Eleştiri Egodan mı Kaynaklanır?

SORU: Sence insanların bakış açılarını eleştirmek egodan kaynaklanan bir durum mudur? Yoksa dünyada yanlış giden şeyler varsa ve insanların zihinleri belirli kalıplara saplanmışsa bunlar eleştirilebilir mi? Yani bu eleştirme gerekliliği duymak sence sorumluluk bilincinden mi yoksa egodan mı kaynaklanıyor?

Her türlü eleştiri, yorum sadece ve sadece egodan kaynaklanır. Egosu olmayan insan insanların fikirlerine değil kalplerine bakar. Onu görür ve ona cevap verir. Zihnine, düşüncelerine değil.

Eleştiri -her türlüsü- aslında kişinin kendisini de içeren daha büyük bir durumu kabul edememekle ilgilidir. Örneğin sevgilin var diyelim ve onun bir davranışı hoşuna gitmiyor ve eleştiriyorsun. Aslında yaptığın şey onun o davranışının yaratacağı olası sonuçları taşımak istememendir. Esasen mesele senle alakalıdır. O kişide “yanlış” bir şey olmasında değil…

Hayatta bir şeylerin yanlış olduğu fikri sadece egodan kaynaklanabilir. Dolayısıyla eleştiri ihtiyacı da onun bir türevidir.

Eleştirebileceğin bir şey varsa o da kendi “fikirlerin” olmalıdır. Onlardan kurtulman gerekecek. Çünkü eleştirmek için kendi fikirlerine ihtiyacın olacak. Her türlü fikir ego kaynaklıdır. Zihinden gelir. Zihin egonun en güçlü aracıdır. Zihin olmadan ego sadece bir içgüdü olarak var olabilir. Ki o kadar ego da bu bedende kalmak için gereklidir.

Ancak nihai bilinç düzeyine eriştiğinde insan içgüdülerine dahi ihtiyaç duymaz.

Artık beden de zihin de bütünüyle ruhun –yahut bilincin diyelim- hizmetindedir. Onun isteklerine bütünüyle riayet eder.

Şimdi, eleştirmek demek belirli bir bakış açısına sabitlenmek demektir. O baktığın açıdan yanlış görünen şeyleri eleştirirsin.

O bakış açısı egonun, senin görmeni istediği, tercih ettiği şeyleri sana gösteren açıdır. Hakikatin 360 derecelik bakış açısına sahip değildir. O nedenle eğer bir şeyleri eleştireceksen eleştirme arzusunun kendisini eleştirmeye başla!

Bir insan nihai bilinç yüksekliklerine erişmeden evvel hiçbir şeyi, kimseyi eleştirmeye cüret etmemelidir.

Ancak herhangi bir konuyu bütün yönleriyle algılayabilir olduğunda bir noktayı eleştirme hakkını kendinde bulabilirsin. Onun haricinde yapacağın eleştirilerin hiçbir hükmü yoktur. O sadece bir şikâyettir. Sana istediğin şeyi vermeyenlere karşı bitmeyen bir şikâyet… Bu aslında bir çocuğun bakış açısıdır. Ve ego tam olarak kendini korumayı bilmeyen çocuğun savunma duvarıdır. Bu sayede bilmediği her şeyi dışarıda bırakabilir. Ve riskleri en aza indirmiş olur. Ama bunu yaparken kötü şeyler kadar muazzam güzellikleri de dışarıda bırakır.

İnsanlar büyüdüğünde egoları şekil değiştirir: Egolarını dinlere, etnik kökenlerine, milliyetlere, cinsiyetlere, taraftarlıklara, ideolojilere büründürüp çocukça korunma kalkanlarını “yüce” amaçlar kılığına sokarlar. Çünkü doğrudan egoist olmak toplumun ayıpladığı ve dışladığı bir davranıştır.

Ama tüm Müslümanlar olarak tüm kâfirleri ―yani tanımadığın, koktuğun “diğerlerini”― külliyen dışlayabilirsin. Onların dinlerini, yahut inançsızlıklarını yerden yere vurup eleştirebilirsin.

Yahut başka bir milleti küçümseyebilir, belirli şeyleri senin beklediğin, tercih ettiğin yahut çıkarına olacak şekilde yapmadıkları için onları “eleştirirsin.”

Veya karşıt ideolojik görüşü düşman belleyip kafalarına taş atmaya bile çalışabilirsin.

Hatta ve hatta savaşa gidip onların yüzlercesini öldürecek kadar ileri gidebilirsin.

Toplum bırak seni kötülemeyi omuzlarına alır, seni kahramana dönüştürür, seni tarih kitaplarına yazar… Şereflendirir, onurlandırır. Seni bağrına basar ve örnek gösterir.

Ego şayet topluma mal olmuşsa bırak kötülenmeyi yüceltilir bile.

Çocukken toplumun sorun yapmadığı kişisel ego büyüdüğünde başkalarını rahatsız edeceğinden ve düzeni bozacağından toplumsal egolara evrilmesi ve işlevsel hale gelmesi gerekir. Hala çocuksudur ve koruma amacı güder ego, hala dışlayıcıdır. Ama bunu milyonlarca insan birden yaptığında “normal” olarak algılanır.

Sorun sadece senin egonla kaç kişinin özdeşleşim kurabildiğindedir. Mesela bir liderin egosu tüm toplumu kontrol edebilecek kadar güçlenip sistemi ele geçirdiğinde tarihi yazacak olan kurumlar da kontrolünde olacağından, elbette toplumun yararı olarak onun yapıp ettiği her şey onaylanacak ve sonuçta o liderin egosu ile toplumun çok büyük bir kısmı zaman içerisinde özdeşleşmeye başlayacaktır.

