İlişki kurmak demek bizim yüzümüze maskeler takmamıza sebep olan en temel etkendir. Annemize ayrı, babamıza ayrı, öğretmenlerimize, arkadaşlarımıza yahut bizden daha alt konumda olanlar ayrı birer yüzümüz ve maskemiz vardır.
Bunun sebebi doğar doğmaz bizim kendimizle alakalı hiçbir fikrimizin olmamasıdır. Biz henüz doğmuş bir bebek olarak kendi görüntümüzü dahi fark edecek durumda değilizdir. Kendimizle ilgili bir merkezimiz yokken karşımızdaki yüzlerin tüm şekillerini ve nüanslarını içselleştirmeye başlarız.
Çevremizdeki insanların yüzlerindeki mimikleri edinirken, bunları ruh halleriyle de ilişkilendirmeye başlarız.
Bu öğrenme süreci yaşam boyunca sürer.
Çünkü bir insan eğer katatonik şizofren değilse, az ya da çok sürekli diğer insanlarla ilişki halindedir. Ve bu ilişki denen şey bizim merkezimizin sürekli olarak başka bir yere doğru kayması demektir. Bu sorun yaratır.
Fakat bu sorunlar bizim için gereklidir: Bu sayede gelişir ve büyürüz. Aksi halde varlığın içerisinde belirli bir şekil almadan kalmaya devam eder ve doğmazdık.
İnsan olma tecrübesi demek diğer insanlarla ve çevre ile sürekli ilişki halinde kalmak demektir. Bu kadarını biliyoruz. Bu kadarını tecrübe ettik. Ancak bu süreci nasıl yaşadığımızın ne kadar farkındayız?
Biz doğar doğmaz henüz kendimizin farkında olmadan ilişkilerin içerisine düşeriz. Anne babamız ve çevremizde bakımımızdan sorumlu olan insanlar ile etkileşim içerisine gireriz. Bu etkileşimde bizim gücümüz yoktur ve belirleyici olan bizden daha önce hayata gelmiş olan, daha tecrübeye sahip olanlardır. Bu durumda biz karşımızdaki insanların anlayışları, duygu durumları ve kültürleri, dünyaya bakışlarına göre şekil almaya başlarız.
İlişki kurma kalıplarımız; insanlara güvenip güvenemeyeceğimiz, değerli olarak kendimizi hissedip edemeyeceğimiz, karşımızdaki insanlardan neleri bekleyip bekleyemeyeceğimiz bize karşı takınılan tavırlara bağlı olarak belirlenir.
Sonra, büyürüz ve insanlarla bu temel kalıplar çerçevesinde ilişkiler bina ederiz. Derinde, bu kalıpların olduğunun dahi farkında olmaksızın, o kalıba uymayan kişi ve ilişkileri kendimizden uzak tutup o kalıba uyan enerjiye sahip insanları hayatımıza kabul ederiz.
Bu ilişki kalıpları kişiliğimizin temel taşlarını oluşturur. Kişilik insanın doğuştan getirdiği bilincini ve varlığının özünü kaplayan bir katman olarak ilişkiler aracılığıyla belirler. Ve bizim ilk ilişkimiz her zaman anneyledir.
Doğmadan evvel dahi bu böyledir. Anne karnında ―bunun farkında dahi olmasak da― anne ile ilişki halindeyizdir. Anne rahminde taşıdığı yavrusunun enerjisini, bedenini kendi ruhunda hisseder. Aynı şey bebek için de geçerlidir. Bebek de annenin tüm ruhsal, bedensel, psikolojik hallerinden maksimum şekilde etkilenir. Bu ilişki o kadar derinde yer eder ki bir insanın insan olma tecrübesi boyunca yaşamının tüm evrelerini neredeyse her düzeyde etkiler.
Bir insanın annesi giderek hayatın kendisini simgelemeye başlar. Anne hayattır. Hayatla ilişkimiz annemizle ilişkimizdir.
Annemiz verici ise, destekleyici ise, korumacı ise, özgürleştirici ise, bize karşı her nasıl davranıyorsa hayatın da bize öyle davrandığını pekâlâ gözlemleyebiliriz. Annemiz aşırı korumacıysa hayata karşı kolaylıkla kendimizi bırakamaz, aşırı kontrolcü olabiliriz. Yahut annemiz aşırı fedakâr ise kolaylıkla biz de ilişkilerimizde hep kendimizi vermeye çalışırken bulabiliriz. Hayatın bize sundukları konusunda da aynı tavrı oluşturacağımızdan emin olabiliriz.
Büyüdüğümüzde, önce diğer aile bireyleriyle, giderek arkadaşlarımızla ve öğretmenlerimiz gibi diğer otorite figürleriyle epey bir tecrübe edindiğimiz ilişki kurma şeklimizi karşı cinsle kuracağımız ilişkilerde de karşımıza çıkar.
Aşkı, sevgiyi bağlılığı da bu temel kalıplar çerçevesinde şekillendirmeye başlarız. İlişki kurduğumuz kişiyi seçerken ―ne kadar bilinçli olduğumuza bağlı olarak― anne-babamızın ilişki kalıbına uygun olanı seçeriz. Sonra da ilişki derinleşip bağlar kuvvetlendikçe ―balayı dönemi bittiğinde― alttaki malzemeler, bilinçaltındaki kayıtlar su yüzüne çıkmaya başlar. Oysa biz karşımızdaki kişiyi seçerken sadece balayı döneminde yaşayacağımız eğlencesine kapılarak seçmiştik.
