Meditasyon İlaç Mıdır?

Meditasyonlar bir nevi reçete gibi midir? Arızalı ve hasarlı yanlarımızın tadilatında ne tür faydalar umabiliriz?

Meditasyonun ne olacağı onu yapan kişinin ondan ne beklediğine göre değişecektir; hayattaki diğer pek çok şey gibi. Meditasyon kendi başına bir varlık değildir. Onu tecrübe eden insanın durumundan, hazırlık düzeyinden, niyetinden bağımsız değildir.

Bu anlamda genel bir reçete değildir. Herkesin her belli durumda yapıp da eşit faydayı alacağı bir araç, bir ilaç değildir.

Meditasyonun tüm faydası ondan fayda sağlamak arzusu bırakıldığında ortaya çıkan yan ürünlerdir. Meditasyonu şu amaçla, şu şekilde uygulayınca, şu sonuç çıkar dediğinizde onu zaten bildiğiniz, tanımlayabildiğiniz ve sonuçlarını kontrol edebildiğiniz bir sürece indirgemiş olursunuz. Ki bunu sadece zihninizle bilebilirsiniz ve kontrol edebilirsiniz.

Meditasyon ise nihayetinde bir zihinsizlik halidir. Bir boşluk halidir. Egosuzluk halidir. Reçeteye indirgendiğinde artık o şey meditasyon olarak nitelendirilebilecek özelliklerini yitirmiş olacaktır. O artık bir araçtır. Meditasyon ise sürecin kendisidir. Arızalarımızı, hasar görmüş yanlarımızı kabul etmekle ilgili bir şeydir, onları düzeltmekle alakalı bir şey değildir. Meditasyonda, olan her şeyi tam olarak olduğu gibi tecrübe ederiz. Gelen ve olan hiçbir şeyden kaçınmaz onu düzeltmeye çalışmayız.

Biz kendi varlığımızda bir şeyleri düzeltmeye çalıştığımızda yaptığımız şey başımıza gelen olayları reddetmektir. O olan şeylerin olma sebeplerini ve koskoca bir insanlık tarihinin zincir gibi birbirine bağlı halkalarını kopartmak ve kendimizi o etkilerin yanlış olduğu varsayımıyla bu zincirden ayırıp soyutlamak isteriz.

Oysa sorunun kendisi tam olarak budur: Kendi kaderimizi, hayatımızı, onu oluşturan öğelerin bütününü kabullenmek ve anlamaya çalışmaktansa onun bir kısmını almayı; istemediğimiz kısımları ise atıp onlardan kurtulmayı isteriz. Bu da varlığımızın ve varoluşun bazı kısımlarını kabullenmemek demektir. Ondan kendimizi daha büyük hissetmek demektir. Seçme şansımız olduğu gibi bir yanılsamaya kapılmak demektir.

Tüm yarılmayı ve tüm ikilikleri, zıtlıkları bu tavır oluşturur. Egonun kökeni budur. Ego olmayan bir güce sahipmiş gibi davranmaktır. Buna körlemesine inanmaktır. Hayatımızın bambaşka olabileceğine ve bu dünyanın bize karşı olduğu için buna izin vermediğine inanmaktır…

Bu çocuksu tavırdan beslenir egomuz. Ve meditasyon bu hastalıklı ruh halini beselemediği gibi bizzat bu tavrı ortadan kaldırmak için vardır. Dolayısıyla meditasyon hastalıklarımızı onarmaz hastalığın kendisini ortadan kaldırır. Ama bunu yaparken sadece hastalığı değil hastanın kendisini de ortadan kaldırır. Arızalarla uğraşmaz ve arıza oluşturan mekanizmanın ta kendisini ortadan kaldırır. Egoyu yok eder ve ortada hastalanacak, hastalık üretecek, arıza yaratacak yahut arızalanacak bir şey kalmaz.

Geriye kalan yegâne şey sağlıktır. Bütünlüktür. Tamlıktır. Akışın kendisidir. Katılaşacak bir şey yoktur.

Eğer egonuzu ve sınırlamalarınızı ve hastalıklarınızı bırakmaya istekliyseniz meditasyondan uzun vadede bir fayda bekleyebilirsiniz. Ama onarmak derseniz, tavsiye etmem. Çünkü onarılacak olan şey sizin egonuz olduğu sürece ona hizmet etmeyecektir.