Tüm kurumlar da zaten o liderin etkisiyle tüm ideolojilerini ona göre biçimlendireceğinden, sistemde ilerlemek için insanlar muhakkak o liderin egosuna ve kişiliğine yönelik sahiplenmeye sahip olacaklardır.

Şimdi, bu lider eğer iktidarını hiç yitirmeden ölecek olursa büyük törenlerle uğurlanacaktır. O liderin “ilkeleri” ―egosu― ilelebet yaşayacaktır.

Eğer iktidarı sırasında güçten düşecek ve yenilgi tadacak olursa bu sefer o liderin arkasından berbat hikâyeler yazılacak, gerçekler konuşulacak ve yerin dibine sokulacaktır…

Kısacası ego her zaman iktidarı sever. Eğer bir liderin iktidarı hep varsa o ego ile özdeşleşmek çok kolaydır.

Ego insan büyüdüğünde onay isteği nedeniyle kendisine bu tarz pozisyonlar belirler. Bazen ait olunan gruba bağlılık nedeniyle iktidara karşı olan egolara takılır kişinin egosu. O zaman da muhalif bir egosu olur o kişinin. Özde bir şey değişmez yine egodur. Ama toplumsal anlamda bakıldığında elbette meşruiyeti vardır. Ama insanı da toplumu da bir yere götürmez.

Çünkü sadece gerçekliğin bir kısmını referans alır.

Tüm açılara birden bakabileceğin bir uzaklıktan hayata ve olaylara bakacak olursa insan sadece ve sadece olan şeyler vardır ve onlar oldukları için meşrudurlar. Olmamalarını istemek sadece acı verir. Istırap getirir. Çünkü dünyanın en saçma şeyini istemektesindir: Olan şeylerin olmamasını istemek!

Bu, bir şeyler yapılmamasını istemek midir?

Çoğunlukla insanlar bu noktada kopmakta ve “Eh o zaman bırakalım tüm yanlış şeyler olsun mu? O zaman neden yaşıyoruz ki? Doğru şeyi yapmayacaksak” derler.

Evet, aslında doğru sayılabilecek bir yaklaşım olmakla beraber eksik bir bakış açısıdır bu. Şöyle ki: Biz yanlış olduğu fikrine sahip olduğumuz şeyleri baz alarak onlara karşı bir pozisyon ediniriz.

Bu durumda “yanlış olan” bizim ne yapacağımız belirler.

Eleştireceğimiz şeyi hedef olarak önümüze aldığımızda eleştirdiğimiz şeye dönüşmeye başlarız. Onu eleştirebilmek için onu kendi içimizde canlandırmak zorundayız. Onu kendi içimize alıp yeniden içimizde üretiriz. Ve giderek onunla mücadele etmeye başladığımızda onun stratejilerini kullanmak zorunda kalırız.

Karşımızdakini eleştirmemizin esas nedeni eleştirdiğimiz şeyi içimizde zaten taşıyor olmamızdır. Bizim parçamızı göstermektedir eleştirdiğimiz şey. İçsel olarak kendi içimizde kabullenemediğimiz yanlarımızı gösterdiği için eleştiririz bize “dışarıda” yansıyan görüntümüzü.

En nihayetinde gördüğün her şey sensin.

Eleştirdiğin şey sensin. Kabul ettiğin şeylerin de sen olman gibi. İnsan bölünmüş bir varlıktır. Zihin her şeyi böler. Tam ortadan. Bir şeye doğru dediğin an onun tam zıddını da var edersin. Çünkü o “yanlış” olmadan var olamaz hiçbir doğru.

Eleştirdiğin şeyi var eden sensin. O eleştiriyi yapmaktan vazgeçip içine al onu ve ruhunun derinliklerinde erit.

Onu bütünleştir diğer yarısıyla. Eleştirdiğin şeyi kendi içindeki diğer yarısıyla birleştir ve onların birbirlerini nasıl da yok ettiklerine tanık ol.

İkisi de gerçek değil aslında. İkisi de egosal. İkisi de eksik ve yarım. İkisi de hakikati ve kökleri olmayan uçarı şeyler. Varoluş tamdır, bütündür. Hiçbir bakış açısına sığmaz, onların ötesindedir.

Onu yaşayabilirsin ama onu anlayamazsın. Bu nedenle herhangi bir bakış açısı senin hakikatin en uzak köşesinde durduğunun vesikasıdır.

Hakikate ait olmayan hangi eleştirinin bir hükmü olabilir sorarım sana?

Abesle iştigal etmekten başka ne işe yarar ki?

Kendini oyalamak istiyorsan dışarıdaki birini yahut bir şeyleri eleştir dur. Ömrün böyle geçer gider.

Eğer hakiki bir insan olacaksan, bütün bir insan olacaksan her türlü fikri kendinden uzaklaştır ve hayatı ve hakikati tecrübe etmeye hemen başla.

Başka yolu yok. Ve seçim senin. Her zaman.

Kemalizm Bir Tür Hastalık Mıdır?

Son zamanlarda internet üzerinden bazı çok da gerekli olmayan tartışmalara katılma talihsizliğine kaptırdım kendimi.

Bu tartışmalardan bazıları Kemalizm üzerineydi. Atatürk değil de Kemalizmi merkezinde tutmaya çalışmama rağmen tartışma dönüp dolaşıp Atatürk’te kilitlenip durdu.

