraz bilimden, sosyolojiden, tarihten, psikolojiden, vicdandan nasibini almış modern 21. YY insanının Kemalizm ile bağlarını güçlü bir şekilde tutabilmesi için akıl sağlığından çok ciddi özveride bulunması gerekmektedir.

Bu tespitler sonucunda ortaya çıkan manzara gerçeklikle bağları kopmuş yahut kopmak zorunda kalan bir insanın ruh haline çok benzemektedir.

Kemalizm ideolojisine bağlı kalmanın bedeli artık akıl sağlığından ödün vermekle eşanlamlı hale geliyor giderek. Çünkü Kemalist ideolojiyi ayakta tutan şey toplumu dünyanın geri kalanından soyutlamak ve kendinden menkul bir ara-rejim halini topluma “normal” bir rejimmiş gibi yutturmaktan geçiyordu. Bunu yapmak için sürekli suikastlar, sağ-sol çatışmaları, Kıbrıs Sorunu, komşularla %100 problem politikası, ekonomik anlamda dışa bağımlılık, yoksulluk, Kürt sorunu, demokrasi sorunu, ifade özgürlüğüne kısıtlamalar, IMF’ye bağımlılık, irtica, vs. vs. gerekiyordu.

Bu sayede toplum sürekli bir askeri vesayet altında tutulup meclis ve demokrasi gayet güzel sınırları askerlerce belirlenen bir çocuk oyununa indirgenebiliyordu. Her türlü siyasi farklı görüş ve toplumsal hareketlilik Kemalist ideolojiden sapma olarak kabul edilip başı eziliyor, karşısına bir şekilde Atatürk konuyordu.

Bu cenderelerden kurtulmaya başlayan yeni Türkiye toplumu içersinde etnik çeşitliliklerin ifade edildiği, dini gerekliliklerin özgürce inananlar tarafından uygulanmaya başlandığı, sınıfsal taleplerin yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladığı, ifade özgürlüğünün hayat bulduğu bir ortamda Kemalizm’in hayatta kalması ve olumlanması giderek anlamsızlaşmakta ve zorlaşmaktadır.

Hayatın gerçekleri ve tarihi hakikatler ortaya döküldükçe anlaşılmaktadır ki Kemalizm toplumun üzerindeki bir kâbus imiş ve ruhlarımızı ve bedenlerimizi ve özgür irademizi esir almış…

Şimdi, bu ortamda tamamıyla tarihe ait bir dönem olarak –pek de iyi olmayan bir şekilde anılacak- bir ideolojiye sıkı sıkı sarılmanın ve Atatürk’ü bir insan olmaktan çıkartarak doğaüstü bir varlık gibi  sunmaya kalkmanın insanın sağduyusunun söyleyeceği pek çok şeyi göz ardı edip bastırması gerekecektir.

Atatürk’ü giderek ruhsal bir varlığa, bir azize, bir ermişe dönüştürüp sorgulanamaz, elle tutulamaz, eleştirilemez, soyut bir varlığa indirgemek zorundasınızdır.

Son zamanlarda ülkemizde de yaygınlaşmaya başlayan ezoterik çalışmalar ve daha da yüzeysel olarak yaşanan new-age akımlar çerçevesinde Atatürk’ü yeniden yorumlamak ve onu soyutlaştırmak daha kolaylaşmaktadır. Bu sayede Atatürk dokunulmaz bir şekilsizliğe, zamansızlığa, erişilemezliğe daha kolay ulaşacaktır.

Bu Tanrısal konum Atatürk’ün eriştirilebileceği nihai noktadır artık.

Bunun böyle olduğunu, böyle yapılmaya çalışıldığını pek çok insan sezebiliyordu elbette. Ancak artık bu ciddi ciddi dillendirilmektedir de.

Toplumsal ve siyasi alandaki etkinliği giderek azalmakta olan bir tarihi lideri alıp ondan bir dinsel figür çıkartmak artık bu bir tür delilik olarak adlandırılabilecek ruh halinin en nihai mertebesidir herhalde.

Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesi dediği yerin bu olduğundan çok ciddi şüphelerim var. Bugün gelip de kendisinin nelere alet edildiğini ve kendisinin insanlardaki ne tür eksiklikleri gidermede psikolojik bir araç olarak kullanıldığını, hatta giderek dini bir figüre de indirgendiğini görse adamcağızın yüreğine inebilirdi…

Atatürk’ü basitçe, olduğu haliyle algılamaktansa onu Tanrısal bir yere koyabilme adına ruh sağlığından vazgeçmeye kadar ileri gitmeye gerek yok.

Atatürk yaptıklarıyla zaten çok büyük bir saygıyı hak etmektedir. Atatürk’ün yaptıklarını algılayabilsek ve onu Tanrısallaştırmaktansa bizim de onun yaptıklarını bugün yapabileceğimize kendimizi inandırabilsek ona daha büyük bir saygı gösterisinde bulunmuş olurduk.

 

Oysa biz onu Tanrısallaştırarak kendimizi hep geçmişe bakar halde tutarak kendimizi Atatürk’ün kendisinden mümkün olan en uzak yerde konumlandırıyoruz.

Atatürk bir enerjidir, bir devinimdir. Yenilmiş bir toplumun kalkışmasına önayak olmuş ve olmayacak bir iş yapıp yoktan bir ülke var etmiştir.

Bugün onun adını kullanarak, var olan koskoca bir toplumu ayrıştıramaya çalışmak ve makul ve makul olmayan insanlar yaratmak en azından onun yarattığı bir şeye ihanet etmektir.

Kemalizm bir an önce kendisinden kurtarılmalıdır!

Tüm dünya halklarına ilham verebilecek bir başkaldırı ve özgürleşme hareketini tutucu, gerici, militer, giderek de faşizan bir ideolojiye dönüştürmek ne büyük israf.

Demokrasi Kemalizm’in en büyük panzehiridir. Atatürk’ü Kemalistlerden kurtarmanın ve tüm insanlığa mal etmenin tek çıkar yolu daha çok demokrasi ve özgrülüklerdir.

Ursula K. Le Guin Mülksüzler kitabında der ki “Devrimci olamazsın, sadece devrimin kendisi olabilirsin”

Atatürk bir “devrimci” değildi. O devrimin ta kendisiydi. Ama onun da bir insan olarak yaptığı tüm yanlış seçimlerden toparlayıp da daha da kötüsüne dönüştürerek oluşturulan bir ideolojinin onu kirletmesine izin vermemek gerekir. Onun devrim olan yanını alıyorum Onun halkının yanında onlarla birlikte yarattığı mucizeye sahip çıkıyorum. Onun özgür bir ülke olmak için verdiği mücadelenin önünde saygı ile eğiliyorum.

Ama onun iktidarını çok sevmiyorum. Onun iktidar olduktan sonra yaptığı pek çok şeyi bugünün şartlarında tasvip etmiyorum. Onları örnek almıyorum.

Herkesin kendi seçtiği Atatürk’ü kabul etme özgürlüğü varsa ben siyasetçi değil bizzat kendisi devrim olan Atatürk’ü seçiyorum.

Hastalığı değil sağlılığı seçiyorum.

Kemalizmden arındırılmış insan Atatürk’ü seçiyorum.

Atatürk’ü Atatürkçülerden kurtarmak için devrimi seçiyorum..

Layık mıyız?

Sitemi kurduktan itibaren yazmış olduğum yazıların bir kısmı toplumsal meseleler üzerine içimden kopmak isteyen şeylerden oluşuyor. Bu alışıldık bir durum değil. Yani benim gibi maneviyatıyla ön plana çıkan bir insanın imajını zedeleme uğruna fikirlerini beyan etmesi çok da rastlanılır bir şey değil.

Fikriler sonuçta her zaman zıddı ile birlikte var olabileceğinden herhangi bir fikir öne sürüldüğü an zıddını hemen geçerli hale getirir. Bunu bile bile, bazı insanların fikirlerini karşıma almayı göze alıyorum.

Aslında ben herhangi bir fikre tutunmuyorum. Bunu rahatlıkla ifade edebilirim. Savunduğum hiçbir ideoloji yahut sistem yok. Ben tüm ideolojilerin eksik ―ve daha da ileri giderek söylüyorum― yanlış olduğunu biliyorum.

