SORU: Sence insanların bakış açılarını eleştirmek egodan kaynaklanan bir durum mudur? Yoksa dünyada yanlış giden şeyler varsa ve insanların zihinleri belirli kalıplara saplanmışsa bunlar eleştirilebilir mi? Yani bu eleştirme gerekliliği duymak sence sorumluluk bilincinden mi yoksa egodan mı kaynaklanıyor?
Her türlü eleştiri, yorum sadece ve sadece egodan kaynaklanır. Egosu olmayan insan insanların fikirlerine değil kalplerine bakar. Onu görür ve ona cevap verir. Zihnine, düşüncelerine değil.
Eleştiri -her türlüsü- aslında kişinin kendisini de içeren daha büyük bir durumu kabul edememekle ilgilidir. Örneğin sevgilin var diyelim ve onun bir davranışı hoşuna gitmiyor ve eleştiriyorsun. Aslında yaptığın şey onun o davranışının yaratacağı olası sonuçları taşımak istememendir. Esasen mesele senle alakalıdır. O kişide “yanlış” bir şey olmasında değil…
Hayatta bir şeylerin yanlış olduğu fikri sadece egodan kaynaklanabilir. Dolayısıyla eleştiri ihtiyacı da onun bir türevidir.
Eleştirebileceğin bir şey varsa o da kendi “fikirlerin” olmalıdır. Onlardan kurtulman gerekecek. Çünkü eleştirmek için kendi fikirlerine ihtiyacın olacak. Her türlü fikir ego kaynaklıdır. Zihinden gelir. Zihin egonun en güçlü aracıdır. Zihin olmadan ego sadece bir içgüdü olarak var olabilir. Ki o kadar ego da bu bedende kalmak için gereklidir.
Ancak nihai bilinç düzeyine eriştiğinde insan içgüdülerine dahi ihtiyaç duymaz.
Artık beden de zihin de bütünüyle ruhun –yahut bilincin diyelim- hizmetindedir. Onun isteklerine bütünüyle riayet eder.
Şimdi, eleştirmek demek belirli bir bakış açısına sabitlenmek demektir. O baktığın açıdan yanlış görünen şeyleri eleştirirsin.
O bakış açısı egonun, senin görmeni istediği, tercih ettiği şeyleri sana gösteren açıdır. Hakikatin 360 derecelik bakış açısına sahip değildir. O nedenle eğer bir şeyleri eleştireceksen eleştirme arzusunun kendisini eleştirmeye başla!
Bir insan nihai bilinç yüksekliklerine erişmeden evvel hiçbir şeyi, kimseyi eleştirmeye cüret etmemelidir.
Ancak herhangi bir konuyu bütün yönleriyle algılayabilir olduğunda bir noktayı eleştirme hakkını kendinde bulabilirsin. Onun haricinde yapacağın eleştirilerin hiçbir hükmü yoktur. O sadece bir şikâyettir. Sana istediğin şeyi vermeyenlere karşı bitmeyen bir şikâyet… Bu aslında bir çocuğun bakış açısıdır. Ve ego tam olarak kendini korumayı bilmeyen çocuğun savunma duvarıdır. Bu sayede bilmediği her şeyi dışarıda bırakabilir. Ve riskleri en aza indirmiş olur. Ama bunu yaparken kötü şeyler kadar muazzam güzellikleri de dışarıda bırakır.
İnsanlar büyüdüğünde egoları şekil değiştirir: Egolarını dinlere, etnik kökenlerine, milliyetlere, cinsiyetlere, taraftarlıklara, ideolojilere büründürüp çocukça korunma kalkanlarını “yüce” amaçlar kılığına sokarlar. Çünkü doğrudan egoist olmak toplumun ayıpladığı ve dışladığı bir davranıştır.
Ama tüm Müslümanlar olarak tüm kâfirleri ―yani tanımadığın, koktuğun “diğerlerini”― külliyen dışlayabilirsin. Onların dinlerini, yahut inançsızlıklarını yerden yere vurup eleştirebilirsin.
Yahut başka bir milleti küçümseyebilir, belirli şeyleri senin beklediğin, tercih ettiğin yahut çıkarına olacak şekilde yapmadıkları için onları “eleştirirsin.”
Veya karşıt ideolojik görüşü düşman belleyip kafalarına taş atmaya bile çalışabilirsin.
Hatta ve hatta savaşa gidip onların yüzlercesini öldürecek kadar ileri gidebilirsin.
Toplum bırak seni kötülemeyi omuzlarına alır, seni kahramana dönüştürür, seni tarih kitaplarına yazar… Şereflendirir, onurlandırır. Seni bağrına basar ve örnek gösterir.
Ego şayet topluma mal olmuşsa bırak kötülenmeyi yüceltilir bile.
Çocukken toplumun sorun yapmadığı kişisel ego büyüdüğünde başkalarını rahatsız edeceğinden ve düzeni bozacağından toplumsal egolara evrilmesi ve işlevsel hale gelmesi gerekir. Hala çocuksudur ve koruma amacı güder ego, hala dışlayıcıdır. Ama bunu milyonlarca insan birden yaptığında “normal” olarak algılanır.
