Anlaşılması gereken ilk şey içeriği ne olursa olsun her türlü beklentinin dış kaynaklı olduğudur. Dış kaynaklı derken varlığımızın merkezi değil çeperiyle alakalı olduğu anlamında bu terimi kullanıyorum. Her türlü arzu ve beklenti özümüze ait değildir. Ancak ihtiyaçları beklenti ve arzularla karıştırmamak gerekir. İnsanların yaşamındaki pek çok karışıklık ve karmaşanın kaynağı neyin ihtiyaç, neyinse arzu yahut beklenti olduğunun sağlıklı bir şekilde ayrılamamasıdır.
Beklenti ve arzular her zaman ego kaynaklıdır. Daha fazlasını istemekle ilgilidir. Örneğin bir insanın ihtiyacı bir öğün yemekte en fazla iki tane domates tüketmekse asla bedenimiz bir kilo domatesi kabul etmeyecektir. Ya da bedenin ihtiyacı iki bardak su ise asla sekiz bardak su içemez…
Aslında insanların ihtiyaçları çok ama çok basittir. Ancak beklentiler sonsuz ve karmakarışık olabilir. Varoluş ise bizlerin ihtiyaçlarını gidermek konusunda sorun çıkartmazken beklentilerimiz ve arzularımız konusunda bizi desteklemez. Varoluşun doğal olmayanı desteklememesi nedeniyle insanın arzu ve beklentilerine yani dıştan kaynaklanan, merkezinin dışına savrulmasından kaynaklanan kısmına erişebilmesi için hayatı ve çevresini maniple etmesine, etkilemesine, daha fazlası için mücadele etmesine gerek olmaktadır.
Hayatımızda yaşadığımız çatışmaların hepsinin kaynağı bu “fazladan” talep ettiğimiz kısma diğerlerinin de talip olması sebebiyle çıkmaktadır. Oysa bir kuş ertesi gün ne yiyeceğim, yani ihtiyaçlarımı dahi nasıl karşılayacağım diye sorgulamaz ve endişe etmez. Sadece güvenir. Varoluşun ona ihtiyaç duyduğunu sağlayacağına sonsuz güvenir.
Oysa bizlerin elimizdekinin ihtiyaçlarımızın kat kat fazlasına tekabül etmekte olmasına karşın hâlâ yetmediğinden şikâyet etmemiz çok rastlanılan bir durumdur.
Asla azla yetinme, daha fazlasını iste, daha çoğunu tüket ve daha çok şeyi kontrol et… Modern insanın takip ettiği zihinsel kalıp aşağı yukarı buna karşılık gelmektedir. Ve modern insan tarihin hiçbir döneminde insanların hissetmediği kadar kendisini mutsuz hissediyor. Yetersiz hissediyor. Çünkü geçmişe oranla ne kadar fazlasına sahip olursa olsun sahip olunacak, arzulanacak ve elde edilmesi için beklenti içine girilecek çok daha fazla şey var.
İhtiyaçlar varlığımıza aittir. Beklentiler ve arzular ise var olmayan hayallerdir ve egoya aittirler.
Çözüm de aynı formülde gizli durumdadır. İçten gelen her şey mutluluk verir ve dışa ait olan ve oradan kaynaklanan şeyler ise yetersizlik, tatminsizlik ve sonuçta hayal kırıklığına eşlik eden mutsuzlukla son bulur.
Kitaplar, müzikler, eğlenceler ve daha fazlası diğer insanlarla paylaşıldığında, tüketilmektense varlığımızın içinde yeniden üretip var ettiğimizde anlamlı şeylerdir. Ancak bunlar dahi giderek bir tüketim nesnesine dönüşmeleri vesilesiyle endüstriyel birer ürüne indirgenmektedir. Neredeyse seri üretim mantığıyla oluşturulan, işe yaradığı kanıtlanmış ve satışa destek olan belirli kalıplarla oluşturulmaya başlandı. Sonuçta medya ile kitle iletişim araçlarıyla insanların estetik algıları dönüştürülmekte ve peki hâlâ ön plana çıkarılması istenen şeyler estetize edilerek sunulmakta… Bu durumda elbette bir kitabı okurken bazen insan kendisini kullanılmış gibi hissedebilmektedir. Çünkü tüketilen kültür ürünü aslında bir metadır ve para kazanmak amacıyla yapılmıştır.