Ancak bunu söyleyince ideolojisizlik şu koşullarda mümkünmüş gibi bir yanılsama doğurmak istemiyorum. Bizim hiçbir ideolojiye yakın olmayan, onlardan haberdar bile olmayan insanlara baktığımız zaman bile onların kendileri bir ideolojiyi savunmasalar da belirli ideolojilerin imalatı olduklarını anlamak gerekir.

Bunu bir yana bırakarak söylüyorum: Ben herhangi bir ideolojinin her zaman yanlış olmak zorunda olduğunu söylüyorum. Çünkü ideolojiler veya rejimler ait oldukları dönemin ürünleridir. İşlevleri sadece bir süre geçerlidir. O süre zarfında bile ayakta durabilmek için, kendini yeniden üretebilmek için pek çok araç yaratmak ve insanları da buna alet etmek zorundadır. Sadece bu kısmı bile hangisi olursa olsun ideoloji ve rejimleri reddetmek için yeterli ve geçerli sebeptir: İnsanlar araca indirgenmiştir. NOKTA!

Evet o an ne olursa olsun o ideoloji, o çerçeve çöpe gitmeyi hak etmiştir ki bunun dışında var olabilecek herhangi bir ideoloji mümkün değildir. O halde hepsini toptan çöpe atmak gerek.

Peki bu neden olmuyor? Çünkü farkındalığı az olan insanların her an kendini yeniden yaratan değişkenlerle başa çıkacak kadar enerjisi yoktur. Ve ideolojiler değişmezlik yanılgısı yaratarak ―ilelebet, vs.― insanların düşünmeme, fark etmeme, yorumlamama ihtiyaçlarını giderir. Onlara altına sığınacakları bir şemsiye işlevi görür. Böylelikle geniş insan kitleleri her türlü değimle uğraşmaktansa, o değişimleri dışarıda ―bir süreliğine, ideoloji çökene kadar― tutacak bir şemsiyenin altında durup değişimin rahmetinden kendilerini mahrum bırakmayı seçer.

İdeolojilerin de bu nedenle geniş kesimlerin bu isteksizliğine ihtiyacı vardır. Bu nedenle okula gitse bile aynı şeyleri milyon kere tekrarlaya tekrarlaya, kitleleri hipnotize eder. Bu sayede kitleler farkında olacakları her türlü değişim ve yenilikler yerine çocukluklarından beri kulaklarında ve bilinçaltında yer eden bazı şeyleri değişmez gerçekler yahut dogmalar haline getirir. Artık ne memleketin geleceği, ne dünyadaki değişimler, ne toplumdaki hareketlilik düşünülecek değil tam tersine reddelmesi gereken şeyler halini alır.

İdeoloji kendisini en azından egemen olanlar nezninde yeniden üretecek bile olsa yeterince güçlü olacaktır. Ama toplumdaki gelişmeler kontrolden çıkacak olursa ve ideoloji artık tüm yalanlarına her kanaldan devam bile etse o geniş kesimler ikna olmamaktadır. Çünkü ideolojinin elbisesi çok küçük ve dar gelmektedir.

Ülkemiz de eski rejim ve ideolojinin artık çöküntüye uğramaya başladığı bir dönemden geçiyor. Aslında tüm dünya da öyle! Bu toplu bir dönüşüm süreci sanıyorum. Tıpkı 20.YY.’ın başlarında olduğu gibi! Dünya tam bir asır öncesindeki gibi topluca bir dönüşümden geçemeye çalışıyor.

Benim ısrarla yazdığım yazılarda bağırarak bazen söylemek istediğim şey bu muazzam dönüşüm sürecinin içindeyken hayatı, kendimizi, toplumumuzu ve dünyayı 100 yıl öncesinin zihin yapısıyla algılayamayacağımız dillendirmekti.

Sanıyorum bazen olayların etkisiyle ve biraz da kendini ifade etmedeki engellenmişlikler nedeniyle bu derdimi çok iyi aktaramadım.

Benim derdim ne Atatürk’le ne de Cumhuriyet’le, ne de Kemalizm’le. Benim derdim hala bunları sanki tüm dertlerimize çare olacakmış zannetmenin eksikliğini göstermek ve yahu bir dünyaya bakıverin ve eski paradigmaların neredeyse ortadan kalkmakta olduğunu görün demek.

Konu yine dağılıyor: Çok iyi bir yazar değilim. Bu nedenle dağılıyorum zaman zaman.