Bazı tespitlerim var:

1)      Kemalizm bir ideoloji olup, Atatürk’ten sonra büyük oranda şekillendirilmiş bir siyasi görüş olmasına rağmen insanların neredeyse çok büyük bir kısmında Atatürk’ün şahsi varlığı ile özdeşleştirilmiş olarak algılanıyor.

2)      Atatürk, tarihsel kimliği ve yapıp ettiklerinden çok daha büyük ve Kemalizm’i de kapsayan daha geniş bir kavramsal bir algılayışa sahip. Olduğundan, olabileceğinden çok daha büyük bir şeye denk geliyor.

3)      Atatürk giderek 2. Maddede bahsettiğim algılama nedeniyle giderek gerçeklikten tamamen kopuk bir “mitik” kişiliğe hatta bir “kavram”a dönüşme eğilimine sahip oluyor.

4)      Bazı insanlarca, eleştirel tarih anlayışıyla ve resmi ideolojinin giderek güçsüzleşmesi sayesinde ortaya çıkmaya başlayan daha nesnel bir Mustafa Kemal’den uzaklaşılıp isminin de çağrıştırdığı şekilde Türklerin Atası’na yakışır bir kavramsallaştırma ve insanüstüleştirme çabasıyla tarihsel bir kişilikten koparılarak ve insansı özelliklerinden soyutlanarak doğaüstü bir varlık muamelesi gösterilmeye başlanıyor. Bunun anlamı Atatürk’ün giderek dinsel bir figüre doğru bazı insanların iç dünyasında yer etmeye başlamasıdır.

5)      Atatürk’e atfedilen ama tarihsel olaylardan ve hakikatlerden soyutlanmış algı yaşanmış olayların reddine, gerçeklikle Atatürk’e atfedilen anlamlar arasındaki makasın açılmasına sebebiyet vermektedir.

6)      Kemalist siyasi ideoloji toplumun giderek karmaşıklaşan yapısını anlamlandırmakta güçlük çekmekte, özündeki militarist ruh nedeniyle her türlü soruna bir tür güvenlik meselesi yakıştırması yapmakta ve bu niteliğiyle paranoya nitelemesine epey bir yaklaşmaktadır.

7)      Ancak, 6. Maddede bahsedilen karmaşık toplumu bir arada tutmaya yetkin olmaması nedeniyle ve eskisi gibi artık kaba kuvvetle yahut askeri güdümlü rejimle yaratılan baskıları meşrulaştıracak hiçbir zemini kalmadığı için Kemalizm giderek marijinalleşmekte ve bu gerçekleştikçe de kendisini daha da fazla merkezkaç kuvvetiyle hakikatin daha da uzağında bulmakta ve gerçekle arası giderek kopmaktadır.

8)      Bu sebeptendir ki Kemalizm giderek saldırganlaşma ve tamamen köprüleri yakama potansiyeline doğru ilerlemektedir.

9)      Bu amaçla “karşı taraf”a karşı giderek diş bilemeye başlayıp, en olmadık pozisyonları sadece karşı taraf seçmediği için seçmekte sakınca görmemektedir. Örneğin faşist baskıları bile savunabilecek kadar gericileşebilmekte, en gerici ve en özgürlükleri sınırlayıcı kanunları ve uygulamaları dahi savunmakta beis görmemektedir.

10)   Topluma sunacakları kendilerinden ve kendi çıkarlarından gayri bir şeyleri olmadığından ve bunun da alıcısının giderek azalmasından dolayı, toplumun büyük bir kesimi olan çoğunluğu aşağılamakta hiçbir sakınca görmemektedirler.

11)   Özetle Kemalist ruh hali 21.YY’a ayak uyduramamaktadır. Bilimsel ve nesnel dünya ile bağları giderek zayıflamaktadır. Meşruiyetini giderek yitirmekte ve zemin kaybetmektedir. Kendisini yeniden üretme konusunda çok büyük kayıplar yaşamaktadır.

12)   Sonuçta tarihi, toplumsal gerçekleri, Atatürk’e ilişkin yaratılan mitleri ayakta tutmak giderek güçleşmektedir. Biraz bilimden, sosyolojiden, tarihten, psikolojiden, vicdandan nasibini almış modern 21. YY insanının Kemalizm ile bağlarını güçlü bir şekilde tutabilmesi için akıl sağlığından çok ciddi özveride bulunması gerekmektedir.

Bu tespitler sonucunda ortaya çıkan manzara gerçeklikle bağları kopmuş yahut kopmak zorunda kalan bir insanın ruh haline çok benzemektedir.

Kemalizm ideolojisine bağlı kalmanın bedeli artık akıl sağlığından ödün vermekle eşanlamlı hale geliyor giderek. Çünkü Kemalist ideolojiyi ayakta tutan şey toplumu dünyanın geri kalanından soyutlamak ve kendinden menkul bir ara-rejim halini topluma “normal” bir rejimmiş gibi yutturmaktan geçiyordu. Bunu yapmak için sürekli suikastlar, sağ-sol çatışmaları, Kıbrıs Sorunu, komşularla %100 problem politikası, ekonomik anlamda dışa bağımlılık, yoksulluk, Kürt sorunu, demokrasi sorunu, ifade özgürlüğüne kısıtlamalar, IMF’ye bağımlılık, irtica, vs. vs. gerekiyordu.

Bu sayede toplum sürekli bir askeri vesayet altında tutulup meclis ve demokrasi gayet güzel sınırları askerlerce belirlenen bir çocuk oyununa indirgenebiliyordu. Her türlü siyasi farklı görüş ve toplumsal hareketlilik Kemalist ideolojiden sapma olarak kabul edilip başı eziliyor, karşısına bir şekilde Atatürk konuyordu.