Medya çağının bu kadar baskın olmadığı dönemlerde insanlar fikirlerini ve içinden gelen özgün yaratımlarını paylaşmak amacıyla sanat yaparlardı. Halen sadece bu amaçla yaratan pek çok insan vardır. Ve bu hakiki ve özgün sanat eserleri bu dünyanın ötesinden bazı nüveler taşırlar. Onlar insan ruhunu yükseltme potansiyeline sahip olan eserlerdir. Onlar paha biçilemez şeyler olduğundan para ile ölçülemeyecek kadar kıymetlidirler. O eserlerin o nedenle geniş kitlelere sunulması ve tüketilmesi neredeyse imkânsızdır. Reklâmı yapılamaz o eserlerin.
İnsanların modern hayatın ritmi içerisinde hakiki bir sanat eserini hazmetmesi oldukça zordur. Çünkü gerçek sanat insanı derinden sarsabilir. Bu sarsıntının etkisini insanın kendi içinde entegre etmesi zaman ve enerji talep eder.
Bu nedenledir ki kitlesel olarak tüketilen ve yeniden üretilen kültür sadece bir oyalanma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Zaman geçirme ve zihinleri oyalama çabasıdır. Ruhsal, manevi anlamda bir boyuta sahip değildir. Dolayısıyla insanın hakiki mutluluğuna ve esenliğine hizmet edemez.
Hakiki sanat ise insanın dışından kaynaklanan bir şey gibi görünse de aslında öteye aittir. Başka bir boyuttan gelir ve sanatçı o boyuta açılan bir kapıdır sadece. Hakiki anlamdaki bir sanat eseri bu dünyaya ait değildir, tamamıyla manevi bir şeydir. Madde dünyasının ötesinden maddi dünyaya gönderilen işaretlerdir.
Bu nedenle gerçek sanat ölümsüzdür. Zamansızdır. Zaman-mekân sınırlamasını aşmıştır. O hem dışarıdan gelir ama ana kaynağı kendimizin de bağlantıda olduğu öze aittir. Bir nevi aynadır. İçimizde olan ve zaten bildiğimiz ama içimizde olduğu için göremediğimiz, dokunamadığımız, duyamadığımız şeyi bize yansıtır.
Bu nedenle insanlara sunulan kültürel tüketim nesneleri; kitaplar, filmler, çağdaş resim, kitlesel müzik türleri insanın susuzluğunu gidermek bir yana daha da susatır. Bedeni su isteyen bir insana kola içirmek gibidir. Beden kolayı içince su ihtiyacı daha da büyür. Ve ona bir kez daha kola verilir çünkü susamıştır… Bu bir kısırdöngü yaratır. Sonrasında kişi kolaya bağımlılık geliştirir ve her susadığında kola içmeye devam eder. Sonuçta hasta olana kadar su yerine kola içer…
İnsanın ruhsal açlığı ve farkındalık gereksinimi yanlış besinle beslendiğinin kanıtıdır. Hayatını egosunun yönlendirmesiyle yaşadığının göstergesidir. Yanlış şeyi doyurmaya çalışmanın sonucudur bu. Modern dünya sahte besinlerle sahte bir varoluşu doyurmaya çalmaktan ibarettir.
Bunun sonucunda egoların yarattığı bir tüketim dünyasında egoların açlığı-susuzluğu (beklenti ve arzusu) giderilmeye çalışılır. Ama ruh hep susamış şekilde kalır. Bu ihtiyaçtır. Ve o ihtiyaç giderilmediği sürece arzuların ve beklentilerin ne kadar peşinden giderse gitsin insan doyuma ulaşamaz.