Demokrasiyi savunurken kimsenin haklarını çiğnemeyi savunmak olmaz. Demokrasi öyle bir şeydir ki insanların saçma sapan fikirleri bile olsa ona saygı duymayı gerektirir. Çünkü eğer karşımızdaki gerçekten o fikri savunuyor ve inanıyorsa bunu ona bırakmak gerekir. Yok, eğer o kişi o saçma sapan fikri bir şeyleri maniple etmek için ortaya atıyorsa o zaman da yapılacak şey bunun doğru olmadığını göstermek olacaktır. Kanıtlamak olacaktır. Yahut o fikir anlamsızlıklar ve tutarsızlıklar içereceğinden geçersizliğini yine başka fikirlerle çürütmek gerekecektir. Her iki durumda da fikrin kendisini yahut onu savunanı ortadan kaldırmak ne çözümdür ne de anlamlıdır.

O nedenle Kemalizm bana göre miadını doldurmuş eskimiş ve işlevi kalmamış bir ideolojidir. Tamamen gücünü militarizmden alır ve militarizm yahut bürokratik egemenlik yoksa ayakta kalamaz. Çünkü kökleri halkta değildir. Halka karşı yaratılmış bir ideolojidir.

Ama onu savunanların bu fikre sahip olma hakları vardır: Meşru ve demokratik haklar. Ne askeri, ne asimetrik bürokratik güce dayanan kaba kuvvet değil. Devletin silahlı kuvvetleri yahut hukuk sistemi bu memleketteki herkesimden insanın ―evet, ayrılıkçı da olsa, şeriatçı da olsa, komünist de olsa, vatandaş olmak yeterlidir― hizmetinde olmak zorundadır. Onların ideolojisi olmaz, olamaz. Eğer bunu onaylayacak olursa hangi fikirden olursa olsun demokratik meşruiyetini yitirir o kişi yahut kurum.

Şimdi, biz toplum olarak bunda anlaşamıyoruz. Bugüne kadar devlete hâkim olmuş olan Kemalist ideoloji devletin erkini sadece kendi ideolojisini kabul eden, boyun eğenlerin devleti olmaya zorluyor.

Tüm kıyamet bundan kopuyor işte.

Devlet şeffaf ve tarafsız olmalı. O zaman Kemalistler istediklerini yapacaklar ve kimse gık diyemeyecek, o zaman Aleviler istediklerini yapacak ve kimse gık diyemeyecek, Kürtler, dindarlar da öyle. O zaman herkes kendisi olarak bu ülkede eşit var olma haklarına kavuşacak.

Bugüne kadar bu böyle olmadı. Ve herkes az ya da çok ezilmiş ve mağdur hissetti.

Bu kadar ağır bir ideolojik cenderenin altında 80 yıl kalan toplumun ortak bilinçaltı çok acılar taşıyor. Ve bu nedenle de maalesef hiçbir kesim diğerine/diğerlerine güvenmiyor.

Aslında kimsenin kimseye güvenmesine gerek de yok. Sadece işleyen bir hukuk yeterli değil mi bunun için?

Ama bizim hukuk adamlarımız maalesef hakların değil ideolojilerin bekçisi olduklarını utanmadan sıkılmadan bağıra bağıra haykırıp duruyor.

Evet devlet bir hizmet aracıdır ve kutsal mutsal değildir. Neden kutsal olsun ki? Bana gerektiğinde silah doğrultan bir aygıt neden kutsal olsun? İnsan yapımı hiçbir şey kutsal değildir. Hele devlet? Devlet sadece bana hizmet ettiği, iyi hizmet ettiğinde anlamlıdır ama kutsal değildir. O devleti yıkıverir bir grup insan. Kutsal olsa yıkılır mı? Yıkılmaktan ve parçalanmaktan bu kadar paranoyakça korkar mı kutsal olsa?

Hem başı sonu belli bir şey nasıl kutsal olur ki? Bu devlet 84 yıl önce yoktu ki! O zaman başka bir “kutsal” devlet vardı herhalde..

Devlet sadece bir aygıttır. Bir kurumdur. Ve her kurum gibi onun da yararlı ve zararlı yanları vardır.