Bu cenderelerden kurtulmaya başlayan yeni Türkiye toplumu içersinde etnik çeşitliliklerin ifade edildiği, dini gerekliliklerin özgürce inananlar tarafından uygulanmaya başlandığı, sınıfsal taleplerin yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladığı, ifade özgürlüğünün hayat bulduğu bir ortamda Kemalizm’in hayatta kalması ve olumlanması giderek anlamsızlaşmakta ve zorlaşmaktadır.

Hayatın gerçekleri ve tarihi hakikatler ortaya döküldükçe anlaşılmaktadır ki Kemalizm toplumun üzerindeki bir kâbus imiş ve ruhlarımızı ve bedenlerimizi ve özgür irademizi esir almış…

Şimdi, bu ortamda tamamıyla tarihe ait bir dönem olarak –pek de iyi olmayan bir şekilde anılacak- bir ideolojiye sıkı sıkı sarılmanın ve Atatürk’ü bir insan olmaktan çıkartarak doğaüstü bir varlık gibi  sunmaya kalkmanın insanın sağduyusunun söyleyeceği pek çok şeyi göz ardı edip bastırması gerekecektir.

Atatürk’ü giderek ruhsal bir varlığa, bir azize, bir ermişe dönüştürüp sorgulanamaz, elle tutulamaz, eleştirilemez, soyut bir varlığa indirgemek zorundasınızdır.

Son zamanlarda ülkemizde de yaygınlaşmaya başlayan ezoterik çalışmalar ve daha da yüzeysel olarak yaşanan new-age akımlar çerçevesinde Atatürk’ü yeniden yorumlamak ve onu soyutlaştırmak daha kolaylaşmaktadır. Bu sayede Atatürk dokunulmaz bir şekilsizliğe, zamansızlığa, erişilemezliğe daha kolay ulaşacaktır.

Bu Tanrısal konum Atatürk’ün eriştirilebileceği nihai noktadır artık.

Bunun böyle olduğunu, böyle yapılmaya çalışıldığını pek çok insan sezebiliyordu elbette. Ancak artık bu ciddi ciddi dillendirilmektedir de.

Toplumsal ve siyasi alandaki etkinliği giderek azalmakta olan bir tarihi lideri alıp ondan bir dinsel figür çıkartmak artık bu bir tür delilik olarak adlandırılabilecek ruh halinin en nihai mertebesidir herhalde.

Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesi dediği yerin bu olduğundan çok ciddi şüphelerim var. Bugün gelip de kendisinin nelere alet edildiğini ve kendisinin insanlardaki ne tür eksiklikleri gidermede psikolojik bir araç olarak kullanıldığını, hatta giderek dini bir figüre de indirgendiğini görse adamcağızın yüreğine inebilirdi…

Atatürk’ü basitçe, olduğu haliyle algılamaktansa onu Tanrısal bir yere koyabilme adına ruh sağlığından vazgeçmeye kadar ileri gitmeye gerek yok.

Atatürk yaptıklarıyla zaten çok büyük bir saygıyı hak etmektedir. Atatürk’ün yaptıklarını algılayabilsek ve onu Tanrısallaştırmaktansa bizim de onun yaptıklarını bugün yapabileceğimize kendimizi inandırabilsek ona daha büyük bir saygı gösterisinde bulunmuş olurduk.

 

Oysa biz onu Tanrısallaştırarak kendimizi hep geçmişe bakar halde tutarak kendimizi Atatürk’ün kendisinden mümkün olan en uzak yerde konumlandırıyoruz.

Atatürk bir enerjidir, bir devinimdir. Yenilmiş bir toplumun kalkışmasına önayak olmuş ve olmayacak bir iş yapıp yoktan bir ülke var etmiştir.

Bugün onun adını kullanarak, var olan koskoca bir toplumu ayrıştıramaya çalışmak ve makul ve makul olmayan insanlar yaratmak en azından onun yarattığı bir şeye ihanet etmektir.

Kemalizm bir an önce kendisinden kurtarılmalıdır!

Tüm dünya halklarına ilham verebilecek bir başkaldırı ve özgürleşme hareketini tutucu, gerici, militer, giderek de faşizan bir ideolojiye dönüştürmek ne büyük israf.

Demokrasi Kemalizm’in en büyük panzehiridir. Atatürk’ü Kemalistlerden kurtarmanın ve tüm insanlığa mal etmenin tek çıkar yolu daha çok demokrasi ve özgrülüklerdir.

Ursula K. Le Guin Mülksüzler kitabında der ki “Devrimci olamazsın, sadece devrimin kendisi olabilirsin”

Atatürk bir “devrimci” değildi. O devrimin ta kendisiydi. Ama onun da bir insan olarak yaptığı tüm yanlış seçimlerden toparlayıp da daha da kötüsüne dönüştürerek oluşturulan bir ideolojinin onu kirletmesine izin vermemek gerekir. Onun devrim olan yanını alıyorum Onun halkının yanında onlarla birlikte yarattığı mucizeye sahip çıkıyorum. Onun özgür bir ülke olmak için verdiği mücadelenin önünde saygı ile eğiliyorum.

Ama onun iktidarını çok sevmiyorum. Onun iktidar olduktan sonra yaptığı pek çok şeyi bugünün şartlarında tasvip etmiyorum. Onları örnek almıyorum.

Herkesin kendi seçtiği Atatürk’ü kabul etme özgürlüğü varsa ben siyasetçi değil bizzat kendisi devrim olan Atatürk’ü seçiyorum.

