Aile Dizimi Hakkında Sangeet ile Ropörtaj

SORU: Aile Dizimi uygulaması aklın sınırlarını zorlayan bir uygulama. Kabul edilebilir olması için “ruhun uzun upuzun yolculuğunu” kabul etmek gerekiyor. Her şeye önce mantığıyla aklıyla yaklaşan 21.yüzyıl insanı için, Aile Diziminin tam tanımı ne olabilir?

 

Aile Diziminin tam tanımını yapmak ne kadar mümkün yahut doğrudur emin değilim. Bunu yapsa yapsa bu sistemin kurucusu olan Bert Hellinger yapabilirdi sanıyorum. Ancak herhangi, başı sonu belli bir tanımlama yoktur. Çünkü tanımlamış olacağımız şey sonuçta yaşanan tecrübelerin hepsini kapsamamış olacaktır. Çünkü bu tekniği kullanan ve uygulayan pek çok insan onu çeşitli şekillerde ve yaklaşımlarla ele almaktadır. Teknik yaşamakta olan bir organizma gibi değişimler ve evrimler geçirmektedir. Bert Hellinger’in kendisi de tekniği daha farklı şekillerde yapmaya başlamıştır örneğin.

 

Ancak soru bana sorulduğuna göre ben de kendi tanımlamamı yapabilirim en azından. Aile Dizimi benim tanımlamamla ait olduğumuz geçmişin üzerimizdeki etkisini kavramamıza hizmet eden bir çalışmadır. Bu bir terapi yöntemi olarak ortaya çıkmıştır. Bert Hellinger’in yaratmış olduğu bu çalışma yöntemi aslen kökenleri insanlık tarihi kadar eskiye dayanan bir şamanik yöntemin günümüze uyarlanmış halidir. Bu çalışmanın yapılabilmesini sağlayan süreç Afrika’daki Zuluların binlerce yıllık kadim bir uygulamasından alınmıştır. Ancak neredeyse tüm dinlerin özünde ataların ne kadar önemli olduğuna vurgular yapılmış ve bazı hikâyeler anlatılmıştır. Bazı dini uygulamalar da Aile Diziminin günümüzde eksikliğini gidermeye çalıştığı birtakım prensipleri yerine getirebilecek öğeler içermektedir.

 

Aile Dizimi artık insanlar bu sorudaki gibi, her şeyi akılları ile açıklamaya çalıştığı ve her şeyi kafasında çözme isteği ve inancı sebebiyle gerekli olmaktadır. Çünkü modern yaşamın geçmişe bir tepki olarak aşırı vurgulamakta olduğu akıl ile ve sorgulama yaparak gerçeği keşfetme yolu insanın dinler aracılığıyla bir nebze gidermekte olduğu geçmişi onurlandırma davranışını gereksiz bir şeye indirgemektedir. Böylelikle insanlar sadece okulda öğrendiklerini ve sadece kendi hayatlarında başlarına gelen olayların tam kontrolünün ellerinde olduğu gibi bir yanılsama içerisinde yaşamaktadırlar.

 

Eskisi gibi dinler ve onların aktarmaya çalıştığı kadim bilgelik reddedildiğinden insanlara bu eksikliği gidermek üzere Aile Dizimi gibi teknikler aracılığıyla yardım etme ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Aile Dizimi aklın hüküm sürdüğü modern toplumun eksik bıraktığı insanın irrasyonel yanıyla ve bilinçdışı olarak etkisini sürdüren kolektif bilinçaltı ile temas kurmasına hizmet ediyor.

 

Aile Dizimi’nin aklın sınırlarını zorladığı doğrudur. Ancak hakikatle ilgili olan ne varsa zaten akılla anlaşılamaz. Mesela aşk. Aşkı akılla izah edebilen bir kimse çıkabilmiş midir? Yahut bir bebeğin nasıl olup da yahut nereden çıkıp hayatımıza giriverdiğini hangi akıl açıklayabilir. Yaşamın kaynağı nedir? Bu zincir nereye kadar uzanır? Nerede sonlanır? Yaşamın kendisi bir mucize değil midir zaten? Bu ve benzeri pek çok aslında bir açıklaması olmayan ama sanki aklımızla anlayabilirmişiz yahut yaptığımız açıklamalar yeterliymiş gibi zannettiğimiz o kadar çok şey var ki, 21. Yüzyıl insanının aslında her şeyi akılla açıklayabilme çabasının sorgulanması daha akıllıcadır.

 

Aile Dizimi de hakikat ile temas kurma araçlarından birisidir. Ve hakikate ilişkin birtakım konularla uğraşması ve hakikate hizmet ettiği oranda akılla, mantıkla açıklanabilecek şeylerin arasında olmadığı iddia edilebilir.

 

Aile Dizimini anlamak yahut ondan fayda sağlamak, bunu samimi bir şekilde hayatına almak isteyen insanlara günlük hayatta kullandığı mantıksal çıkarımları, akıl yürütmeleri ve anlamlandırma çabalarını bir tarafa bırakmalarını tavsiye ederim öncelikle. Gündelik olarak kullandığımız ve toplum tarafından aile içi yahut formal eğitimle şekillendirilmiş olan zihinsel yapımızın Aile Dizimi ile olan biten şeyleri kavraması neredeyse imkânsızdır. Bu durumda Aile Dizimini anlamak isteyen bir kimse bir ön kabul yahut bir önyargı olmaksızın sadece neyin mümkün olduğunu kendi gözleriyle görmesi, çalışmaya katılıp doğrudan tecrübe etmesi ve sonrasında yaşadıklarını anlamak için eğer gündelik zihni, inanç kalıpları yahut kafasındaki varsayımları yeterli kalmıyorsa bakış açısını genişletmesi daha doğru yaklaşım olacaktır.