Eğer iyi yönetilirse her kurum gibi fayda sağlar ama eğer kötü yönetilirse insanları kendi adına yıpratmaya başlar ve o kurumun lağvedilmesi gerekebilir.

Soyut bir devlet kavramına tapınıp durmanın, onu yaratan kişiyi de tanrısallaştırmanın bizleri sadece çocuksu birer ruh olarak sonsuza dek dondurmak demek olduğunu göremiyor muyuz?

Atatürk zamanında iyi bir şey yaptı diyelim. Ne olacak? O “iyi” şeyler sonsuza dek “iyi” olarak mı alacak? Nasıl yani?

Şu koskoca evren bile giderek entropi ilkesine göre dağılıp giderken enerjisini yitirirken, önünde sonunda sonsuz karanlık bir boşluk haline gelecekken yani ortada anladığımız şekliyle bir evren bile olmayacakken TC nasıl olacak da “ilelebet” ayakta kalacak?

Buna hangi çocuk inanır? Ama koca koca adamlar sanki inanıyor? Genelekurmay başkanları, organeraller, kuvvet komutanları, meclis başkanaları, parti başkanları, köşeci gazeteciler vs. vs. vs.

Ya onlar çocuk zekâlılar yahut bizlerin bunlara inanmasını sağlayarak bizlerin çocuk zekâsında kalmamızı sağlamaya çalışyorlar. Onlar herhalde bizden daha zeki olmalılar ki oradalar. O halde onlar akıllılar ve bizlere ideolojik yalanlar söylüyorlar… Bizleri uyutmaya çalışıyorlar. Yahut belki de bu sadece bir temennidir. Eğer bu devlet ilelebet yaşamazsa o zaman onlar hangi devletin bilmemne başkanı olacaklar?

Devleti olmadığı bir kutsallı zırhıyla kapladılar, sonra onu Atatürk’ün emaneti haline soktular ve bize de koruma görevi verdiler. Oldu paşam! Sen beni askerde anamdan emdiğim sütten soğutacaksın, sonra muvazzaflar karargahta çay içerken köyden yeni gelmiş erleri cepheye sürüp komşu çocuğuyla çatışmaya sokacaksın, bir de üstüne seçimle iktidar olmuş demokratik bir partiyi kaptırtmaya çalışacaksın, tüm bunları da kutsal devleti, Atatürk’ün emanetini korumak için bana yaptırdığına ikna edeceksin.

Bir yere kadar! Ve o “yer” galiba buraya kadardı.

Artık devlet ben ne istersem o olacak. O kadar. Devlet, yani tüm ordu, tüm yargı ve tüm yürütme ve de tüm medya hatta bana göre davranacak. Bana hizmet edecek ben ona değil.

Bu aslında bir vatandaş olma meselesi. İdeolojik yahut dini vs. bir şey değil. Ben vatandaş olarak vergilerimle hayatta tuttuğum bu devleti kendime hizmet eder hale getireceğim.

Bunu hangi ideoloji destekliyorsa onu kullanırım, o beni kullanamaz. Ben kendi vatandaşlık haklarımın herkes tarafından sonuna kadar kullanılmasını savunurum. Bu kişinin etnik, dini yahut siyasi görüşü hiç önemli değildir.

Vatandaş olmak yeterlidir. Hatta vatandaş olmasa sadece insan olsa da yeterlidir. Hatta ve hatta canlı olması dahi bunun için yeterlidir.

Eğer bu devlet buna izin vermeyecekse yıkılsın ve yenisini yapalım. Ne olacak? Atatürk’ün yaptığını neden yapamayalım?  Her şeyi o mu yapacaktı yani? O kadar kısıtlı imkânlarla en iyisini yaptı o. Biz şimdi ne imkânlara sahibiz. Çok daha iyisini yapabiliriz. İsviçre, Fransa, Alman, İtalyan hukukunu değil kendi hukukumuzu evrensel ilkelerle yeniden neden yaratamayalım ki?

Neden birbirimizden korkalım? Bu ülkede birlikte yaşayacağımıza, ülkenin yarısını kovamıyacağımıza göre neden ortak paydalarımızla yepyeni ilkelerle herkesin birbirine saygı duyacağı ve haklarını savunabileceği bir memleket olmayalım?

Bunu yapamayacaksak ona layık değiliz demektir.