Hastalığı değil sağlılığı seçiyorum.

Kemalizmden arındırılmış insan Atatürk’ü seçiyorum.

Atatürk’ü Atatürkçülerden kurtarmak için devrimi seçiyorum..

Layık mıyız?

Sitemi kurduktan itibaren yazmış olduğum yazıların bir kısmı toplumsal meseleler üzerine içimden kopmak isteyen şeylerden oluşuyor. Bu alışıldık bir durum değil. Yani benim gibi maneviyatıyla ön plana çıkan bir insanın imajını zedeleme uğruna fikirlerini beyan etmesi çok da rastlanılır bir şey değil.

Fikriler sonuçta her zaman zıddı ile birlikte var olabileceğinden herhangi bir fikir öne sürüldüğü an zıddını hemen geçerli hale getirir. Bunu bile bile, bazı insanların fikirlerini karşıma almayı göze alıyorum.

Aslında ben herhangi bir fikre tutunmuyorum. Bunu rahatlıkla ifade edebilirim. Savunduğum hiçbir ideoloji yahut sistem yok. Ben tüm ideolojilerin eksik ―ve daha da ileri giderek söylüyorum― yanlış olduğunu biliyorum.

Ancak bunu söyleyince ideolojisizlik şu koşullarda mümkünmüş gibi bir yanılsama doğurmak istemiyorum. Bizim hiçbir ideolojiye yakın olmayan, onlardan haberdar bile olmayan insanlara baktığımız zaman bile onların kendileri bir ideolojiyi savunmasalar da belirli ideolojilerin imalatı olduklarını anlamak gerekir.

Bunu bir yana bırakarak söylüyorum: Ben herhangi bir ideolojinin her zaman yanlış olmak zorunda olduğunu söylüyorum. Çünkü ideolojiler veya rejimler ait oldukları dönemin ürünleridir. İşlevleri sadece bir süre geçerlidir. O süre zarfında bile ayakta durabilmek için, kendini yeniden üretebilmek için pek çok araç yaratmak ve insanları da buna alet etmek zorundadır. Sadece bu kısmı bile hangisi olursa olsun ideoloji ve rejimleri reddetmek için yeterli ve geçerli sebeptir: İnsanlar araca indirgenmiştir. NOKTA!

Evet o an ne olursa olsun o ideoloji, o çerçeve çöpe gitmeyi hak etmiştir ki bunun dışında var olabilecek herhangi bir ideoloji mümkün değildir. O halde hepsini toptan çöpe atmak gerek.

Peki bu neden olmuyor? Çünkü farkındalığı az olan insanların her an kendini yeniden yaratan değişkenlerle başa çıkacak kadar enerjisi yoktur. Ve ideolojiler değişmezlik yanılgısı yaratarak ―ilelebet, vs.― insanların düşünmeme, fark etmeme, yorumlamama ihtiyaçlarını giderir. Onlara altına sığınacakları bir şemsiye işlevi görür. Böylelikle geniş insan kitleleri her türlü değimle uğraşmaktansa, o değişimleri dışarıda ―bir süreliğine, ideoloji çökene kadar― tutacak bir şemsiyenin altında durup değişimin rahmetinden kendilerini mahrum bırakmayı seçer.

İdeolojilerin de bu nedenle geniş kesimlerin bu isteksizliğine ihtiyacı vardır. Bu nedenle okula gitse bile aynı şeyleri milyon kere tekrarlaya tekrarlaya, kitleleri hipnotize eder. Bu sayede kitleler farkında olacakları her türlü değişim ve yenilikler yerine çocukluklarından beri kulaklarında ve bilinçaltında yer eden bazı şeyleri değişmez gerçekler yahut dogmalar haline getirir. Artık ne memleketin geleceği, ne dünyadaki değişimler, ne toplumdaki hareketlilik düşünülecek değil tam tersine reddelmesi gereken şeyler halini alır.

İdeoloji kendisini en azından egemen olanlar nezninde yeniden üretecek bile olsa yeterince güçlü olacaktır. Ama toplumdaki gelişmeler kontrolden çıkacak olursa ve ideoloji artık tüm yalanlarına her kanaldan devam bile etse o geniş kesimler ikna olmamaktadır. Çünkü ideolojinin elbisesi çok küçük ve dar gelmektedir.

Ülkemiz de eski rejim ve ideolojinin artık çöküntüye uğramaya başladığı bir dönemden geçiyor. Aslında tüm dünya da öyle! Bu toplu bir dönüşüm süreci sanıyorum. Tıpkı 20.YY.’ın başlarında olduğu gibi! Dünya tam bir asır öncesindeki gibi topluca bir dönüşümden geçemeye çalışıyor.

Benim ısrarla yazdığım yazılarda bağırarak bazen söylemek istediğim şey bu muazzam dönüşüm sürecinin içindeyken hayatı, kendimizi, toplumumuzu ve dünyayı 100 yıl öncesinin zihin yapısıyla algılayamayacağımız dillendirmekti.

Sanıyorum bazen olayların etkisiyle ve biraz da kendini ifade etmedeki engellenmişlikler nedeniyle bu derdimi çok iyi aktaramadım.

Benim derdim ne Atatürk’le ne de Cumhuriyet’le, ne de Kemalizm’le. Benim derdim hala bunları sanki tüm dertlerimize çare olacakmış zannetmenin eksikliğini göstermek ve yahu bir dünyaya bakıverin ve eski paradigmaların neredeyse ortadan kalkmakta olduğunu görün demek.

Konu yine dağılıyor: Çok iyi bir yazar değilim. Bu nedenle dağılıyorum zaman zaman.