 

SORU:  Günümüzde spiritüalizm ile ilgilenen kişileri bekleyen pek çok terapi, meditasyon tekniği ve başka adlarda uygulamalar var. Aile Dizimi, kendini arayan birey için belli bir alanla kategorize edilebilir mi?

 

Aile Dizimini spiritüalizmle ilgili alanlara sokmak doğru değildir. Her şeyden evvel bu çalışma bir terapi yöntemidir. Somut ve insan hayatını doğrudan etkileyen elle tutulur problemlerin ana kaynağını bulup çözümlenmesine doğru adım atmak üzere yapılır. Ancak ilginç bir şekilde çalışma büyük oranda ruhsal düzeyde işlev görmektedir. Çelişki gibi görünmesine rağmen çelişkili bir durum esasında yoktur. Ruhsal alanda işlev görse bile bu çalışmanın prensipleri bellidir ve şu ya da bu inanca, beklentiye yahut koşullanmaya göre sonuçları değişmemektedir.

 

Şahsen ben eğitimi yurtdışında aldım ve dünyanın pek çok bölgesinden insan ile aynı ortamda bulundum. Problem ne şekilde tecrübe ediliyor olursa olsun aynı prensipler çerçevesinde bakıldığında benzer olumlu etkiler her durumda ve her koşulda ortaya çıkabilmektedir. Bilimsel teorilerle açıklanamasa da aile Dizimi uygulamaların her durumda test edilebilmesi ve uygulamaların sonuçlarının gözlemlenebilmesi açısından bilimsel bir yöntemdir. Bu elektriğin henüz teorisinin oluşturulmamasına rağmen etkilerinin ve varlığının gözlemlendiği zamanlardaki duruma benzemektedir. Bu çalışmanın etkileri ortadadır, vardır ve prensipleri çerçevesinde eğitimini alan herkes tarafından uygulanabilir. Bunun nasıl olduğunu açıklayacak olan teori için insanların var olan birtakım varsayımlarının sorgulanması ve gereksiz kalıyorsa da o varsayımlarından vazgeçmesi gerekecektir. Bu sürecin içerisindeyiz henüz. O kadar.

 

Spiritüalizmde ise sizin bir ön kabulünüz ve inanç düzeyiniz alınacak sonuçlarda etki etmektedir. Örneğin reenkarnasyona inancınız yoksa ve yaptığınız uygulama sizin geçmiş yaşamlarınızla ilgili birtakım süreçler içeriyorsa bu alanda yapılacak uygulamalar sizde sınırlı etki yaratabilir ya da inancınız derinliğine bağlı olarak hayatınızdaki pek çok dengelerin bozulmasına sebep olabilir.

 

Bu çalışmayı spiritüalizmin bir parçası olarak kendi amaçları doğrultusunda kullanan insanlar da yok değildir. Bunun sebebi biraz da çalışmanın ruhsal düzeyde iş görmesidir. Ancak doğru uygulama ve yaklaşım Aile Dizimini danışanın ve bu teknikten faydalanmak isteyen kişilerin problemleri ile ilişkili olarak kullanmak ve o çerçevede bize verilmiş olan izin ile sınırlamaktır. Aksi takdirde bunu bir tür büyücülük haline getirmiş olursunuz ki bu anlamsız ve bağlamdan tamamen kopartılmış haliyle uygulandığında Aile Dizimi kötüye kullanılmış demektir. Bu arada iznimiz olmayan kişiler ve durumlar için bu çalışmayı uygulamanın manevi anlamda büyük sorunlar teşkil edebileceğini unutmamak gerekir. Bu anlamda Aile Dizimi profesyonel düzeyde uygulanmasında büyük fayda olan bir çalışmadır. Ülkemizde henüz bu alanlarda tam anlamıyla standartlar oluşmadığından kötüye kullanımlar yok değildir. Bunu engelleyecek bir mekanizma yakın zamanda oluşacak gibi de değildir.

 

SORU: Tiyatral ya da dramaturjik öğeler taşıyor mu? Dizime katılan temsilciler rollerini(?) nasıl belirliyorlar?

 

Bu çalışmada tiyatral yahut dramaturjik hiçbir öğe yoktur. Dolayısıyla ortada bir “rol”den bahsetmek doğru değildir. Kalkan kişiler içlerine doğan duyguları hissetmekte ve yaşamaktadırlar. Dolayısıyla olan şey şudur: yaşanmış, hakiki tecrübeler başka bir zamanda ve başka bir bedende yeniden hayata geçmektedir. Ve en çarpıcı nokta tam da burasıdır. Bu nasıl olmaktadır? Tecrübelerimden edindiğim gözlemler sonucunda bunun pek çok TV’nin aynı yayını farklı farklı yerlerden algılayıp bize göstermesine benzediğini söyleyebilirim. İnsanların yaşadıkları tecrübelerin tümü hep kalmaktadır ve bir yere gitmemektedir. Enerjinin kendisi bizim makinelerimizin alamayacağı frekanslarda ortamda hep bulunmaktadır.

