Ölümden Korkan Bilim: Psikiyatri

Kahramanmaraş’taki dört kardeşin intihar etmesinden sonra medyada yapılan yorumlara baktığımda intihar ile ilgili olarak psikiyatrlardan köşe yazarlarına kadar büyük bir cehaletin hüküm sürdüğünü tespit ediyorum.

Elbette olayın kendisi ile ilgili pek çok bilgi eksikliği söz konusu. Gerçekten neyin neden olduğunu bilmiyoruz. Bunu ancak aile tarihinde neler olduğunu öğrendiğimizde anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ancak psikiyatrların ifadelerinden edindiğim izlenime göre sadece yüzeyde olan bitenlerin “ne olduğunu tanımlamaktan” öteye gitmeyen, gidemeyen bir anlayış olduğunu ve bunun bize aslında hiçbir şey söylemediğini ifade etmek gerekiyor.

Psikiyatri alanında insanın varlığının tüm boyutlarına nüfus etmesini engelleyen pek çok sınırlama vardır. Öncelikle psikiyatri tıp dalıdır. Kısacası bir bilim dalıdır. Bilim olması sebebiyle de sadece insanın bedeninin hangi durumda ne tür tepkiler verdiğini araştırmak zorunda olduğundan insan ruhunu sadece bedenin bir işlevi olarak tanımlamak zorundadır. Bu nedenle insanın psikolojik ve ruhsal dünyasını etkilemek için ilaçlara başvurur ve bedenin biyokimyasal süreçlerine müdahale eder.

Psikiyatrlar bir insan intihara teşebbüs ettiğinde yahut intihar eğilimine sahip olduğunda buna çare olarak o kişiye mutluluk hormonlarını hareket ettirecek ilaçlarla müdahale etmeyi hedeflerler. Bir insanın neden mutlu olmak varken hayattan uzaklaşmayı tercih edebileceğine ilişkin herhangi bir soru sormaz, cevabını bilmek dahi istemezler. Bunun basit sebebi psikiyatrinin bir bilim dalı olması vehmiyle böyle sorulara verecek yanıtının olmaması, o kişilerin neden intihar etmeyi isteyebileceklerine dair herhangi bir teorisinin yahut bunu iyileştirebilmek için herhangi bir pratiğinin olmaması ve kendi kullandığı araçlar ile (ilaç ve tıbbi müdahaleler) bu durumu değiştirme yahut müdahale etme gücünün olmamasıdır.

Dolayısıyla dört kardeşin birden aynı anda ve görünürde aynı sebepten neden intihar edebileceğine ilişkin pek çok varsayımda bulunsa da asla kimseyi ikna edecek bir şey söyleyemezler.

Peki insanların başlarına gelen pek çok olayın bir anlamı var mıdır? Yoksa yaşadığımız şeyler ve başımıza gelenler tamamen rastlantısal şeyler midir?

Mesela şu açıklamaya bir bakalım. Bir üniversitenin rektörü de olan bir psikiyatrın açıklaması: “Öğrendiğimiz kadarıyla bu gençler yakın bir zamanda annelerini kaybetmişler. Muhtemelen bu intihar düşüncesinde belirleyici unsur annelerini kaybetmeleri olabilir. Aslında intihar olayında belirleyici çok unsur vardır. Bazen gerçek olaylar bazen hayali bir olay ya da hastalıklar etkileyici olabilir. Bu gençler annelerini kaybedince “hayat anlamsız” diye düşünmüş olabilirler. Böyle bir durumda hızla intihar düşüncesine kapılarak kendilerini çaresiz hissedebilirler.”

Bu bir açıklama olabilir mi? Herhangi bir şeyi açıklıyor mu sahiden? Herhalde ilkokul beşinci sınıftaki bir çocuğa sorsanız o da buna benzer bir şey söyleyebilirdi!

Psikiyatri insanın sadece bedensel olarak doğumundan itibaren başına gelenleri önemsediğinden, yani insanı bedenin kendisiyle sınırlı algılamak zorunda olduğundan en fazla annesiyle ilişkilendirebileceği düşünülüyor olmalı.

Arasında ilişki yokmuş gibi görünen olayların arasında pek çok ilişki olabilmektedir. Ve zekânın tanımlarından birisi de yokmuş gibi görünen ilişkileri görebilme yetisidir! İnsan sadece bedensel varoluşun çok ötesindeki bir varlıktır. İnsanın manevi varlığını yok sayan bir bilimsel yaklaşıma hapsolmak zorunda kalan psikiyatri maalesef insanlara zarar vermekle onlara yardım etme arasında gidip gelmektedir.