Not: Üçüncü Göz Ocak 2011 sayısındaki ropörtajdan…

Osho’da Ne Buldum?

Siz bizleri Osho’yla tanıştıran kişilerin başında geliyorsunuz. Osho sizin yaşam yolunuzu ve biçiminizi değiştirmenize neden olan kişi. Osho’da neyi gördünüz? Onu diğer büyük adamlardan farklı kılan ne?


Osho hakikaten hayatımın akışını değiştiren kişidir.

Osho’da neyi gördüm? Osho’da kendimi gördüm. Bana beni gösterdi. Bana ayna oldu. Osho’ya kadar bana hep olmadığım şeyler olduğum söylenmiş ve ona inanmam istenmişti. Kimse bana hakikaten kim olduğum ne olduğum hakkında hiçbir ipucu vermemişti. Osho’yu okumaya başlar başlamaz ruhum onu algılamıştı. Daha ilk paragrafın sonunda artık hayatımda hiçbir şeyin aynı olmayacağına ilişkin bir iç görü oluşmuştu: İlk görüşte aşk anlayacağınız. Aşk denilebilir ancak buna sanırım. Bir varlık karşısındakinde kendi varlığını görüyor. Herhalde aşkın tanımlarından birisidir bu. Böylelikle iki ayna karşılıklı durduğunda erişilen o sonsuzluk mümkün oluyor.

Sorunun ikinci kısmını da aslında böylelikle biraz da olsa yanıtlamış oldum sanırım. Diğer “büyük adamlar”a baktığımda onları görüyordum Osho’ya batığımda ise kendimi. Ruhumun en derinliklerinin hiç erişememiş olduğum karanlıklarının dahi aydınlanmış olduğunu, görünür hale geldiğini hissettim, oralara indim, oraları keşfedip oraları varlığımın entegre olmuş bir parçası haline getirdim. Beni sahte kimliklerimden ayırıp çırılçıplak varlığımla baş başa bıraktı. Diğer “büyük adamların” yapmaya çalıştığı şey ise bana ait olmayan başka başka kimlikleri bana yapıştırmaya çalışmaktı.

Bir başka deyişle diğer “büyük adamların” yaptıklarını temizleyen kişi oldu Osho, onların verdiği zararları onarmama yardım ve rehberlik etti. Varlığımı saflaştırmama yol açtı.

Not: Üçüncü Göz Ocak 2011 sayısındaki ropörtajdan…

Bilinçli Olmak mı Yoksa Kendini Oyalamak mı?

Kitaplardan, müzikten yahut pek çok uğraştan hobiden bir fayda alıyoruz. Tabii bazen tam tersi etki de edebiliyor… Huzur, farkındalık, ruhsal rahatlama gibi beklenti ve ihtiyaçlarımızın ne kadarı dış kaynaklı?

Anlaşılması gereken ilk şey içeriği ne olursa olsun her türlü beklentinin dış kaynaklı olduğudur. Dış kaynaklı derken varlığımızın merkezi değil çeperiyle alakalı olduğu anlamında bu terimi kullanıyorum. Her türlü arzu ve beklenti özümüze ait değildir. Ancak ihtiyaçları beklenti ve arzularla karıştırmamak gerekir. İnsanların yaşamındaki pek çok karışıklık ve karmaşanın kaynağı neyin ihtiyaç, neyinse arzu yahut beklenti olduğunun sağlıklı bir şekilde ayrılamamasıdır.

Beklenti ve arzular her zaman ego kaynaklıdır. Daha fazlasını istemekle ilgilidir. Örneğin bir insanın ihtiyacı bir öğün yemekte en fazla iki tane domates tüketmekse asla bedenimiz bir kilo domatesi kabul etmeyecektir. Ya da bedenin ihtiyacı iki bardak su ise asla sekiz bardak su içemez…

Aslında insanların ihtiyaçları çok ama çok basittir. Ancak beklentiler sonsuz ve karmakarışık olabilir. Varoluş ise bizlerin ihtiyaçlarını gidermek konusunda sorun çıkartmazken beklentilerimiz ve arzularımız konusunda bizi desteklemez. Varoluşun doğal olmayanı desteklememesi nedeniyle insanın arzu ve beklentilerine yani dıştan kaynaklanan, merkezinin dışına savrulmasından kaynaklanan kısmına erişebilmesi için hayatı ve çevresini maniple etmesine, etkilemesine, daha fazlası için mücadele etmesine gerek olmaktadır.