Bizler de aslında yaşamış tüm insanların bütün tecrübelerini her zaman algılamakta ve içimizde hissetmekteyiz. Ve dizim sırasında ailesini temsilen birisi sizi seçtiğinde bize kendi ailesinde temsil edeceğimiz kişinin bilgilerine erişme iznini de vermiş olmaktadır. Elbette bu bilinçdışı bir süreç olarak gerçekleşir. Ne veren ne de izni alan kişi bunu söze dökmez yahut bilinç düzeyinde bunun iletişimini kurmazlar. Ancak manevi alanda kendiliğinden bu süreç hayat bulur. Zaten kişiler ailesinin temsilcisini seçerken bilinçdışı düzeyde etkileşim çoktan başlamış olmaktadır. Pek çok dizimde insanlar kendilerinin belirli bir role seçileceğini önceden bildiklerini rapor etmektedirler.

 

Ancak bazı temsilciler yanlış anlayacak olursa sanki kendilerinden öyle bir beklenti varmış zannederek teatral bir şekilde davranabilirler. İyi bir terapistin bunu hemen fark edip uyarması ve eğer ilerleme sağlanmıyorsa da temsilciyi değiştirmesi ve diğer kalkacak kişilere bu durumu çok net bir şekilde ifade edebilmesi gerekmektedir.

 

SORU:  Kişinin kendini kökleri içinde yeniden konumlandırabilmesi ile pek çok sorunun çözümlenebileceği söyleniyor. Birinci derece aile üyeleri açısından bakıldığında çok anlaşılır. Peki insanın, kendi geçmişinde kimsenin bilmediği gerçeklere uzanması nasıl gerçekleşiyor.

 

Evet, bu bize verilen eğitimle kolay kolay anlaşılabilir bir şey değildir. Bunu fiziksel dünyadan bir örnekle verirsek tersinden de olsa olaya açıklama getirmiş olabiliriz. Diyelim dedemizin babasının kalıtsal bir hastalığı var. Şeker hastası olsun… Biz belirli bir yaşa geldiğimizde DNA’mızda kayıtlı olan birtakım etkiler bizi şeker hastası yapıyor.

 

Bu durumda bizim herhangi bir şey bilmemize gerek var mıdır? Biz zaten o etkilerin ürünüyüz. O etkiler orada olduğu için biz buradayız. Bizler bizden öncekilerin yapıp ettiği her şeyin bir sonucuyuz.

 

Buna ailemizde olup bitmiş olaylar ve özellikle de gizli saklı kalmış şeyler de dâhildir. Mesele Aile Dizimindeki acayiplikler değildir. Mesele bizim rasyonel ve sebep-sonuç ilişkilerini algılayan zihnimizin sadece çok küçük bir parçasıyla her şeyi yorumlamamızdan kaynaklanıyor. O kısım bu olanları anlayamadığından “aa ne acayip, nasıl olabilir ki” diye tepki gösteriyor.

 

Sadece hikâyenin gözlerimizin önünde gerçekleşmiş kısmına bakıyoruz ve sadece onlara maruz kaldığımız sanıyoruz. Bakın, insan beyninin çok küçük bir kısmı sebep-sonuç ilişkilerinden sorumludur ve bu kısımlar son birkaç bin yılda gelişmiştir. Ve insanlık sebep-sonuç ilişkilerine bu kadar bağımlı hale sadece son 100-150 yılda gelmiştir. İnsan çok engin bir varlıktır. Çevresine verdiği tepkilerle sınırlı değildir. İnsan kendisine gelene kadar var olmuş her bir insandan şeyler taşır. Özellikle de Aile Dizimi çerçevesinden yaklaşacak olursak ailesine dâhil olan tüm üyelerle bağlı durumdadır. Onların yapıp ettikleri her şeyin etkilerini içerisinde taşımakta ve hayata geçirmektedir.

 

Aile Dizimi olmayan bir şeyleri yaratmamaktadır; sadece içimizde bilinçli yahut bilinçsizce taşımakta olduğumuz şeyleri su yüzüne çıkartmaya ve daha yüksek bir bilinç düzeyinden onları algılamaya hizmet etmektedir.

 

Bunun bize garip gelmesinin sebebi Aile Diziminin anormal, doğaüstü bir şey yapmasından değil, bizlerin kendi doğamız ve içimizde taşımakta olduğumuz şeylere yabancı olmamızdan kaynaklanmaktadır.

 

SORU:  Aile Diziminin obeziteden, iflasa, intihar eğilimden, eşcinselliğe kadar pek çok yaşamsal duruma açıklık getirmesi bir iddia mıdır? Aile Dizimi hangi problemler için kullanılıyor?

 

Aile Dizimi, sebebi sistemik olan yani aileden yahut ait olunan gruptan kaynaklanan her durumda işe yaramaktadır. Bahsettiğiniz konuların hepsi bu kapsama girebilmektedir. Ancak girer demiyorum. Tek tek durumlara bakmakta fayda vardır. Şişmanlık örneğin aileden gelebileceği gibi bazı durumlarda sadece fizyolojik bir sebebe de dayanabilir. Ancak intihar, parasal durum gibi şeyler büyük oranda sistemik yani ailevi hikâyelerle ilgili olabilmektedir. Ancak tüm bu sizin bahsettiğiniz konular Aile Dizimi ile bakılabilecek konulardır ve onların çok küçük bir kısmıdır.

 

Karşı cinsle ilişkiler, boşanmalar, hastalıklar, taşınan ağır kader durumları, iş hayatıyla ilgili sorunlar vs… Hatta toplumsal yahut toplumlar arası konular dahi Aile Dizimi tekniğiyle bakılabilecek şeylerdir. Bir şeyin sebebi bir sistem ile alakalı ise o sistemi oluşturan öğelerin temsilcileri aracılığıyla sistemin çözümlenmesi yapılabilmektedir.