Esas mevzu, ilişkinin kendisi şimdi ortaya çıkar. Karşımızdaki kişi bizim için aynı zamanda sevgi ve nefretin bir arada tecrübe edildiği bir simgeye dönüşür. Ne kadar bağlı olursak o kişiye, diğer yanımızla da o kadar itmeye başlarız. İlişkilerin bu temel doğası bizi sonu gelmez çatışmaların ortasına sürükler.
Elbette bu bahsettiklerim bir kimsenin bilinçaltındaki malzemelerin ne kadar bilince çıkmış olmasına, bilince dönüşmüş olmasına göre değişir. Çünkü ilişkilerde olan temel şey bize ait olup da bastırdığımız yahut görmekten özenle kaçındığımız yönlerimizi bize gösteren bir ayna olmasıdır.
Sevdiğimiz insanlardan vazgeçemediğimiz için bize hoşumuza gitmeyen yanlarımızı gösteren bir ayna olması sebebiyle onları fırlatıp atamayız. Tam bu noktada hoşumuza gitmeyen yönlerimizi kendi üzerimizde değiştirmektense onu gösteren kişiyle mücadele etmeyi seçersek bu bizi ve karşımızdakini hasta etme potansiyeline sahip bir ilişkiye dönüşme eğilimine girer.
En azından o kişiyle giderek örneklerine daha çok rastladığımız boşanma yahut ayrılma durumları ortaya çıkar. İnsanlar hayatın gereksinimlerini giderebilecek olanaklara sahip oldukça karşısındaki insanın vazgeçilebilir olduğunu düşünme eğiliminde oluyor.
Ve ilişkiler giderek daha çok, sevgi temelli olmaktansa karşılıklı bir anlaşmaya dönüşüyor. Bunun sonucunda tatminsiz ilişkiler bizi daha da aç hissettirdiğinden sayıca daha çok ilişkiye girip niteliksel olarak daha az doyum yaşıyoruz.
Yüzeyselleşen ilişkiler bizlerin kendimizle de yüzleşmemizde daha az fırsata sahip olmamız anlamına geliyor. Giderek insanlar iç dünyalarına bakmaktan çekinir ve korkar hale geliyor. Bize kendimizle ilgili en ufak şeyi göstermeye başladığında karşımızdaki mesafeyi arttırıyor, ya ayrılmayı seçiyor yahut ilişkiyi minimum seviyede yaşamayı seçiyoruz.
İnsanların hem kendilerini özgür hem de bir hissedecekleri ilişkiler kurmak mümkün mü? İçerisinde bulunduğumuz toplumsal koşullanmalara rağmen bu zor görünüyor. Binlerce yıllık ilişki kurma kalıbımız mecburiyetler üzerine inşa edilmiştir. Çocuk anne babaya bağımlıdır, kadınlar erkeklere bağımlıdır. Kadın-erkek dinlere bağımlıdır, milliyetlere bağımlıdır, ülkelere bağımlıdır.
Bu aidiyet durumları insanı esir eden bir ilişkiler zinciri yaratır. Toplum bireyi, bireyler de birbirlerini esir almıştır. İlişki kurmak demek karşındakine hükmetmeye çalıştığın bir örtülü savaş oyunudur. İkili ilişkilerdeki savaş ülkeler düzeyine gelindiğinde hakiki savaşlar halini alır. Böylelikle her türden ilişki arka planda birbirini besleyen bir güç oyununa dönüşür.
Din, bir güç oyununa dönüşür, eğitim bir güç aracı haline gelir, evlilik mücadele halini alır. Sevgi hep arka plandadır. Anlayış hep eksikliği hissedilen şeydir. Bu toplumsal düzeyde yaşanan güç temelli ilişkiler esasen bizlerin ailede edindiğimiz kalıplardır. Bunlar topluma yansır ve toplumdan da bireylerin hayatını belirleyen koşullar haline dönüşür. Asırlar boyunca bu döngülerle yeniden ve yeniden şekillenmiş ilişki kalıpları bir-iki kuşakta ansızın değişemez. Daha doğrusu değişir ama dönüşemez. Yozlaşır ama yücelemez.
Bu zaman alır. Bu emek ister. Bu meditasyonla mümkün olur. Çünkü karşımızda ilişki kurduğumuz insanda gördüğümüz şey, kendimizden saklayıp durduğumuz şey meditasyonlar ortaya çıkması gereken şeydir. Meditasyonla iyileşebilecek, aydınlığa kavuşabilecek olan şeydir.
İlişkilerin temeldeki işlevi diğer yarımızla bütünleşmek ve bir olmaktır. Ama gördüğümüz şey buna engeldir. Her iki tarafın da karşısındakinin kendisine gösterdiği şeyi halletmesi gerekir. O zaman ancak gördüğü hayaletlerin ardındaki gerçek kadını ve erkeği keşfedebilecek, onunla buluşabilecektir.
Aşk bunu yapmak için varoluşun bulduğu harika bir yöntemdir. Bu iki uyuşmaz yapıyı; kadın ve erkeği birbirine öyle bir bağlar ki artık her şey mümkündür. Birlikte Tanrısal olanı tecrübe edip birer Tanrı ve Tanrıçaya da dönüşebilirler, birbirlerinin içindeki şeytanı ortaya çıkarıp yıkıma kadar da gidebilirler.
Aşk büyük bir fırsattır ama yanlış anlaşılması da çok mümkündür.