Demokrasiyi savunurken kimsenin haklarını çiğnemeyi savunmak olmaz. Demokrasi öyle bir şeydir ki insanların saçma sapan fikirleri bile olsa ona saygı duymayı gerektirir. Çünkü eğer karşımızdaki gerçekten o fikri savunuyor ve inanıyorsa bunu ona bırakmak gerekir. Yok, eğer o kişi o saçma sapan fikri bir şeyleri maniple etmek için ortaya atıyorsa o zaman da yapılacak şey bunun doğru olmadığını göstermek olacaktır. Kanıtlamak olacaktır. Yahut o fikir anlamsızlıklar ve tutarsızlıklar içereceğinden geçersizliğini yine başka fikirlerle çürütmek gerekecektir. Her iki durumda da fikrin kendisini yahut onu savunanı ortadan kaldırmak ne çözümdür ne de anlamlıdır.

O nedenle Kemalizm bana göre miadını doldurmuş eskimiş ve işlevi kalmamış bir ideolojidir. Tamamen gücünü militarizmden alır ve militarizm yahut bürokratik egemenlik yoksa ayakta kalamaz. Çünkü kökleri halkta değildir. Halka karşı yaratılmış bir ideolojidir.

Ama onu savunanların bu fikre sahip olma hakları vardır: Meşru ve demokratik haklar. Ne askeri, ne asimetrik bürokratik güce dayanan kaba kuvvet değil. Devletin silahlı kuvvetleri yahut hukuk sistemi bu memleketteki herkesimden insanın ―evet, ayrılıkçı da olsa, şeriatçı da olsa, komünist de olsa, vatandaş olmak yeterlidir― hizmetinde olmak zorundadır. Onların ideolojisi olmaz, olamaz. Eğer bunu onaylayacak olursa hangi fikirden olursa olsun demokratik meşruiyetini yitirir o kişi yahut kurum.

Şimdi, biz toplum olarak bunda anlaşamıyoruz. Bugüne kadar devlete hâkim olmuş olan Kemalist ideoloji devletin erkini sadece kendi ideolojisini kabul eden, boyun eğenlerin devleti olmaya zorluyor.

Tüm kıyamet bundan kopuyor işte.

Devlet şeffaf ve tarafsız olmalı. O zaman Kemalistler istediklerini yapacaklar ve kimse gık diyemeyecek, o zaman Aleviler istediklerini yapacak ve kimse gık diyemeyecek, Kürtler, dindarlar da öyle. O zaman herkes kendisi olarak bu ülkede eşit var olma haklarına kavuşacak.

Bugüne kadar bu böyle olmadı. Ve herkes az ya da çok ezilmiş ve mağdur hissetti.

Bu kadar ağır bir ideolojik cenderenin altında 80 yıl kalan toplumun ortak bilinçaltı çok acılar taşıyor. Ve bu nedenle de maalesef hiçbir kesim diğerine/diğerlerine güvenmiyor.

Aslında kimsenin kimseye güvenmesine gerek de yok. Sadece işleyen bir hukuk yeterli değil mi bunun için?

Ama bizim hukuk adamlarımız maalesef hakların değil ideolojilerin bekçisi olduklarını utanmadan sıkılmadan bağıra bağıra haykırıp duruyor.

Evet devlet bir hizmet aracıdır ve kutsal mutsal değildir. Neden kutsal olsun ki? Bana gerektiğinde silah doğrultan bir aygıt neden kutsal olsun? İnsan yapımı hiçbir şey kutsal değildir. Hele devlet? Devlet sadece bana hizmet ettiği, iyi hizmet ettiğinde anlamlıdır ama kutsal değildir. O devleti yıkıverir bir grup insan. Kutsal olsa yıkılır mı? Yıkılmaktan ve parçalanmaktan bu kadar paranoyakça korkar mı kutsal olsa?

Hem başı sonu belli bir şey nasıl kutsal olur ki? Bu devlet 84 yıl önce yoktu ki! O zaman başka bir “kutsal” devlet vardı herhalde..

Devlet sadece bir aygıttır. Bir kurumdur. Ve her kurum gibi onun da yararlı ve zararlı yanları vardır.

Eğer iyi yönetilirse her kurum gibi fayda sağlar ama eğer kötü yönetilirse insanları kendi adına yıpratmaya başlar ve o kurumun lağvedilmesi gerekebilir.

Soyut bir devlet kavramına tapınıp durmanın, onu yaratan kişiyi de tanrısallaştırmanın bizleri sadece çocuksu birer ruh olarak sonsuza dek dondurmak demek olduğunu göremiyor muyuz?

Atatürk zamanında iyi bir şey yaptı diyelim. Ne olacak? O “iyi” şeyler sonsuza dek “iyi” olarak mı alacak? Nasıl yani?

Şu koskoca evren bile giderek entropi ilkesine göre dağılıp giderken enerjisini yitirirken, önünde sonunda sonsuz karanlık bir boşluk haline gelecekken yani ortada anladığımız şekliyle bir evren bile olmayacakken TC nasıl olacak da “ilelebet” ayakta kalacak?

Buna hangi çocuk inanır? Ama koca koca adamlar sanki inanıyor? Genelekurmay başkanları, organeraller, kuvvet komutanları, meclis başkanaları, parti başkanları, köşeci gazeteciler vs. vs. vs.