Hayatımızda yaşadığımız çatışmaların hepsinin kaynağı bu “fazladan” talep ettiğimiz kısma diğerlerinin de talip olması sebebiyle çıkmaktadır. Oysa bir kuş ertesi gün ne yiyeceğim, yani ihtiyaçlarımı dahi nasıl karşılayacağım diye sorgulamaz ve endişe etmez. Sadece güvenir. Varoluşun onun ihtiyaç duyduğunu kendisine sağlayacağına sonsuz güvenir.

Oysa bizlerin elimizdekinin ihtiyaçlarımızın kat kat fazlasına tekabül etmekte olmasına karşın hâlâ yetmediğinden şikâyet etmemiz çok rastlanılan bir durumdur.

Asla azla yetinme, daha fazlasını iste, daha çoğunu tüket ve daha çok şeyi kontrol et… Modern insanın takip ettiği zihinsel kalıp aşağı yukarı buna karşılık gelmektedir. Ve modern insan tarihin hiçbir döneminde insanların hissetmediği kadar kendisini mutsuz hissediyor. Yetersiz hissediyor. Çünkü geçmişe oranla ne kadar fazlasına sahip olursa olsun sahip olunacak, arzulanacak ve elde edilmesi için beklenti içine girilecek çok daha fazla şey var.

İhtiyaçlar varlığımıza aittir. Beklentiler ve arzular ise var olmayan hayallerdir ve egoya aittirler.

Çözüm de aynı formülde gizli durumdadır. İçten gelen her şey mutluluk verir ve dışa ait olan ve oradan kaynaklanan şeyler ise yetersizlik, tatminsizlik ve sonuçta hayal kırıklığına eşlik eden mutsuzlukla son bulur.

Kitaplar, müzikler, eğlenceler ve daha fazlası diğer insanlarla paylaşıldığında, tüketilmektense varlığımızın içinde yeniden üretip var ettiğimizde anlamlı şeylerdir. Ancak bunlar dahi giderek bir tüketim nesnesine dönüşmeleri vesilesiyle endüstriyel birer ürüne indirgenmektedir. Neredeyse seri üretim mantığıyla oluşturulan, işe yaradığı kanıtlanmış ve satışa destek olan belirli kalıplarla oluşturulmaya başlandı. Sonuçta medya ile kitle iletişim araçlarıyla insanların estetik algıları dönüştürülmekte ve peki hâlâ ön plana çıkarılması istenen şeyler estetize edilerek sunulmakta… Bu durumda elbette bir kitabı okurken bazen insan kendisini kullanılmış gibi hissedebilmektedir. Çünkü tüketilen kültür ürünü aslında bir metadır ve para kazanmak amacıyla yapılmıştır. Bizler de paraya ulaşılması için beğenileri kontrol edilmesi gereken “şeyleriz.”

Medya çağının bu kadar baskın olmadığı dönemlerde insanlar fikirlerini ve içinden gelen özgün yaratımlarını paylaşmak amacıyla sanat yaparlardı. Halen sadece bu amaçla yaratan pek çok insan vardır. Ve bu hakiki ve özgün sanat eserleri bu dünyanın ötesinden bazı nüveler taşırlar. Onlar insan ruhunu yükseltme potansiyeline sahip olan eserlerdir. Onlar paha biçilemez şeyler olduğundan para ile ölçülemeyecek kadar kıymetlidirler. O eserlerin o nedenle geniş kitlelere sunulması ve tüketilmesi neredeyse imkânsızdır. Reklâmı yapılamaz o eserlerin.

İnsanların modern hayatın ritmi içerisinde hakiki bir sanat eserini hazmetmesi oldukça zordur. Çünkü gerçek sanat insanı derinden sarsabilir. Bu sarsıntının etkisini insanın kendi içinde entegre etmesi zaman ve enerji talep eder.