Bu açıkla(yama)ma bunun harika örneklerinden birisidir. Öncelikle şunu ortaya koymamız gerekir ki annesinin ölmesi bir insanın –hele dört kardeşin birden- intihar etme sebebi değildir. Öyle olsaydı herhalde insan nesli diye bir şey mevcut olamazdı! Buradaki sebep açıktır ki annelerinin ölümü değil onun tetiklediği bir başka sebep yahut sebepler zinciri etken olmalıdır. Aslında annelerinin ölmesi yahut hayatta kalmasından bağımsız başka bir sebep için intihar etmiş olmalılar. Bu büyük ihtimalle annelerinin onların bilincinde temsil ettiği şey yahut insan(lar) nedeniyle olmuş olmalıdır.

Ayrıca dört kardeşin dördünün birden intihar etmiş olması da sık rastlanan bir şey değildir. Bu çocukların büyük ihtimalle anneleri aracılığıyla üstlendikleri bazı yükler olmalı. Aile Dizimi çalışmaları ile ortaya çıkan gerçeklerden en önemlisi aile fertlerinin kendilerinden önceki kuşakların tamamlayamadıkları şeyleri tamamlamak üzere üstlendikleridir. Bunun anlamı genellikle şudur: Ailenin taşıdığı pek çok acı mevcuttur. Bu acılar çok yüksek düzeyde olduğunda hayatta kalmak oldukça zordur. Yükü taşımak hayatı sürdürmekten daha ağır geldiğinde kişi intihar etmeye yeltenir.

Burada insan havsalasının almaya zorlandığı şey genellikle aileye sonradan katılan bireylerin hiç tanımadıkları atalarının yüklerini üstelenip onların ödemeleri gereken bedelleri ödemeye çalıştıkları ve bunun için hayatlarını feda ettikleri gerçeğidir.
Bu son yaşanan trajik olayda anne muhtemelen kendisinden önceki kuşaklarda yaşanmış acı bir olayın bedelini kendi çocuklarına aktaran kişidir. Ancak bu şart değildir. Belki de babanın ailesinde de bu olaylar vuku bulmuş olabilir. Ancak ailenin geçmişine bakılacak olursa büyük ihtimalle bir yahut birden fazla kuşak önce yaşanmış cinayet yahut cinayetler olduğu görülecektir (bu bilgiye sahip değilim sadece böyle olması gerektiğini kendi yaptığım Aile Dizimi tecrübelerimden biliyorum). Büyük ihtimalle çocukların ailesinden kişi yahut kişilerin işlemiş olduğu cinayetler yahut ölümlere sebebiyet vermeler olmuş olması gerekiyor. Ve sanırım bu cinayeti yahut cinayetleri işleyen kişi yahut kişiler yaptıklarının bedelini ödememiş olmalı!
Sonradan gelen masum çocuklar ailenin vicdani dengesini koruyabilmek adına kendilerini feda etmişlerdir.

Sadece yüzeydeki sebeplere baktığında insanın görmesi mümkün olmayan ilişkileri daha derine indiğimizde algılamamız daha mümkün hale gelmektedir. İnsan denen varlık manevi anlamdaki değerler adına bedenini feda edebilen bir varlıktır. Beden sonludur ama manevi varlık için bu böyle değildir. Manevi varlığımız için bu bedenler aracılığıyla zaman içerisinde edindiğimiz tecrübeler olgunlaşma yolumuzda yaptığımız yolculuklardan ibarettir.

Psikiyatrinin dar ve sınırlı bakış açısı sadece insanı bir bedensel işlevler olarak algılamaktan ibarettir. Ve maalesef psikiyatri bilim olma iddiası nedeniyle sadece ve sadece kendisini tolumun içerisinde bulunduğu değerlerin ve üretim biçimlerinin bekçisi olarak konumlandırabilecektir.

Neyin doğur neyin yanlış; neyin normal neyin anormal olduğunu tanımlamaya yetki verilmiş olan psikiyatrinin insanı nereye sıkıştırdığının ve aslında hiçbir bilgisi, tecrübesi, teori yahut pratiği olmadığı alanlarda çok değerli (!) beyanatlarda bulunması son derece acınacak bir durumdur.

Psikiyatri sadece günlük işlevlerini yerine getiremeyecek insanları topluma zarar vermeyecek durumda tutmaya çalışmaktayken insanlığın büyük bölümüne en azından daha az zarar vermekteydi. Oysa giderek hiçbir şekilde yeterliliği olmadığı alanlarda da norm koymaya başladı. Bunun sonuçlarını görmekteyiz. Koskoca bir toplum mutluluk haplarıyla, ant depresanlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Aslında hepimizin sinir sitemini uyuşturup duyarsızlaştırarak daha az canlı ve daha fazla zombiler şeklinde ortalıkta dolaşmaktayız.

İnsanın var olma onurunu ayaklar altına alma eğilimindeki psikiyatrinin sınırlandırılması ve hayatla ilgili hiçbir konuda beyanat vermemeleri konusunda psikiyatrların uyarılması şarttır. Psikiyatri hastalıklarla uğraşsın ve hayata da ölüme de müdahale etmeye çalışmasın. İnsanların tatlı yhaut acı tecrübelerine müdahale etmekten geri dursun.