Ya onlar çocuk zekâlılar yahut bizlerin bunlara inanmasını sağlayarak bizlerin çocuk zekâsında kalmamızı sağlamaya çalışyorlar. Onlar herhalde bizden daha zeki olmalılar ki oradalar. O halde onlar akıllılar ve bizlere ideolojik yalanlar söylüyorlar… Bizleri uyutmaya çalışıyorlar. Yahut belki de bu sadece bir temennidir. Eğer bu devlet ilelebet yaşamazsa o zaman onlar hangi devletin bilmemne başkanı olacaklar?

Devleti olmadığı bir kutsallı zırhıyla kapladılar, sonra onu Atatürk’ün emaneti haline soktular ve bize de koruma görevi verdiler. Oldu paşam! Sen beni askerde anamdan emdiğim sütten soğutacaksın, sonra muvazzaflar karargahta çay içerken köyden yeni gelmiş erleri cepheye sürüp komşu çocuğuyla çatışmaya sokacaksın, bir de üstüne seçimle iktidar olmuş demokratik bir partiyi kaptırtmaya çalışacaksın, tüm bunları da kutsal devleti, Atatürk’ün emanetini korumak için bana yaptırdığına ikna edeceksin.

Bir yere kadar! Ve o “yer” galiba buraya kadardı.

Artık devlet ben ne istersem o olacak. O kadar. Devlet, yani tüm ordu, tüm yargı ve tüm yürütme ve de tüm medya hatta bana göre davranacak. Bana hizmet edecek ben ona değil.

Bu aslında bir vatandaş olma meselesi. İdeolojik yahut dini vs. bir şey değil. Ben vatandaş olarak vergilerimle hayatta tuttuğum bu devleti kendime hizmet eder hale getireceğim.

Bunu hangi ideoloji destekliyorsa onu kullanırım, o beni kullanamaz. Ben kendi vatandaşlık haklarımın herkes tarafından sonuna kadar kullanılmasını savunurum. Bu kişinin etnik, dini yahut siyasi görüşü hiç önemli değildir.

Vatandaş olmak yeterlidir. Hatta vatandaş olmasa sadece insan olsa da yeterlidir. Hatta ve hatta canlı olması dahi bunun için yeterlidir.

Eğer bu devlet buna izin vermeyecekse yıkılsın ve yenisini yapalım. Ne olacak? Atatürk’ün yaptığını neden yapamayalım?  Her şeyi o mu yapacaktı yani? O kadar kısıtlı imkânlarla en iyisini yaptı o. Biz şimdi ne imkânlara sahibiz. Çok daha iyisini yapabiliriz. İsviçre, Fransa, Alman, İtalyan hukukunu değil kendi hukukumuzu evrensel ilkelerle yeniden neden yaratamayalım ki?

Neden birbirimizden korkalım? Bu ülkede birlikte yaşayacağımıza, ülkenin yarısını kovamıyacağımıza göre neden ortak paydalarımızla yepyeni ilkelerle herkesin birbirine saygı duyacağı ve haklarını savunabileceği bir memleket olmayalım?

Bunu yapamayacaksak ona layık değiliz demektir.

Hakiki Mesele…

Türkiye’deki üniversite bitirmiş insanların kendilerini toplumun üzerinde görme eğilimi bana kalırsa bu ülkedeki en büyük meseledir.

Üniversite Türkiye’de meselelere çözüm üretmede ülkeye katkıda bulunmak için bir araç değil bizzat sorun üreten mekanizmanın kendisini yeniden üretiyor.

Her türlü ayrımcılığın, kimin makul ve de makbul olacağını, kimin aşağılanmaya layık olduğunu gösteren bir tür vitrin halini alıyor.

Devlet üniversitleri kimin resmi ideolojiye uygun olduğunu onaylayan mekanizmalar iken, özel üniversiteler kimlerin “elit” ve kimlerin “üst sınıf” olduğunu teyit eden ve bunların etiketlerini üreten mekanizmalara denk geliyor.

Eh, milyonlarca insanı eleyerek yahut özel üniversitelerde olduğu gibi parayı bastırarak alınan etiketlerin de üzerine yapışanları ayrıcalıklı hissettirmek gibi bir işlevi olsun!

Mezun olur olmaz, hatta henüz öğrenciyken hemen iki sözcüğün altında “eh halkımız da cahil, eğitimsiz” demeye başlama hakkını kendinde görmeye başlar “okumuş” yahut “okumakta” olanlarımız.

Üniversitenin bizzat kendisinin bir gösterge olduğu bir toplumda inançları gereği başını örten bir genç kadına kalkıp da “senin başörtün aslında inancından değil, siyasi simge olmasından, o nedenle çıkart onu başından yahut aramızdan defol” demeye herkes kendinde hak görebiliyor.

Elbette üniversiteden mezun olununca halkın seviyesinden koparak yarı-tanrı seviyesine yükseleceksin. Orada eğer “aşağıdakiler” gibi görünecek olursan gösterilen şeye ters bir izlenim yaratırsın.

Elit yarı-tanrı seviyesine yükselmek istiyorsan elbette alt tabakalardaki “eğitimsiz, cahil bırakılmış” insanların göstergelerinden kurtulmalısın.

Yanlış anlama yani, içinden istediğin kadar dindar olabilirsin, zaten hepimiz öyle değimliyiz ayol! Ama bunu göstermek başka şey. Eğer içindekini aynen yansıtacak olursan nasıl kendini ayırabileceksin “onlardan!” Zaten özünde “onlar” ve “biz” arasında hiçbir fark yok ki! Sadece dışarıdan bakınca biz moderniz, “değişik”iz.