Bu nedenledir ki kitlesel olarak tüketilen ve yeniden üretilen kültür sadece bir oyalanma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Zaman geçirme ve zihinleri oyalama çabasıdır. Ruhsal, manevi anlamda bir boyuta sahip değildir. Dolayısıyla insanın hakiki mutluluğuna ve esenliğine hizmet edemez.

Hakiki sanat ise insanın dışından kaynaklanan bir şey gibi görünse de aslında öteye aittir. Başka bir boyuttan gelir ve sanatçı o boyuta açılan bir kapıdır sadece. Hakiki anlamdaki bir sanat eseri bu dünyaya ait değildir, tamamıyla manevi bir şeydir. Madde dünyasının ötesinden maddi dünyaya gönderilen işaretlerdir.

Bu nedenle gerçek sanat ölümsüzdür. Zamansızdır. Zaman-mekân sınırlamasını aşmıştır. O hem dışarıdan gelir ama ana kaynağı kendimizin de bağlantıda olduğu öze aittir. Bir nevi aynadır. İçimizde olan ve zaten bildiğimiz ama içimizde olduğu için göremediğimiz, dokunamadığımız, duyamadığımız şeyi bize yansıtır.

Bu nedenle insanlara sunulan kültürel tüketim nesneleri; kitaplar, filmler, çağdaş resim, kitlesel müzik türleri insanın susuzluğunu gidermek bir yana daha da susatır. Bedeni su isteyen bir insana kola içirmek gibidir. Beden kolayı içince su ihtiyacı daha da büyür. Ve ona bir kez daha kola verilir çünkü susamıştır… Bu bir kısırdöngü yaratır. Sonrasında kişi kolaya bağımlılık geliştirir ve her susadığında kola içmeye devam eder. Sonuçta hasta olana kadar su yerine kola içer…

İnsanın ruhsal açlığı ve farkındalık gereksinimi yanlış besinle beslendiğinin kanıtıdır. Hayatını egosunun yönlendirmesiyle yaşadığının göstergesidir. Yanlış şeyi doyurmaya çalışmanın sonucudur bu. Modern dünya sahte besinlerle sahte bir varoluşu doyurmaya çalmaktan ibarettir.

Bunun sonucunda egoların yarattığı bir tüketim dünyasında egoların açlığı-susuzluğu (beklenti ve arzusu) giderilmeye çalışılır. Ama ruh hep susamış şekilde kalır. Bu ihtiyaçtır. Ve o ihtiyaç giderilmediği sürece arzuların ve beklentilerin ne kadar peşinden giderse gitsin insan doyuma ulaşamaz.

Huzur, farkındalık, ruhsal rahatlama bir ihtiyaçtır çünkü onlar bizim doğamıza ait şeyler olmasına rağmen onlardan uzağa düştük. Onları özlüyoruz çünkü onlarla aramızda bir mesafe var. Araya tüm bu sahte besinler girmiş durumda ve biz ise esas besleyici olan şeye ihtiyaç duymaktayız.

Onlar bizim doğamızda var ve bizler doğal bir hayat sürmemekteyiz. Bu nedenle giderek daha büyük bir susuzlukla bu ihtiyaçlara doğru yönelecek insanlar. Burası kesindir.

Serüven Seni Bekler

İnsanlar yavaş yavaş içlerine dönmeye, ceplerini yoklamaya ve kendi hakkında düşünmeye başladı. Bu yolculuk aslında bir serüven. Bizi neler bekliyor?

Her serüvende olduğu gibi elbette bolca heyecan ve adrenalin…

Evet, insanın içine dönmesi ve bu serüvene atılması beklenmedik pek çok şeyle yüzleşmesi ve tanışması anlamına gelecektir.

İnsan zihni dışarıda olanı kolayca tanımlar ve özelliklerini ayırt edebilir. Ama tanımsız olan bir şeyle, sınırsız olan bir şeyle karşılaştığında ne yapacağını bilemez. Hiçbir şey öngörülemez olmuştur. Bu nedenle zihin yani bildiğimiz, tanıdığımız her şey bir anlam ifade etmeyecektir.

Hiç tanımadığımız, tanımlayamadığımız bir derinlik ve boşluk söz konusuyken zihin sadece şaşırmaya ve afallamaya devam edecektir.