 

Bu bağlamda bir bireyin yaşadığı bir sağlık problemi aslında sistemdeki bir arıza olarak düşünülebilir. Ve o şekilde yaklaşmak gerekir. Sistemde doğru gitmeyen yahut eksik kalmış bir şey sebebiyle o kişide o problem ortaya çıkmaktadır.

 

Bu şekilde tanımlandığında yaşadığımız her şeyin ait olduğumuz şu ya da bu sisteme ait bir başka şeyle ilişkili olduğunu varsayabiliriz. Belki ileride Aile Diziminin yanı sıra farklı sistemlerin dizimleri de yapılabilir. Çünkü insanlar insan olmanın yanı sıra dünyadaki tüm canlılarla birlikte oluşan ekosistemin de üyesidirler. Belki de başka birtakım sorunlarımız diğer sistemlerde ortaya çıkan sorunların bizdeki yansımasından kaynaklanmaktadır.

 

Bakış açımızı yeterince genişletebilecek olursak belki de hayatı oluşturan herhangi bir probleme bakabiliriz. Sadece o sisteme ait tüm öğeleri doğru belirlemek ve çalışma prensiplerini oluşturmak gerekecektir. Tabi bu teorik olarak bu şekildedir. Pratikte henüz bu uygulamalar yoktur. Sadece çalışmanın ne kapsamda ele alınabileceğine ilişkin bir örnekleme olarak sunulmuştur.

 

Ben şahsen uygulamaların giderek spesifikleşip örneğin politika, sağlık, tarih, iş yaşamı, spor gibi konularda uzmanlaşmış dizimciler ortaya çıkacağını tahmin ediyorum. Sonuçta teknik son 15-20 yılda gelişip olgunlaşmaya başlamıştır. Önü çok açık bir yöntemdir.

 

SORU:  Bu etki açısından bakıldığında nasıl bir çalışma. Doğrusu aklımız çok karışık. Bir şeylerin değişip düzeleceğini mi vaad ediyor yoksa tek amacı kişide farkındalık yaratmak mı?

 

Bunu açıklamaya çalışayım. Bu çalışmada amaç ruhun hareketleriyle uyumlu hale gelmektir. Bizim de içinde bulunduğumuz, ait olduğumuz bir ruhsal enerji vardır. İsterseniz hatta hiç “ruh” sözünü katmaya da biliriz. Hayat diyelim isterseniz. Bizler bizlerden evvel yaşamış atalarımızın bize şu ya da bu şekilde miras bıraktığı bir kaderin taşıyıcılarıyız. Hayat bizlerin de içinde olduğu daha büyük bir akımın tüm akışı olarak düşünülecek olursa o akışın gitmek istediği yön ile uyumlu olduğumuz oranda bizlerin yaşamı sağlıklı, mutlu, güçlü hale gelecektir. Olması gereken ile uyumlu hale geldikçe çektiğimiz acılara büyük oranda gerek kalmayacaktır.

 

Aile Diziminin yaptığı ve hizmet ettiği şey bizim kendi hayatımızdaki tecrübelerle sınırlanmış olan bakış açımızı daha geniş bir perspektiften bakarak genişletmek ve o bahsettiğimiz büyük ruh ile yahut hayatın doğal akış yönünün bizi nereye doğru yönelttiğini fark edip onunla aynı doğrultuda akabilmek için kendimize izin vermektir.

 

Bu, bizim dar bir bakış açısı ve sınırlı koşullarda oluşmuş kişiliğimizin bizi içine sıkıştırdığı kalıplardan özgürleşmeyi ima etmektedir. Bu, kendi zihin haritalarımız ve duygu dünyamızın bizi savurduğu merkezimizden uzak yerlerden tekrar merkezimize ve özümüzün bizim olmamızı talep ettiği yöne doğru yönelmemiz demektir.

 

Ne kadar çok hayatın, daha doğrusu ruhun bizi kaderimiz aracılığıyla yönelttiği şeye teslim olursak kendimizi o kadar güçlü ve kendimizden büyük birtakım güçlerle uyumlu hissederiz.

 

 

Bu da kimi durumlarda sağlık problemlerinin, kimi durumlarda parasal durumumuzun, kimi durumlarda ise psikolojik sağlığımızın iyileşmesi ve esenliğimizin hayatımızda oluşmasına hizmet edebilmektedir.

 

Doğrudan şu sorunu çözer yahut bu konularda insanları iyileştirir vs. demek doğru değildir. Ancak çoğu durumda buna ve çok daha büyük sonuçların ortaya çıkmasına büyük katkıda bulunan bir çalışmadır.

 

Ayrıca insanın kendinin, ailesinin, iş hayatının, yaşamla, ölümle ve varoluşla ilişkisinin anlaşılmasına hizmet eden büyük bir farkındalık da sağlar. Zaten bu da pek çok durumda iyileşme sağlanması için elzemdir.

 

SORU:  Bir Aile Dizimi çalışması için, hangi unsurların bir arada bulunması gerekiyor? (terapist, dizim

temsilcileri vs..)

 

Bir Aile Dizimi çalışması için öncelikle bir danışan olması ve danışanın problemini makul bir şekilde tarif edebilmesi gerekmektedir. Problemin önemi oldukça fazladır. Çünkü sadece meraktan dizim açmak oldukça sağlıksız ve beyhude bir çaba olacaktır.

 

Aile Dizimi daha önce de bahsettiğimiz gibi bir (ruhsal) terapi çalışmasıdır. Ancak bu demek değildir ki sorun ruhsal düzeyde bir şey olmak zorunda. Hayır, problem ne kadar somut ve hayatın içinden olursa ve günlük hayatını insanın etkiliyorsa o kadar büyük bir faydası olacaktır.