İnsanların başlarına gelenleri, onların ailelerinin başlarına gelenleri yani kaderlerini yaşamalarına mani olmasın. Zaten tıbbın en temel sorunlarından birisi insanların hayatta kalmaları konusunda aşırı takıntılı olmasıdır. Bunu insanları bitkisel hayatta tutmak için bile on yıllarca ısrarla makinelere bağlı olarak da olsa teknik olarak yaşatmaya çalışırken görebiliriz. Yaşam denen şey ölüm olduğu için anlam içerebilme potansiyeline sahiptir.

O insanların ölümü seçmelerinin kendi kaderleri içerisinde birtakım nedenleri varken arkalarından bilip bilmeden söylevler çekmek ve kalanları onlar üzerinden etkilemeye çalışmaları ne kadar anlamsız. Yukarıdaki rektör-psikiyatr sözlerine şöyle devam ediyor: “İntihar haberlerinin medyada çok fazla yer almasını da çok arzu etmediklerini kaydeden rektör, “Çünkü bu tür haberler teşvik edici olabilir. Onun için ebeveynlerin çok dikkatli olması gerekiyor. Eğer anne babalar çocuklarının ruhsal durumunda değişiklik gözlüyorsa, içine kapanmışlar, çevreyle ilişkileri sorunlu hale gelmişse, eski zevklerinden tat alamıyorsa mutlak suretle bir doktora götürmeleri gerekiyor”

Bu sözlerden de anlaşılacağı üzerine insanların sadece gazete kupürlerine bakarak intihar etmeye yelteneceği konusunda endişeleri var sayın rektörün! Bu sözleriyle ölümün kendisini ne kadar korkuttuğunu anlamak mümkün. Ayrıca yine bu sözleriyle intiharın kulaktan kulağa yayılarak yaygınlaşabileceği gibi bir varsayımı olmalı! Doktora götürün ki ilaç versin. İlaçla hayatta tutsun çocukları. Onların sorunlarını anlamak değil onları yok saymak için onları uyutsun doktorlarımız.

Ya hayat yeterince iyi değil bu durumda ya da ölüm sandığımızdan daha tatlı! Ölümden kaçarken aslında ölümün ne kadar yakın olduğunun itirafı gibi bu sözler. Giderek sayın profesörün derinlerde intihar eğilimi olduğunu düşünmeye başlayacağım.
Şaka bir yana insanların böyle gazetedeki habere bakarak intihar edeceğini düşünmek gerçekten çok yüzeysel ve seviyesiz bir yaklaşım. Ancak ilaçlarla insanları yaşayan ölülere çevirmeye alışkın olduğundan psikiyatra yakışan bir ifade olmuş.

Yani gazete başkasının intiharını görünce hemen intihara teşebbüs edecek kadar hayatla bağları kopuk olmasında insanların bir mahsur yok ama onların bu haberleri okuması büyük tehlike!

Ona ne gerek var ki veririsin anti depresanı insanlar varoluşsal krizlerini hissedemeyecek kadar canlanıverir! O zaman gazeteye de TV’ye de bana mısın demez. Psikiyatrinin yaptığı her zaman zaten bu değil mi? Adam biyolojik olarak yaşasa yeter! Ne de olsa insan bir biyolojik makinedir!

O hayatta kaldıysa psikiyatri başarılı sayılır!

Zombiler medeniyetinin mutluluk simsarları değimliler zaten onlar? Sorun yok! Yapmaları gereken şeyi yapıyorlar.

İnsanları “hayatta” tutuyorlar!

Bitkisel hayatta!

Yaşam kadar ölüm de değerlidir ve saygıdeğerdir. Bir insanın ölmeyi seçmesi onun kendi bileceği iştir. Hayatta kalmak yahut kalmamak için kriterimiz herhalde bir psikiyatrın yaşama ilişkin takıntılı tavrına bağlı olmak zorunda değildir.

Hayatımızı nasıl yaşadığımız onu ne kadar uzun süre yaşadığımızdan daha az önemli ve değerli addedilemez!

Eğer ölüm gerçeğini kabul edemeyecek durumdaysak hayatla barışık olma şansımız asla olamaz. Onu her an kaybedeceğimiz korkusu ve gerginliği bu yaşamı cehenneme çevirecektir. O zaman değil başkalarının hayatını cennet bahçesine çevirmelerinde onlara yardım etmeyi bizzat kendi hayatımızı da cehennemin dibindeymiş gibi yaşarız.

Başkalarına vereceğimiz şey de yaşama değil cehennemin ta kendisine hizmet edecektir.

Tıp insana yardım ederken onun ruhunu öldürmese çok iyi olacak!