Tüm serüvenler böyledir: Daha önce gidilmemiş, daha önce keşfedilmemiş yerler, şeyler keşfetmek için atılım yapmaktır, risk almaktır.

İç dünyaya yapılacak yolculuk da bu anlamda tam bir serüvendir. Ve risk almayı sevenlere göredir. Kontrol etmek isteyenlere, bilinmedikten korkanlara göre değildir.

Aslında bilinmeyen şeylerden kaçınmak mümkün olmayacaktır her halükârda. Sadece nasıl ki devekuşu tehlike anında kafasını kuma gömüyorsa aynı şekilde içinde olan bitenleri görmemek, duymamak, algılamamak üzere kendini dışarıya doğru yöneltir insan… Paraya, başarıya, müziğe, festivallere, sinemaya, televizyona, kadınlara yahut erkeklere yönelir. Ama hiçbirinde tatmin bulamaz, gerçek bir şeye rastlayamaz. Çünkü dışarıda olan her şey yine kendisinden kaçan diğer insanlarla ortak olarak tecrübe ettiği her şeyi içermektedir.

Esas serüven bu nedenle dışarıda değildir. Çünkü içten içe kendi hakikatinden kaçan insan aynı şeyi yapan insanın tüm sınırlamalarını zaten bilmektedir. Oynan sadece bir oyundan ibarettir ve yalnızca nicelikler üzerinden var olacaktır. Öze ilişkin orijinal olan her şeyin kaynaklandığı varoluşa ait değil insan yapımı şeylere aittir o dünya. Ve sahtedir. Sıradandır. Aleladedir.

Hakiki olanın tam ters yönüdür o. Dolayısıyla insanı insan yapan en temel nitelikler orada bulunmaz. Bu yüzden esas olanın ikamesinden ibarettir ve insanı doyurmaz. Daha fazlasını ister durur.

Kendi içine yönelen insan hazinesine kavuşacaktır oysa. Sahte paralarla oynayacağı çocuk oyununa ihtiyaç duymayacaktır artık. Ve tüm masallarda olduğu üzere hazinenin saklı olduğu yerde sekiz başlı bir canavar vardır. O canavarla boğuşmak ve onu yenmek esas serüvendir.

İçine dönüp gerçek hazineye sahip çıkmaktan çekinenler ise sinema salonundaki ona gösterilen filmi izlemeyi serüven sanmaya devam eder.

Sanatçı Mana Taşır ve Ona Hayat Verir

Sizce Sanat hayatın ta kendisi mi yoksa sanat yaşamı güzelleştiren bir olgu mu? sanat insanları bir tokat şiddetiyle uyarmalı rahatsız mı etmeli yoksa onlara görülmesi gereken güzelliklerin olduğunu mu göstermelidir? Aslında sanatın tanrı olmadığını biliyorum… o bir hiç de değildir ama her şey de değildir araç olduğu vakit biz insanlar onu nasıl kullanmalıyız?

Sanat dediğinde tek bir şeyin anlaşıldığından pek bir emin gibisin. Sanat hayattaki pek çok başka alan gibi ondan ne anlamak istiyorsan odur. İnsan bir anlam yaratma fabrikasıdır. İstediği her şeye istediği her anlamı yükleyebilir. Sanat zaten bu anlam yükleme faaliyetinin estetik bir şekilde yapıldığı en eğlenceli alanlardan birisidir.

Sanat, anlamı yeniden üretir ve yeniden üretir ve yeniden üretir… Sanat bu anlamda ideolojik de olabilir, estetik de olabilir, ticari de olabilir; sen ondan ne şekilde faydalanmak istiyorsan o şekli alabilir. Sanat insanın faaliyetlerinden sadece biridir: Merkezi değildir!

Eğer konuyu estetiğe getirmek istiyorsan o ayrı. Estetik daha başka bir konudur. Bir sanat yapıtı estetik olabilir de olmayabilir de. Güzel olabilir de olmayabilir de. Hoş olabilir de olmayabilir de. Sanat teorik olarak hayatlarımızı daha güzelleştirmeyi hedefliyor olsa da aslında bazen bizleri uyarır ve rahatsız eder. Bazen ruhumuzu yüceltir bazen ise onu olduğuna pişman eder.

Sanatı onu icra eden sanatçıdan bağımsız değerlendirmek anlamlı değildir bu nedenle. Sanat onu yaratan yaratıcısının iradesinden, yeteneğinden, samimiyetinden, zenginliğinden yahut yoksulluğundan bağımsız değildir.

Peki kime sanatçı denir?

İnsan yediği, içtiği, konuştuğu, anladığı, dışkıladığı gibi yaratır da. Kimi insanların yarattığı şeyler “sanat” olarak adlandırılmaz ama yaratımın kendisi varoluşa içkindir. Onun doğasında vardır. Bir insan var olduğu her an bir daha asla yeniden yaratılmayacak olan bir oluş halini yaratmaktadır.

Sanat insanın var oluşunun çok ama çok küçük bir parçasıdır. Esas yaratımın çok ama çok kötü bir kopyasıdır. Yansımasıdır. Sadece tek bir kesiti dondurup yansıtır insana yeniden. Oysa her an kendine özgüdür ve yeniden bambaşka bir an yaratılır. Sanatçı varoluşun çok kötü ve çok zavallı bir taklitçisidir.

Dolayısıyla sanat sadece varoluşa bir ayna tutar. Aslında yaratmaktan çok yansıtır. Bazen güzellikleri yansıttığı gibi, bazen de berbat yanlarını yansıtır. Sanat esasen insanın anlam arayışının sadece bir yönünden ibarettir. Anlamı ararken onu yaratır ve müdahale eder. Bir tüpteki boyayı bir kağıt parçasını ve fırçayı alır ve ondan bir anlam yaratır. Tıpkı Tanrı’nın birtakım fizik yasalarını alıp onlardan bir evren yaratması gibi… Sanat özünde körlemesine Tanrı arayışıdır. Farkında olmaksızın. Sanatçı sadece ölümsüzlüğün peşindedir. Yarattığı eser aracılığıyla kalıcı olmaya çalışır. Tanrı’ya kendini eş koşar. O da yaratır ve Tanrı’ya “ben de senin gibiyim, ben de kendi evrenimi yaratıyorum” der.

Ama içten içe sanatçı bir taklitçi olduğunu bilir. Bu onu mutlu etmez. Bu onu sadece huzursuz eder. Bu huzursuzluk bir sanatçının hep daha iyisini ve daha güzelini yaratmak için gerekli olan enerjiyi verir. Ama asla tatmin etmez. Çünkü özünde sanatçı sadece doğayı yansıtır ve onun çok ama çok küçük bir kısmını yansıtır. Ne yaparsa yapsın gerçek anlamda orijinal değildir yaptığı… Hayatın kendisidir orijinal olan. Yaptığının delice olduğunu bilir. Bu nedenle hakiki sanatçılar asla uzlaşmazlar ve toplumdan ve her türlü yapıdan kopuklardır. Fazla akıllı olmak sanata zarar verir. Sanatçıyı rahatsız eder. Sanatçı her şeyi yaratabileceğine inandığından her şeyi yok etmeye meyillidir. Çünkü yaratma ve yok etme bir arada var olurlar. Yarattığına tutunan bir sanatçı aslında sanatçı sıfatına layık değildir bu nedenle.

Gerçek sanatçı yaratımın kendisinin kontrolünün dışında olan, kendisinden daha büyük bir kaynaktan aktığını bilir. O sadece o kaynağa kendini açacak kadar ona güvenir ve kendini bırakır. Asıl yaratıcılık kişiden kaynaklanmaz. Kişi sadece yaratıcılığın aracıdır, kanalıdır. Bu bahsettiğim sadece hakiki sanat ve yaratım için geçerlidir.

Yoksa ticari, ideolojik sanat için değil. Sanat, hakiki yaratım sadece akmak için hazır olan kaynağa izin vermekle alakalıdır. Ana kendini tamamen bırakamayan ve kendinin ötesine geçemeyen insan sanatçı değildir olsa olsa icracıdır. Bu nedenle üniversitelerde sanatçı değil icracılar yetiştirilir sadece. Hakiki sanatçıların çok büyük bir kısmı okullarda yetişmemişlerdir. O sadece içlerinden gelen bir şeydir ve ona izin verecek kadar kendilerini seviyorlardır sanatçılar.

İnsan bildiği(ni sandığı) her şeyi unutmadan bir sanatçı, yaratıcı olamaz. Çünkü bilinen her şey ona dışarıdan verilmiştir ve hakiki sanat ise sadece içten gelen orijinal bir şeydir. Ama o çok nadirdir. Gerçek sanat çok narindir ve nadirdir. O öteden geldiği için Tanrı’dan bir parça taşır. Ona baktığında, onu duyduğunda, ona dokunduğunda insan sarsılır. İnsan şaşırır, insan olduğundan daha başka bir şeye dönüşür.

Böyle eserler çok azdır. Her kuşakta bir kişi iki kişi gerçek sanatçı olarak çıkar… Hakiki sanatçı aslında bir mistiktir aynı zamanda. O da yarattığı şeyin kendisinin ötesinden geldiğini ve sadece uzuvlarını ve bedenini ona hizmet olarak ona sunduğunu bilir ama bunu kimseye söyleyemez.

Bu anlamda hakiki sanat ruha aittir. Sahte ve yüzeysel olan, başka şeylere hizmet eden “sanat” ise egoya aittir. İlki orijinaldir ikincisi ise yapaydır. Biri bireye aitken öteki topluma aittir. Biri varoluşsal iken öteki sadece işlevseldir.

Tek bir sanat yok. Sanat insanın kendisini yansıtır. Eğer insan ruhuyla temas halindeyse yaratılan şey ruhsal bir eserdir. Yok kişi ruhuna değil egosuna kendini bırakmışsa yaratacağı şey her zaman güdük kalacaktır. O sadece bilinçaltına ait şeylerin ortaya saçıldığı bir nevi çöplük olacaktır. Çok kişiye hitap edecektir çünkü egoların dünyasında yaşıyoruz. Bu nedenle tanıdık gelecektir o “eser.”

Ayrıca şunu belirtmeliyim ki sanat bir şey için kullanıldığında bu sadece onu o amaçla kullanan kişinin bakış açısına hizmet eder. Ama bu o eserin o amaçla yaratıldığı anlamına gelmez. Hakiki sanat asla hiç kimsenin arzularını tatmin etmez. Kimsenin onu kullanmasına izin vermez. Onu herhangi bir bakış açısının içine hapsedemezsin. Eğer onu kendi bakış açınla sınırlayabiliyorsan o hakiki bir eser değildir, egosal bir eserdir.

Hiçbir hakiki sanat eseri üzerinde bir uzlaşma ve konsensüs sağlanamaz. O her türlü tanımın ve sınırın içine sığmaz. Şeklin içerisinde şekilsizdir o. Şekli aşmıştır. Zamanın ve mekanın içinde var olurken onun sınırlamalarına nanik yapar. Seni alır ve ona bakarken baktığının ötesiyle buluşturur.

Dolayısıyla eğer sanat adı altında bir şeyleri araçsallaştırabiliyorsan bil ki o şey sanat değildir. Bu modern dünyada sıklıkla başvurulan bir yöntem. Özellikle Marksist estetik sanatı tamamen bir mekanik araca indirgeme eğilimindedir. Bu bir hastalık gibi modern sanatı sarmaktadır. Ama onun karşısında da sanatı ticari bir meta gibi gören kapitalist yaklaşım vardır. Orada da sanatı paraya erişimin aracı olarak ve ideolojinin yeniden üretimine hizmet etmek üzere sanatı kullanmak vardır.

Sanat, gerçek ve otantik sanat sadece manevi olabilir. Çünkü her türlü yaratımın kaynağı maneviyattan gelir. Mana dünyasına aittir sanat. Manadan maddeye dönüşür. Aslında hakiki sanat saf manadır. Tıpkı bu evren gibidir. Mana dünyasından dökülen maddelerle var olur yaşam.

Önce bir çocuğu anne baba ister ve onu içinde yaratır ve sonra eyleme döker. O manaya hayat verir bedenler.

Sanatçı da gebedir. İçinde mana taşır ve ona bedeni aracılığıyla hayat verir. Nasıl ki bir çocuğun varlığı hiçbir şeyin aracı değilse, bizzat kendisi amaç ise hakiki sanatçının eseri de öyledir: Hiçbir araca indirgenemez, amaç o eserin kendisidir.