 

Eğer tanımlanabilecek bir problem ve bir terapist var ise temsilcilerin insan yahut bir nesne olmasının büyük bir farkı olmamaktadır. Çünkü bu çalışmayı insanlarla yapmanın yanı sıra birtakım nesneler (minderler, ayakkabılar, taş yahut herhangi makul büyüklükte bir nesne) kullanarak çalışma yapılabilir.

 

Eğer çalışma insanlarla yapılacaksa temsilcilerin rahatlıkla yürüyerek salonun içerisinde hareket edebileceği bir boşluğa gereksinim olmaktadır. Çünkü temsilcilerin hareketlerinin Aile Dizimindeki önem büyüktür.

 

Ayrıca danışmanın, temsilcilerin, izleyicilerin ve terapistin açık bir yürekle ve biraz da cesaretle o an orada mevcut olabilmesi gerekli olmaktadır. Samimi olarak olan her şeyi olduğu şekliyle görmek üzere bir irade de diğer bir gereksinimdir.

 

SORU:  Aile Dizimi uygulamasına önderlik edecek kişinin bu işteki yetkinliğini ne ile sorgulayabiliriz?

Bunu en başta kalbinize sormanız gerekmektedir. Bu çalışma bir bilimden çok sanat gibi düşünülebilir. Bir sanatçıyla diğerini ayıracak şey kimin daha uzun süre eğitim aldığı değil yaptığı işin sizde (ve elbette diğer insanlarda) yarattığı etkidir.

 

Bu bağlamda gerçekten fikrine saygı duyduğunuz bir arkadaşınızın o terapist için söyledikleri o terapistin nerede hangi eğitimi almış olduğundan daha anlamlı olabilir. Ayrıca sezgisel olarak o kişi için içinizde hissettiğiniz etkiler çok önem taşır.

Eğer mümkünse terapistin yaptığı çalışmalara öncelikle izleyici yahut temsilci olarak katılabilir ve neler yaşadığına ve o yaşadıklarına ilişkin hislerine bakarak kişi kararını verebilir.

 

Ancak bunlar elbette subjektif yollardır. Dışsal birtakım kriterler hem çoğunlukla anlamlı olamamakta hem de işin iyi yahut kötü yapılmasında başlıca etken olmamaktadır. Zaten Aile Dizimi üniversitelerde akademisyenler tarafından öğretilmemektedir. Hellinger’in bizzat kendisinin verdiği eğitimler ve onun yetiştirmiş olduğu başka terapistlerin verdiği eğitimlerle profesyoneller yani terapistler yetişmektedir.

 

Türkiye’de de bu çalışmanın eğitimleri verilmektedir. Esas dikkat edilmesi gereken şey Aile Dizimini yapan kişinin terapist kimliğinin olup olmamasıdır. Benim tavsiyem eğer dışsal bir kriter olarak neye bakılması gerekir diye sorulursa, yapan kişinin terapist olup olmadığı yani psikoloji, psikiyatri yahut danışmanlık gibi bir eğitimden geçip geçmediğine bakılması olurdu.

 

Maalesef ne ülkemizde ne de başka bir ülkede Aile Dizimini üniversite yahut yüksek lisans düzeyinde veren bir okul yoktur. Ancak yakın zamanda bazı gelişmelerin olabileceğini sanıyorum.

 

Ülkemizde terapi verilmesi konusunda tam bir başıbozukluk hüküm sürmektedir. En başta bu konunun profesyonellerinin bir araya gelip mesleki birtakım standartları yaratması gereklidir. Sanırım AB çerçevesinde birtakım standartlar oluşturulması yakında söz konusu olabilir… O zaman dek büyük oranda sezgilerle ve deneme-yanılmalarla ilerlemek gerekecek.

 

SORU:  Genetik miras gerçekliğini hepimiz biliyoruz. Peki yüzlerce yıllık bir yaşam silsilesinin ruhsal mirası bildik hayat tanımlarımızla hiç uyuşmuyor. Biz herkesin kendi biricik hayatını, kendi tercihleriyle yaşadığına inanır ve pek sevinirdik “ipler elimizde” diye. Ama şimdi tanımadığımız insanların bile yaşamlarının gölgesinin, bizim hayatlarımıza düşmüş olabileceği gerçeği çok can sıkıcı. Bu durumda herkesin işi gücü bırakıp, önce ecdadını, köklerini mi sorgulaması gerekiyor?

 

Bir şeyin hakikati yoksa ondan en kısa sürede kurtulmakta fayda vardır. Çünkü o şey bize zarar vermektedir. Bahsettiğiniz inançlar ve bakış açısı bilim ve teknolojinin daha da öncesindeki modernlik fikrinin bir ürünüdür.

 

Oldukça eksiktir ve yanlış bilgiler ve varsayımlara dayanmaktadır. Bu inançların başat olduğu 20. ve 21. Yüzyıl insanlığın hiç olmadığı kadar çok psikolojik ve ruhsal problemşer yaşadığı çağlar olmuştur ve olmaktadır.

 

Oysa insanların mutlu olması için çevresel koşullar çok daha elverişlidir. Neden o halde insanlık pskiyatrik ilaçlarla ayakta kalabilmekte ve hayatını “normal” sınırlar içerisinde sürdürebilmektedir?

 

Genetik yahut değil; geçmişimiz şu anımızı belirliyor. Şimdiki anımız da geleceğimizi oluşturuyor. Bu bir yandan bizi sanki kaderin elindeki bir esir gibi hissettirmekteyse de diğer yandan ise bu konudaki bilinçliliğimiz bizi geleceğin efendisi konumuna yerleştiriyor.

