Algıların Kapıları

Algılarımızdan oluşan ve onunla sınırlı kalan dünyamızda gördüğümüz şeyleri gerçek olarak adlandırma alışkanlığına sahibiz. Oysa hakikat bu değildir. Bunun en sıkı örneklerinden birisi uyuşturucu kullanan insanların tecrübeleridir. Ancak uyuşturucu kullanmasa da insanlar algılarının nasıl manipüle edilebileceğini tecrübe edebilirler. Şimdi lütfen şu linki ziyaret edin ve geri dönüp yazıyı okumaya devam edin:

Lütfen açılan sayfanın herhangi bir yerine tıklayın. Çıkan görüntüye dikkatlice 30 sn. kadar bakın. Sonra da hemen örneğin masanıza yahut yarım metre yakınlıktaki herhangi bir nesneye bakın. Ne görüyorsunuz?

http://www.neave.com/strobe/

Eliniz yahut masanız aynı el ya da masa değil mi? Sadece gözlerinizi başka bir şeye 30 sn. liğine maruz kaldı diye ne değişti?

GERÇEKLİK NEDİR HAKİKATEN?

Gerçeklik tecrübe edenin tecrübesinden bağımsız değildir. Biz onu şu yahut bu şekilde tecrübe ettiğimizde o şey değişmektedir. Bizlerin etrafımızda olan her şeyi şu ya da bu şekilde görmemiz algılarımızın içerisinden geçtiği koşullanma ile alakalı bir şeydir.

Biz farkında olsak da olmasak da dünyayı ve evreni nasıl algılayacağımızı öğreniyoruz. Bebekken içine geldiğimiz gerçeklik bize neyi nasıl algılayacağımızı bir güzel öğretiyor. Bizler sevgiden oluşma varlıklar olarak geldiğimiz bu dünyada bize neyi öğretirlerse onu olduğu gibi doğru olarak alıyoruz çünkü tüm varlığımız bütünüyle açıktır o zamanlar.

Tamamen açık olduğumuzdan bize verileni ayırt etmeksizin -ve bunu nasıl yapacağımızı bilmeksizin- bize söylenen her şeyi kendi gerçekliğimizle çelişme pahasına doğru kabul ederiz.

Büyüdükçe bize algılatılan şeyin, hayatın doğru mu yanlış mı yoksa tek seçenek mi olup olmadığını bazılarımız sorgulamaya başlar.

Batı dünyasında genellikle bu sorgulama dışa dönük bir niteliğe sahip olduğundan maddelerle; “uyarıcı” yahut “uyuşturucu” maddelerle algılarımızın nasıl değiştirilebileceğini kurcalar insanlar. Bunda bir sorun vardır ve bu sorun dışarıdaki bir madde aracılığıyla bu değişimler yaşandığı için kişinin bedenen ve ruhen bu maddelere karşı bağımlılık geliştirmesiyle son bulur.

Sonuç olarak bu maddeler bedene yabancı olduğundan ve beyin yani sinir sistemi üzerinde etki ettiğinden insanı yıkıma kadar götürebilecektir.

Dışa dönük olan bu çabanın sembollerinden birisi olan The Doors grubu adını Aldous Huxley’in zamanında büyük yankılar uyandırmış olan The Doors of Perception kitabından almışlardır.

Onların son derece güzel şarkılarını kimi görüntüler eşliğinde bu linkten dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=a8ecXITshe8

ama orijinal konser kaydı daha da otantik belki onu bu sayfada hemen izlemek isteyebilirsiniz:

Algılarımızın etkilenip manipüle edilmesi insanlığın eskiden doğal hayatının bir parçasıydı. Hatta ilkel dediğimiz kabilelerde şamanlar doğaüstü güçlerle bu maddeleri de (ama bütünüyle doğal olanları) kullandıkları ayinler aracılığıyla temas kurarlardı.

O zamanlarda mistik güçlerle doğrudan insanların temas kurması son derece doğal bir olaydı. Ancak batılı anlamdaki soyut tanrı kavramı geliştikçe Tanrı sadece peygamberler aracılığıyla erişilebilen bir şeye dönüştü.

Kitleselleşen dinler insanların zihnini belirli birtakım inanışlara göre şekillendirmeye başladı. Ve ne oldu tahmin edin? Bu dinlerin ilk yasakladıkları şeyler uyarıcı ve algıları manipüle edici maddeler oldu!

Ancak yasaklamak insanlığın en derin köklerinde yer etmiş olan o şaman geleneği ve tercübeyi insanların ruhlarından ve DNA’larından koparıp atamadı elbette. İnsanlar her zaman şu ya da bu şekilde ve şu ya da bu formlarda algıları değiştirici maddeler kullanmaya devam etti.

Çünkü bize öğretilen ve alıştırıldığımız gerçeklik adını koylaım: sadece bizim inanmamızı ve görmemizi istedikleri gerçekliktir.

Zihinlerimiz algıladığımız şeyleri nasıl yorumlayacağımız konusunda tam olarak bize öğretildiği gibi algılıyor şu an evreni ve hayatı.