Yoksa hepimiz Doğuluyuz. Ne de olsa insanları başına taktığı şeye göre sınıflandıran bir tasnif anlayışına sahibiz. Nasıl ki bir koyu dindar başı açıklara küfreder biz de içimizden seviyemizi düşürmeye çalışan her başı bağlı insana küfreder dururuz.
Yok aslında bir birimizden farkımız! Fark sadece şu an kanunların ―ve de şükürler olsun ki gerçek efendilerimiz olan eli silahlı kuvvetlerin ve eli kanun yazan ve de beyni yazılanları istediğimiz şekilde yorumlayan hukuk kuvvetlerimizin― bizden yana olmasıdır…

Bizim için ne o türbanın içindeki fikirler önemlidir ne de kafasında boya olan diğer saçlarla örtülü beyinlerin içindeki fikirler. Onlar gerçek üniversitelerde önemlidir. Bizim üniversitelerimizin öyle bir kaygısı da öyle bir işlevi de yok ne de olsa.

İnsanların fikirlerle değil hâlâ kaba kuvvetle ikna edildiği bir memleketteyiz haberin yok mu? Pek cahilsin canım sen de! Zaten kafandaki bez parçasından belli. Cahilsin işte. Bu ülkede özgürlük sadece biz elitlerin tanımını yapabileceği bir şeydir.
Sayımız az da olsa sorun değil. Güç bizde. Asimetrik olmuş ne yazar. Güç güçtür. Medya bizimle, kaba kuvvetler bizimle, kanun kuvvetler bizimle, ülkeyi kuranları da zaten çoktan kendi fikirlerimizle sınırladık, onlar da elimizde rehin zaten. Kim ne yaparsa yapsın eğer bizim elit dünyamızı tehlikeye sokacak bir ibare taşıyorsa hemen yaygarayı basıp “ülke elden gidiyor, tersanelerimize girilmiş, telekomlarımız satılmış, köprüler ha gitti ha gidiyor, memleketi sattılar” diye bağırırsak anında düşman kuvvetler safına seni sokuveririz.

O nedenle ayağını denk al. Elit olmak kolay değil. Hemen geldiğin sınıfa sırtını dönecek ve ruhunu 1923 ruhuna teslim edeceksin.

Böylelikle “mış” gibi yapsan bile kimse kalkıp da “oha ne oluyor ne alakası var” diyemez. Kimse kalmadı ki o zamandan. Zaten halk cahil bırakılmış ve eğitimsiz… Bir tür sürü. Güdülmeyi bekliyor. Kim tarafından, elbette ki karısının başı bağlı ve eve ayakkabısız giren badem bıyıklı başbakanlar tarafından değil!” Onlar sadece biz arka plandaki elitlerin kuklası olabilirler.

Öyle esmer falan olursan, Türkçeyi adam gibi konuşamıyorsan ne işin var aramızda. Sakın parlamentoya bile gelme. Parlamento öyle herkesin özellikle de halkın iradesini yansıtan ve de gösterilen bir yer olabilir mi?
Biz orada ne kadar ilerlediğimizi cümle aleme göstermek üzere bir göstermelik meclis kurduk sakın ola ki onu hakiki parlamentolarla karıştırma. Zaten o meclisi bu aciz halk talep etmedi ki biz kendi aramızda toplanalım diye yaptık onu!

Bu bir oyun ve meclis de oyuncak. Bizler oynamak üzere kurduk ve gerçekleri değil, konuşulması gerekeni değil, çözüm üretimini değil, zevzeklik yapmak için kurduk onu…

Sen ise kalkmış gerçek insan haklarından ve kendi istediğin gibi yaşamaktan, istediğin gibi düşünmekten bahsediyorsun.

Herkes her istediğini düşünüp, hissedecek ve onu yaşamaya cesaret gösterecek olursa o zaman nasıl bizim gibi olmayanlardan üstün oluruz? Onlar da eşit olup bizim gibi gelişirler ve biz kimseye kalkıp da “onlar eğitimsiz” diyemeyiz!

Öyle modern kurumların gerçekten modernleşmesine ve olması gereken işlevlere bürünmesine tarihte kim izin vermiş ki yöneten elit sınıflar olarak biz buna izin verelim. Direneceğiz bu barbar istilasına. Direneceğiz bu seviyesiz giyim zevkine ve seviyesiz ve “mantıksız” inançlara. Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız bu ilkel ve eğitimsiz güruhların kendi değerlerini ulu orta hayata geçirmesine. Direncimiz artacak bugüne kadar uyguladığımız baskılara rağmen değişime direnen bu yığınların düşük değer yargılarının bizleri kaplayıp bizi boğmasına. Nasıl 83 yıllık baskıya rağmen teslim olmaz cahillik canım! Evet eğitim olanakları yaratacağına bu rejim silah alımları ve harcamalarına kaynakları aktardı. Oradan oluşan rantın tadı da bir başkaydı. Ama en azından biz elitlerin neler giyip-yediğine ve nasıl ilişkiler kurduğuna gazete sayfalarından, TV köşelerinden bakarak da mı bir şeyler öğrenemediniz.

Eh, o zaman siz böyle cahil yaşamayı hak etmişsiniz işte. Kendi ağzınızla itiraf ettiniz.

O halde baskıya devam, zulme devam. Devlet ne için var canım? Her şeyi bizim elit azınlığımızın çıkarları doğrultusunda zorlayabilmek için değil mi? Bu devlet hepimizin ve bazılarımıza ballı börek kısmı bazılarımıza ise dayak, sopa, baskı, zulüm ve silah ve de mermi olan kısmı düşüyor.

Cumhuriyeti bizler kurduk onun demirden paletleri altında ezilecek olanlar da sizlersiniz!