 

Özgürlük kavramını yanlış yorumlamanın bedeli esarettir. Örneğin bir insan bedenine sahip olduğunu bilmek ve bu gerçeğe uygun davranmak bir uçurumdan aşağıya kendimizi kuş zannederek bırakmamıza engel olacaktır. Bu sayede belki de başka araçlarla o uçurumdan kendimizi hem de kuşlardan daha hızlı ve verimli bir şekilde aşağıya bırakabileceğizdir.

Burada “özgürlük” sınırlarının bilincinde olmak ve hakikatle uyumlu olmakla eşdeğerdir. Özgürlük kim olduğumuzu ve neler taşıdığımızı bilmek ve değiştirme gücümüz olmayan şeyleri kabul etmektir. O zaman bu bilgiyle neler yapacağımız bizim özgürlüğümüz haline gelecektir.

 

Bunun için yapmamız gereken yegâne şey anlamsız ve mesnetsiz inançlarımızdan olabilecek en kısa sürede vazgeçmektir.

Modern insan kendisine dışarıdan verilen teknolojik veya bilimsel birtakım verileri kendi otantik gerçeğinden değerli sanma gafletine düşmektedir. Bilimsel yahut teorik bilgiler yaşanan tecrübelerle test edilmediği sürece anlamsız ve kupkuru birer veridir.

 

Hakikat ise bizim nabzımızda atmaktadır. Zaten onu solumakta ve onun sayesinde bedenlerimiz canlı kalabilmektedir. Onu anlamak ve algılamak için teorilere değil kendi içimize doğru bakışımızı yöneltmeliyiz.

 

 

 

SORU:  Son olarak, olduğum kişi olmadığımı öğrendiğimde; başıma gelenlerin sadece benim yaşam oyunlarım olmadığını öğrendiğimde; tüm bunlarla nasıl başa çıkacağım?

 

“Olduğum kişi olmadığım” ifadesi aslında “olduğumu sandığım kişi” olarak değiştirilmelidir. Çünkü hakikat budur. Bizlerin kendimizle ilgili imajımız ve kendimize ilişkin inançlarımız eksiktir, yanlıştır. Bu nedenle zaten Aile Dizimi bir anlam ifade edebilmektedir.

 

Bizler kendimizle ilgili hikâyeler, masallar uydurma eğilimindeyizdir. Bunun sebebi de görüş alanımızın çok kısıtlı olmasıdır. Örneğin anne babamızın arasında bir şeyler ters gidiyorsa bunu babamızın yahut annemizin haksızlığına bağlarız. Diğer tarafa eziyet ettiğini zannederiz. Bir pozisyon alıp belirli bir tarafın yanında saf tutarız.

 

Bu durumda aldığımız pozisyonu meşrulaştıracak bir hikâyeye ihtiyaç duyarız. Gerçekliğin sadece işimize gelen parçalarını toplar ve onlardan bir hilkat garibesi çıkartırız. Oysa gerçek belki de tam tersidir.

 

Örneğin çok çok keskin bir örnek olmasına rağmen değinmem gerekiyor: Aile içi cinsel istismar vakalarında gerçek iyileşme sadece babanın değil, yanı sıra annenin de eşit düzeyde sorumlu olduğu anlaşıldığında gerçekleşmektedir.

Oysa buna maruz kalmış bir kadının babasının dışında annesinin de sorumlu olduğunu hikâyesine koyması pek mümkün olmamaktadır.

 

Hayaller ve kurgulanmış hikâyelerden oluşma bir kimlikle hayatı sürdürmek çok zordur ve bir yere varamaz. Sadece ve sadece hakikattir insanı iyileştirecek olan. VE sahte, yapma olan kurgulanmış olan yok olduğunda kişi sadece ve sadece daha gerçek olacaktır ki büyük ruh ile uyumlu olan şey de o gerçeğin ta kendisidir.

Tüm iyileşme zaten gerçeğin olduğu haliyle ortaya çıkması ile mümkün olacaktır.

 

Hakikat sağlıktır. Hakikat mutluluktur. Hakikat esenliktir.

Bilim Yeterli Midir?

 

Bilim dışarıda olanı inceleyebilir, içerdeki hiçbir şeyi anlayamaz. Aletleri ve teorileri, sıra insanın iç dünyasına geldiğinde bütünüyle işlevsizleşir. Güzelliği bilimsel olarak anlamak mümkün müdür? Neden olsun ki! Bilim sadece parçalara indirgeyebildiği şeyleri inceler; bilimin bütünsel olan, merkezi olan herhangi bir yapıyı inceleyebildiği görülmemiştir. Bilim sadece parçalara ve öğelere ayırabilir. Konu insan olunca, özellikle de ruh olunca; parçalayabilmek bir yana, onu elinde bile tutamaz bilim.

Bilimin insani doğası diye bir şey yok gibi bir algılama eğiliminde oluyor insanlar çoğunlukla. Sanki bir bilimci, bilimsel araştırma yapan birisi insan değildir, o kişi hiper-nesnel ve hiper-tarafsız bir “insan-üstü” varlıkmış gibi…

Oysa öyle değildir. Bilim insanları koskoca bir hakikatin sadece inceleyebileceği kadar küçük bir parçasını araştırmaktadır ve neye bakacağını sadece onun görebileceği kadarı ve aletlerinin, yöntemlerinin kabiliyeti belirlemektedir. Bu aslında kıyıdaki kumlara bakarak tüm okyanus hakkında hüküm vermek gibi bir şeydir.

İnsan ruhsallığı bu evrenin tümünü kapsamaktadır. Oysa bilimsel yaklaşım insanın sadece davranışları hakkında araştırma yapabilecektir. Oysa insan, sen onun üzerinde konuşmaya başlarken çoktan değişmiştir bile.

Bilim insan denen varlığın bilincinin ve hayatının bir işlevidir. Bir şeyin işlevi, o şeyin kendisi hakkında bir fikre yahut yaklaşıma sahip olamaz asla. Bu, bir parmağın insanın geri kalanı hakkında fikir yürütmesi gibi bir şeydir! Oysa parmak sadece beynin, daha doğrusu o insanın iradesinin istediği şeyi yapmaktadır, onun uzantısıdır, bir işlevidir.

İnsan bilimi kendinden büyük bir şey olarak algılamaya başladı. Bilimi Tanrısal bir yere konumlandırdı. Bu büyük bir hatadır. Bilim insanın sadece belli bir alanda verimli olarak kullanabileceği bir araçtan ibarettir.

Ve insan bilincini inceleyecek bir bilim yoktur. İnsanın kendisi bir gizemdir. Bu gizem bilimsel herhangi bir yaklaşımla asla çözümlenemez. Bilim yakınından bile geçmez insanın doğasını algılamanın.

Subjektif olanın alanına objektif olma gayesindeki bir şey nasıl nüfuz etsin? O objektif alanın içinde kalacaktır. Bireye ait olan, kendine özgü olan ise bilimsel olmaz, olamaz. Olmaması iyidir. Asla uzlaşmaması iyidir.

Bilimsel çerçevenin içerisindeki bir ruhsallık aslında ruhsallıkla alakası olmayan bir şey olacaktır, bir ucube olacaktır.

Bazı şeylerin bilimsel olmaması iyidir ve bununla modern insanın kendini rahat hissedebilmesi çok önemlidir. Kolay değildir ama bu olmazsa modern zihin asla huzur bulmayacaktır.

Huzursuzluğun ve deliliğin kaynağı bunu bu şekilde kabul edememektir: Bazı şeyler bilinemeyecektir. Gizem olarak kalacaktır. Nasıl ki bir küçük çocuğun bazı şeyleri bilmemesi bilmesinden daha iyiyse, bilimin de haddini aşmayıp sadece etkili ve işlevsel olabileceği sınırların içinde kalması çok daha iyidir. Onun gücü oradadır.

Ortaçağda dinin nesnel dünyaya müdahale etmesi ne kadar zararlıysa günümüzde de bilimin haddini aşıp insanın özüne yönelik alanları ihlal etmesi o kadar zararlıdır. Bu bağlamda sarkaç tam aksi yöne savrulmuştur diyebiliriz.

Şimdilerde dünyada Kuantum ve onun da çok daha ilerisine giden Sicim teorisinin de git gide güçlenmesi sayesinde bilimin ve maneviyatın paylaştığı ortak kesişim alanı genişlemektedir. Tao’nun dediği şey gerçekleşmektedir. Bilim o kadar ileri gitmiştir ki neredeyse metafiziğe ulaşmıştır.

Özellikle Sicim Teorisinin vardığı paralel evrenler varsayımı en ileri metafizik önermelerinin de ötesinde bir kavramdır. Bu Teoriye göre hepimizin sahip olabileceği her türlü olasılığın bir hiper-evrende bir arada bulunması gerekmektedir. Örneğin bir başka evrende sizin aynınız mevcut ama örneğin orada bir opera sanatçısı ve hiç çocuğu yok! Oysa bu hayatta diyelim siz bir simitçisiniz ve altı çocuğunuz var! Bu elbette en dramatik örneklerden birisi ama bunun gibi olabilecek ama olmamış (bu evrende) her şeyin başka bir evrende var olması gerektiği söyleniyor. Her an varoluş çatallanıyor ve bir ağacın dalları gibi başka olasılıklardan bebek evrenler oluşuyor… Ve bunların hepsi aynı anda ve aynı yerde vuku buluyor.

Bunu matematiksel teoremlerle ortaya döküyor bilim adamları! Teorik fiziğin eriştiği nokta şu an dünyada budur! Oysa ülkemizde tam tersine din adamları maalesef Allah’ın neredeyse bilimsel bir makalede kanıtlanabileceği düşüncesine kapılacak kadar ileri gitmekteler. Bu anlamda bizim zihinsel dünyamız biraz güdük kalmış durumda. İnsanlık modernizmin çoktan ötesine geçmiş iken hatta hiper-modernizme doğru ilerlerken bizler hâlâ bilimsel kanıtlar peşindeyiz manevi konularla ilgili.

Paradoksal olarak en uçuk ruhani varsayımlar yine bilimsel alanda kanıtlanacak duruma gelmiş halde. Ruhsal dünyaya ilişkin bir kanıt bulunduğundan değil, bilimin ruhsallığın doğruluğunun tam tersini kanıtlama amacıyla yaptığı uğraşlar sonucunda istemeden de olsa oraya vardığından gerçekleşiyor.

Bilim maddeye derinlemesine baktıkça, gördüğü şey bilincin ta kendisi oluyor. Çünkü atomaltı zerrecikler sanki bilinçlilermiş gibi davranıyorlar. Onları daha da ileri düzeyde matematiksel modellerle araştırdıklarında bildiğimiz dört boyutun ötesinde maddenin yapıtaşının on bir boyutlu bir sicim şeklinde olduğunu ve evrenin de bir zar şeklinde olması gerektiğini bulgulamışlardır. Teorik fizikçilerin söylediklerinin binde birini iddia eden bir spiritüeli deli olarak adlandırmak çok kolaydır.

Ancak unutulmamalıdır ki bilim çevreleri Sicim Teorisyenlerini de hiç sevmemektedirler. Çünkü bahsi geçen sicim şeklindeki madde o kadar küçüktür ki uzunca bir süre bu bilgin herhangi bir gözlem aracıyla test edilmesi neredeyse olanaksızdır. Bu yüzden bu konular üzerinde çalışan bilim insanları aşağılanmakta, bilimsel enerji ve kaynakların boşu boşuna, bu “kâğıt üzerindeki zihin jimnastiğine” harcandığını ileri sürmektedirler.

 

Buradaki sorun oldukça büyüktür. Bu, tıpkı mikroskop icat edilmediği dönemlerde hastalıkları mikrop denen görülemeyecek kadar küçük yaratıkların sebep olduğunu iddia eden bir insana sen ne gereksiz şeylerle uğraşıyorsun demekle eşdeğerdir.

İnsanlığın dikkat etmesi gereken bir şey var. Bilim adamları ortaçağdaki din adamlarının konumuna düşmek eğilimindedir. Şöyle ki, neyin “doğru” yahut “araştırılmaya değer” olduğuna karar veren bilimin onay vermediği şeylerin doğruluğunu yahut hakikaten araştırmaya değer olmadığına nasıl bileceğiz? Bunun için bizzat bilim insanlarının dışladığı alanda kalmak zorundayız. Çünkü beyefendiler ve hanımefendiler araştırmaya dahi değer bulmazlarsa bir konuyu, o konu asla bilimsel olarak algılanmayacak!

Burada bilim çevrelerinin neye karşı önyargıları bulunduğuna bakacak onların üzerinde bir etik kurul yahut kurum yok ki! Kendi onaylarına bağlı olan bir şeye onay vermeme hakkına zaten sahipler! Tıpkı engizisyon yahut şeyhülislam gibi…

Ancak hayat bir grup insanın neye hazır olup olmadığına göre ilerlemez ki. Bugün yargılanan yaklaşımlar yarının hakikati olacaktır… O nedenle spiritüellik ve bilim bir arada yürümese de birinin öteki üzerindeki hegemonya kurma çabası boşa çıkabilir.

Geçmişte ruhsallık, maneviyat bilimin üzerinde hegemonya sahibiyken, bugün tersi geçerlidir. Bilim manevi alanlarda dahi bilimsellik aramakta ve olmayacak bir şey istediğinden de bulamamakta dolayısıyla da manevi alandaki herhangi bir tecrübe “hurafe” olarak nitelendirilebilmektedir.

Bu anlamsız ve kısır dünyanın dar kalıplarına sığışmaya gerek yok. Bilimi kullanabildiğim her yerde kullanır sonra onu rafa kaldırırım. Maneviyatı kullanırım ve varlığımın en derin noktalarına kadar erişirim. Ancak dünyanın gereklerini incelemem gerektiğinde onu bir kenara bırakır ve dünyaya bilimin verdiği kriterlerle bakabilirim.

Bu ikisi çelişkili olmadıkları gibi bir ve aynı şeyler de değildir. İnsan subjektif alanla objektif alanda farklı yaklaşımlara ihtiyaç duyarlar. Bunlar uzlaşmaz şeylerdir ama uzlaşmalarına gerek de yoktur.

Biri mikroskop ise öteki teleskoptur. Teleskopla kendi içindeki bazı şeyleri gözlemlemek istersen beceremezsin, mikroskopla da yıldızları gözlemleyemezsin. Biriyle gördüğün şeye doğru, ötekine yanlış dersen aptal durumuna düşersin.

Farklı araçları farklı amaçlar için kullanabilirsin. Onlar tam olarak o işi yapmak ama ötekisinde işlevsiz olmak üzere tasarlanmışlardır. İnsanoğlu bazen mikroskobu amaç, bazen de teleskopu amaç haline getirir ve onun gösterdiklerini tek gerçek sanırsa diğer araçla savaşmak zorundadır çünkü diğerinin gösterdiği gerçek ile çelişmektedir.

İnsanlık bu aptallığı yüzyıllardır sürdürüyor. Ancak bu kolektif aptallık giderek bilimin on binlerce yıldır söylenmiş bazı şeyleri neredeyse onaylayacak hale gelmesiyle son bulmak üzere. Bilim ve din buluşmak üzere. İnsanlık buna ne kadar hazır bilinmese de önümüzde duran, eşiğinde durduğumuz çağ bunun tanıklığına gebedir. Tek bilimdin oluşmak üzere. Sadece toplumsal olarak, bir çıkar çevresi olarak örgütlenmiş bazı çevrelerin ellerindeki hegemonik gücün zayıflaması gerekiyor.

Bunun için belki de hayatımız süresi içersinde tanık olacağımız gelişmelerle tüm var olan paradigmalar çökebilir. Böylelikle yepyeni bir insanlık ortaya çıkabilir. Tüm zıt gibi görünen, uzlaşmaz gibi algılanan paradigmaların geçersizleşeceği ve bütünlüklü bir insanlığın ortaya çıkacağı medeniyetin nüveleri oluşmakta şu an. Dolayısıyla şu anki dünya ve hayata bakış ile uzlaşması gerekmeyen din ve bilim belki de bir noktada birleşecek. Bu birleşmeyi öncelikle bireylerin kendi iç dünyalarında yaratması şarttır. Ancak ondan sonra insanlık, toplumsal düzeyde bütünleşmeye başlayabilir.