Bir Hristiyan ölüme yakın bir deneyim yaşadığında kanatlı melekler görüyor oysa bir Hindu inandığı tanrının şekli neyse onu görüyor…

Bunlar sadece neye eğitildiğimizin kanıtlarıdır. Doğduktan sonra her insan yavrusu etrafındakilerin inançlarından oluşma bir cenderede sıkıştırılıyor ve törpüleniyor.

Bu artık bütünüyle bir bombardımana dönüşmüş durumdadır. TV ve internet arcılığıyla görsel-işitsel-bedensel olarak etki altında bırakılıyor. Artık insanların onlara doğru budur dediklerinde buna itiraz etmeleri neredeyse imkansızlaşıyor. Çünkü bebeklikten itibaren milyonlarca kez tüm insanlık belirli sınırlar içerisinde her şeyi algılamamız üzerine şekillendiriliyor.

Bizimle aynı şeyi algılamayan insanlara deli gömleği giydiriliyor. İstersen hayır kardeşim ben seninle aynı şeye baktığımda başka şey görüyorum işitiyorum de! Toplum için en zararlı insan sen oluverirsin o an!

Bunun adı aslında toplu illüzyondur. Hepimiz aynı illüzyonu yaşıyoruz diye aksini söyleyen tek bir akıllıyı deli yahut meczup olarak adlandırıp hemen dışlıyoruz. Asla ama asla kendi gördüğümüz ve algıladığımızda bir şeyler yanlış yahut eksik mi diye sorgulamıyoruz.

Bu evren ve bu gerçeklik sadece bir “maya” sadece bir hayaldir.

O bir hayal olduğundan cahil ama güç sahibi saldırgan insanlar tarafından etki altında bırakılıp çarpıtılabiliyor. Bir hayali etkilemek çok kolaydır. Hakikat ile yapılacak hiçbir şey yoktur. Algılarımızdan oluşma bu hayal dünyasının ötesine geçmek Doors grubunun üyelerinin yahut hayranlarının yöntemiyle aşılamaz. Sadece gerçek sandığımız bu hayal dünyasında bir çatlak yaratabilir. Ama o dünya tamamen yıkılsa bile onun yerine ne koyacaktır ki? Hakikati algılamadan hayallerle uğraşmak abesle iştigaldir.

İnsan zihni sadece hayal üretmeye devam eder. Bu sefer maddeler etkisinde insan hlüsinasyonlara dalar. Dünyanın hayalinden algılarının başka türden yarattığı bireysel evreninin hayallerine dalar. Orası daha özgür olduğundan daha eğlenceli tecrübeler bekler insanı.

Bu bir oyun olarak kalabilirse hoştur. Ama eski şamanlar gibi ayinsel ve manevi etkileri olmaksızın tecrübe edildiğinde yıkıcıdır.

Hakikate ve algıların ötesine gitmenin yegane yolu meditasyondur.

Meditasyon tüm hayalleri siler süpürür. Hakiki olmayan her şey silinir gider. Geriye sadece ve çıplak haliyle hakikatin kendisi kalır.

Esas olan odur. Ama esas cesareti bu ister. Gerçek başkaldırı budur. Gerçek isyan budur.

Bize gerçek olarak belletilen saçmalıkları çöpe atmak!

Onun yerine hep olanı hep hakiki olanı fark etmek…

Devrim budur.

 

 

 

Aklımızdaki Zaman


Zaman kavramı üzerinde ne kadar konuşulsa azdır. Zamanı kavramak için mistiklerden, fizik bilginlerine kadar herkesin söylediklerine kulak vermemize rağmen onun tam olarak ne olduğunu anlayabilenimiz oldukça zordur.

Zaman kolay anlaşılacak bir şey değildir. Çünkü o aslında bizim onu nasıl tecrübe ettiğimizden bağımsız bir şey değildir. Bu yüzden zaman bireysel ve subjektif bakışımızdan bağımsız olmaması sebebiyle tanımı değişen bir kavramdır. Objektif bir zaman olmadığı için bunun tanımı da objektif olmayacaktır doğallıkla.

Bu aslında son derece önemli bir bilgidir. Her ne kadar anlaması ve kabul edilmesi zor gibi olsa da bunun üzerinde durmaya ve bunu anlamak için çaba göstermeye değer.

Zamanı saatlerimizin gösterdiği ve düz doğrusal bir çizgi gibi algılama eğilimindeyizdir. Oysa bu zamanın sadece bir yönüdür. Fizik bilimi, zamanı uzay üzerinde alınan yol olarak tanımladığı için dış dünyada gözlemlenen zamanın düz-doğrusal olarak hayatımıza yansıması doğaldır. Evet, başka insanlarla ve canlılarla paylaştığımız uzayın içerisindeki zaman elbette onlara göre sahip olduğumuz konuma göre belirlenir ve bunun için de lineer yani yatay yönde bir hareket olarak algılar ve tecrübe ederiz zamanı.