Sorun sadece senin egonla kaç kişinin özdeşleşim kurabildiğindedir. Mesela bir liderin egosu tüm toplumu kontrol edebilecek kadar güçlenip sistemi ele geçirdiğinde tarihi yazacak olan kurumlar da kontrolünde olacağından, elbette toplumun yararı olarak onun yapıp ettiği her şey onaylanacak ve sonuçta o liderin egosu ile toplumun çok büyük bir kısmı zaman içerisinde özdeşleşmeye başlayacaktır.
Tüm kurumlar da zaten o liderin etkisiyle tüm ideolojilerini ona göre biçimlendireceğinden, sistemde ilerlemek için insanlar muhakkak o liderin egosuna ve kişiliğine yönelik sahiplenmeye sahip olacaklardır.
Şimdi, bu lider eğer iktidarını hiç yitirmeden ölecek olursa büyük törenlerle uğurlanacaktır. O liderin “ilkeleri” ―egosu― ilelebet yaşayacaktır.
Eğer iktidarı sırasında güçten düşecek ve yenilgi tadacak olursa bu sefer o liderin arkasından berbat hikâyeler yazılacak, gerçekler konuşulacak ve yerin dibine sokulacaktır…
Kısacası ego her zaman iktidarı sever. Eğer bir liderin iktidarı hep varsa o ego ile özdeşleşmek çok kolaydır.
Ego insan büyüdüğünde onay isteği nedeniyle kendisine bu tarz pozisyonlar belirler. Bazen ait olunan gruba bağlılık nedeniyle iktidara karşı olan egolara takılır kişinin egosu. O zaman da muhalif bir egosu olur o kişinin. Özde bir şey değişmez yine egodur. Ama toplumsal anlamda bakıldığında elbette meşruiyeti vardır. Ama insanı da toplumu da bir yere götürmez.
Çünkü sadece gerçekliğin bir kısmını referans alır.
Tüm açılara birden bakabileceğin bir uzaklıktan hayata ve olaylara bakacak olursa insan sadece ve sadece olan şeyler vardır ve onlar oldukları için meşrudurlar. Olmamalarını istemek sadece acı verir. Istırap getirir. Çünkü dünyanın en saçma şeyini istemektesindir: Olan şeylerin olmamasını istemek!
Bu, bir şeyler yapılmamasını istemek midir?
Çoğunlukla insanlar bu noktada kopmakta ve “Eh o zaman bırakalım tüm yanlış şeyler olsun mu? O zaman neden yaşıyoruz ki? Doğru şeyi yapmayacaksak” derler.
Evet, aslında doğru sayılabilecek bir yaklaşım olmakla beraber eksik bir bakış açısıdır bu. Şöyle ki: Biz yanlış olduğu fikrine sahip olduğumuz şeyleri baz alarak onlara karşı bir pozisyon ediniriz.
Bu durumda “yanlış olan” bizim ne yapacağımız belirler.
Eleştireceğimiz şeyi hedef olarak önümüze aldığımızda eleştirdiğimiz şeye dönüşmeye başlarız. Onu eleştirebilmek için onu kendi içimizde canlandırmak zorundayız. Onu kendi içimize alıp yeniden içimizde üretiriz. Ve giderek onunla mücadele etmeye başladığımızda onun stratejilerini kullanmak zorunda kalırız.
Karşımızdakini eleştirmemizin esas nedeni eleştirdiğimiz şeyi içimizde zaten taşıyor olmamızdır. Bizim parçamızı göstermektedir eleştirdiğimiz şey. İçsel olarak kendi içimizde kabullenemediğimiz yanlarımızı gösterdiği için eleştiririz bize “dışarıda” yansıyan görüntümüzü.
En nihayetinde gördüğün her şey sensin.
Eleştirdiğin şey sensin. Kabul ettiğin şeylerin de sen olman gibi. İnsan bölünmüş bir varlıktır. Zihin her şeyi böler. Tam ortadan. Bir şeye doğru dediğin an onun tam zıddını da var edersin. Çünkü o “yanlış” olmadan var olamaz hiçbir doğru.
Eleştirdiğin şeyi var eden sensin. O eleştiriyi yapmaktan vazgeçip içine al onu ve ruhunun derinliklerinde erit.
Onu bütünleştir diğer yarısıyla. Eleştirdiğin şeyi kendi içindeki diğer yarısıyla birleştir ve onların birbirlerini nasıl da yok ettiklerine tanık ol.
İkisi de gerçek değil aslında. İkisi de egosal. İkisi de eksik ve yarım. İkisi de hakikati ve kökleri olmayan uçarı şeyler. Varoluş tamdır, bütündür. Hiçbir bakış açısına sığmaz, onların ötesindedir.
Onu yaşayabilirsin ama onu anlayamazsın. Bu nedenle herhangi bir bakış açısı senin hakikatin en uzak köşesinde durduğunun vesikasıdır.
Hakikate ait olmayan hangi eleştirinin bir hükmü olabilir sorarım sana?
Abesle iştigal etmekten başka ne işe yarar ki?
Kendini oyalamak istiyorsan dışarıdaki birini yahut bir şeyleri eleştir dur. Ömrün böyle geçer gider.
Eğer hakiki bir insan olacaksan, bütün bir insan olacaksan her türlü fikri kendinden uzaklaştır ve hayatı ve hakikati tecrübe etmeye hemen başla.
Başka yolu yok. Ve seçim senin. Her zaman.