Oysa içsel dünyamızdaki zaman doğrusal hareket etmez. İnsanın kendi varlığının içerisindeki zaman ileri-geri doğru değil, yukarı aşağı yöndedir.  Yani düşey düzlemde hareket eder. Aslında zaman dahi denilemez ona bu anlamda. Çünkü zamanın var olabilmesi için nesneye de özneye de gereksinim vardır. İki ayrı şeyin olması ve onların arasındaki uzayda gereken hareketin işlevi olarak zamanı tanımlamamız mümkün olur.

Ancak insan varlığının bütünlüğü içerisine girdiği zaman orada zamanı gereksiz kılan bir şey olur. Orada insan kendi sonsuzluğunu tecrübe eder ve geçmişin ve geleceğin olmadığı sonsuz anın içerisine girer. Bunu ancak birey kendi varlığının içinde tecrübe edebilir. Çünkü bunu başka insanlara aktarmak için iletişimini kurmaya bile zaman gerekecektir. Zamansızlık ve sonsuzluk içsel olarak yaşanabilen bir şey iken zaman ise sadece diğerleriyle ve “dışarıda” paylaşılabilen bir şeydir. Bu nedenle öze ilişkin her şey gibi zamansızlık da, sonsuzluk da sadece bireyin kendi içsel dünyasında tecrübe edilebilecek bir şeydir.

Bu durumda insanın iki düzlemde var olduğunu düşünebiliriz. Birinci düzlem zamanın ve uzayın içerisinde var olan zihin-beden, diğeri ise zamanın ve uzayın ötesindeki ruhsal düzlem. Ruhsal düzlemdeki varlığımız, zamanın ve mekânın içersinde anlaşılamaz ve tecrübe edilemez bir şeydir. Oysa zihnin zamana ve bedenin de mekâna gereksinimi vardır.

Zaman aslında zihinde oluşur ve zihnin türevlerinden birisidir. Zaman kavramı, geçmiş ve geleceği içermek zorundadır ve her ikisi de anda mevcut değildir. Oysa biz insan olarak hep anda var oluruz. Zihnimiz ise geçmişi ve geleceği hep ana getirmek zorunda hisseder kendini ve ancak zaman kavramı o zaman anlamlı hale gelecektir. Bunu yapacak yegâne araç yine zihnin kendisidir. Beden ise her zaman için olduğu yerdedir ve zaman onun için de anlamsızdır, mekândır onun için gerekli olan. Çünkü zaman-mekân içerisinde beden sadece tek bir noktada var olabilir. Bu nedenle o, zamanın içinde olmakla birlikte aynı anda sadece tek bir zamansal nokta üzerinde olabilecektir. Bu nedenle asla bedenlerimiz iki ayrı zamanda aynı beden değildir. Beden içinde bulunduğu an bir şey iken aradan zaman geçtiğinde her ne kadar zihinlerimiz onu aynı şey olarak algılama eğiliminde olsa da asla aynı beden değildir.

Bu evrende sabit kalan yahut kaldığını zanneden yegâne şey vardır o da zihindir. Zihin zaman yanılsaması yaratarak kendisini onun içerisinde var etmeye çalışır. Bu hakiki bir şey değildir. Bu sadece bir yanılsamadır. Varlığının özünde kendini bir hisseden bir insan için zaman yoktur.

Zaman sadece ayrılık ve izolasyon varsa anlamlıdır. Bu da zihnin yaratması gereken bir yanılsamadır. Zaman bütünüyle bir yanılsamadır. Aslında sadece oluş vardır ve o oluş hali anın dışında bir şeye gereksinim duymaz. Varlık sadece bir olmayı bilir ve onun için de sonsuzluğun içindedir.

Bu nedenle zamanın çok önemli olduğu toplumlarda gerçeğin sadece yüzeysel olarak algılanması kaçınılmazdır. Zamanın ve saatlerin hayatlarımızda önem kazanmasıyla maneviyatın insanlar için öneminin azalmaya başlaması koşuttur.

Modern toplumların zaman takıntısı ile psikolojik sorunların artışı arasında neredeyse doğrudan bir orantı söz konusudur. Mutluluk sadece bütünlük var ise mümkündür ve zaman ise sadece bütünlük değil ayrımlar söz konusuysa anlamlıdır.

Zamanı n kendisi ölümümüzü hatırlatması vesilesiyle bizleri içten içe huzursuz, mutsuz ve sınırlı bir varlık olarak hissettirir. Sırf bu nedenle dahi iç dünyamıza dönüp oradaki zamansızlığı ve bütünlüğü tecrübe etmek arada bir bile olsa hayati önem taşır.

Bunun için her ne olursa olsun bizi içsel bütünlüğümüze götürecek manevi bir pratiğimizin olması önemlidir. Herkese kendilerine uygun bir meditasyonu arayıp tecrübe etmeyi öneriyorum. Zamanın ve mekânın sınırlamalarının ötesindeki kendi sonsuz ve sınırsız varlığıyla tanışabilmesi için.

 

3. Göz Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır..