Kalp ve Beden; Aşk ve Ruh

Soru: Sevgili dostum, sana bir sorum var:İnsanlar
kalple aşkı neden ilişkilendiriyorlar ?Ben bunu hiç anlamıyorum.Sanırım
gönül demek istiyorlarKalbin vücuttaki kanı temizleyip yeniden
pompalamaktan başka bir işlevi olamaz.

Cevap: Naci,

İnsanların bunu bu şekilde simgeleştirmelerinin bildiğimiz ve bilmediğimiz pekçok sebebi olabilir.

Bana sorduğuna göre ben kendi anladığım kısmıyla cevap vereyim.

Bence bunun sebebi insanların aşık olduklarında bunun etkilerini en çok kalp çakrasında hissetmeleri olmalı. Kalp çakrası (gönül) kalp ve onun da bulunduğu bölgede yoğunlaşmış enerji merkezi olduğundan insanlar bunu kalple alakalandırıyorlar. Elbette akciğer vs. çok da havalı organlar olmadığından, kalp hayatta kalmamızı sağlayan en yaşamsal organ olduğundan onunla ilişklendiriliyor herhalde.

Ayrıca kalp durduğu an insan öleceğinden, aşk ile kalp ilişkilendirildiğinde hayatta kalmanın amacı aşkmış gibi bir gönderme de söz konusu sanırım.

Buradan ilerlersek şu noktaya gelebiliriz: Peki o zaman neden insanlar aşkı bu kadar yaşamsal bir şeymiş gibi yaşıyorlar?

Oysa aşk bittiğinde ölmüyoruz değil mi? (En azından bazılarımız)

Aşk nedir? Yahut daha doğrusu işlevi nedir diye sorgulamadan geçemeyiz bu meseleyi.

Aşk aslında karşımızdakinde kaybolma, erime, bir olma arzusudur. Bunun kökenini fiziksel ―bu bedenle ilişkili― ve ruhsal manası olarak iki düzlemde çözümlemek anlamlı olacak:

1) Fiziksel olarak bu bedende yaşanan tecrübeler ışığında şöyle bir şey geçerlidir: Aşk anne karnındaki tecrübelere dönme isteğidir. Aşkın bitmesi de anneden kopma halidir. Doğum anında yaşadığımız öldüğümüzü sanma hali (travmasıyla) tecrübe edilir.

2) Ruhsal anlamı: Bu bedende insan tecrübesi olarak yaşadığımız fiziksel tecrübelerin ötesindeki ruhsal ihtiyaç olarak bir olma arzusu. Bu daha çok Mevlana gibi mistiklerin sözünü ettiği aşka denk gelir. Esas ve temeldeki arzu budur. Anne de aslında bu bizi var eden evreni simgeler. Bu demektir ki bu 2. maddede anlatmaya çalıştığım derin arzu birincisinden derinde olan daha örtülü bir arzudur.

Aşk için yaşamak demek aslında yok olmayı, ayrı bir beden ve varlık olarak yok olma ve bütünleşme isteği olarak anlaşılabilir.

Varoluş bizleri kadın ve erkek, eril ve dişil olarak yaratıp birbirimiz aracılığıyla bütün hissedebileceğimiz şekilde yaratmış… Aşk denen gizemli güçle de birbirimize bağlamış… Bu bir oyun, sadece bir oyun. Kadının gözünden içimizdeki kadınla ve erkeğin gözünden de içimizdeki erkeği görüp ikisini bütünleştirdiğimizde her ikisinin de ötesine geçebiliriz.

Bu olana dek aşk ile lanetlenmiş durumdayız hepimiz. Evet bu aynı zamanda bir lanet! Karşımızdakine bağımlı hissettiğimiz, onsuz varoluşumuzun anlamsız, eksik, yoksul, yoksun olduğunu fark ettiğimiz bir lanet!

Bu nedenle insanlar aşk uğruna tüm hayatlarını mahvedebiliyorlar. Aşkının nesnesini öldürebiliyor yahut şiddeti kendine yöneltip onsuz yaşamaktansa kendi ölümünü seçebiliyorlar..

Bu lanet ve rahmetin aynı şey olduğu bir durumdur.

Aşk ve sevgi ile karşımzdakinin varlığında ermeyi göze alabilirsek bu bir rahmete dönüşüyor.

Ama kavuşamadığımızda yahut aşk sürerken kopmak zorunda kaldığımızda ise bir lanete…

Kalp demek yaşamak demek. Aşk demekse ruhsal anlamda yaşamak demek. Ruhunun var olduğunu hissetmenin adıdır aşk.

Bu nedenle insanlar kalple özdeşleştiriyor olmalı aşkı..

Bu aslında bşize şunu da gösteriyor: En basit cinsel arzulardan, Mevlananın yaradana olan aşkına kadar tüm skala aslında ynı dürtüden besleniyor. Bu durumda farkı sadece bilinç düzeyi yaratıyor: Seks peşinde koşan insanlar esas arzusunun, temeldeki bir olma arzusunun daha doğrusu bir olduğunu fark etme arzusunun en az farkında olanlarken, Mevlana gibi mistikler ise aşkın yaradan yahut varoluşa olan aşk olduğunun bilincidedirler.

İçten içe ruhumuz esas birliğin ve bütünlüğün karşımızdaki kadın yahut adamla alakalı olmadığını bildiğinden aşk ve nefret birbirine döüşebilen bir şey olarak tecrübe ediliyor…

Bu ikilğin, bu paradigmanın aşıldığı durumlarda ise aşk sadece koşulsuz ve nesnesiz bir şekilde tecrübe ediliyor.

Koşulsuz ve nesnesiz aşk esas tecrübedir. Bunun kalple de herhangi başka bir organla da hiçbir ilişkisi yoktur.

Bu balık için okyanus neyse biz insanlar, bilinci olan varlıklar için de sevgi odur. O zaten içinde var olduğumuz yegane enerjidir.

Onsuz tek bir an dahi var olmamız mümkün değildir.

Eskiden insanlar soludğumuz havanın farkında değillerdi. Sonradan keşfettik ki aslında biz hava denen şeyin içinde var oluyoruz. Onu soluyarak hayatta kalabiliyoruz…

Aydınlanmak da sevgiyi soluyarak ruhumuzun var olabileceğini keşfetmektir. sadece ve sadece.

Sevgi ve aşk olmasa ruhumuz var olamaz.

Ve sevgi ve aşkı tecrübe etmemizin önünde ne kadar çok engelimiz varsa ruhumuz o kadar hastadır. Can çekişiyordur.

Benim ruhsal, psikolojik sorunları olan insanlarda ve kendi geçmişimde gözlemlediğim yegane sorun budur: Aşkın ve sevginin bana-bizlere her yönden ulaştığının farkında olmamak.

En baştaki soruna tekrar dönersek: Aşk bir organ olarak kalbin değil ruhun bir işlevidir. Aşk varsa ruh aktiftir ve işliyordur. Aşk yoksa ruh çekilmiş ve beklemededir…

Aşk hiçbir sebep olmadan varsa ruhumuz her an her durumda aktiftir. Kendimizi ona bırakmışız demektir.

Mevlana’nın, İsa’nın Osho’nun durumu budur. Onlar kendilerini aşkın; koşulsuz, nesnesiz ve sebebpsiz sevginin kollarına bırakmışlardır ve manevi birer varlık olarak aramızda bulunmuşlardır.

Ama bunun ilk adımı karşımızdaki bu adamı veya bu kadını sevebilmektir. Eğer somutlaşmış, bedenlenmiş haliyle aşka (o insana) kendimiz teslm edemiyorsak soyut ve elimizle tutamayacağımız bir şeyi nasıl sevebileceğiz?

Aşk bu anlamda bir fırsattır. Ne kadar çok kendimizi aşkın kollarına tamamen teslim edersek ilahi olan aşka da o kadar kendimiz bırakabiliriz.

Dikkatle bakarsak aşkın önüne set çekilen, kadın ve erkeğin buluşmasına binbir türlü engel çıkartan kültürler esasen maneviyatın çok yüzeysel ve şekilsel yaşandığı yerler olarak kalırlar.

Elbette diğer tarafa; hedonizme de kaymamak kaydıyla!

Ama geçmişte yaratılan cinsellik ve aşk üzerindeki aşırı baskıcılığın insanları diğer uca yani sadece zevk ve tutkuya sürüklemesi de son derece normaldir.

Sevgiyi ve aşkı engelsizce ve dürüstlükle yaşamak demek maneviyatın hayatımızı kaplamsına izin vermemiz demektir aynı zamanda.

Dindarlık ve maneviyat sevgi ve aşk yaşamamış bir insanı yobaz yapacaktır.

Sadece aşk, hakiki ve samimi bir aşk insan egosunu tamamen ortadan kaldırabilir. Bu da bizim meditasyonun mümkün olduğu tecrübesini yaşamamız demektir.

Aşk başkası aracılığıyla egomuzun yk olduğu bir meditasyon halidir.

Ancak dışardaki bir neseneye bağımlı kaldığımzdan o nesne gittiğinde egomuz bizden fena öc alır. Geri geldiğinde egomuz bizi berbat hissettirerek yeniden eskisinden daha fazla güçlenir…

Ama artık bir kez aşkı tatmış bir insanın yaşadığı egosuzluk tecrübesi onu sonsuza dek değiştirmiştir.

Şimdi meditasyona yönelmek sadece zaman meselesidir.

Esas olana sebepsiz ve nesnesiz aşka daha hazırızdır.

Sır f bu nedenle bir şair bir din adamından çok daha fazla aydınlanmaya hazırdır ve yakındır…

Son söz olarak kalp beden için neyse aşk da ruh için öyledir…

Arayan da Aranan da Bir ve Tektir

Sorumu en iyi senin yanıtlayabileceğini düşünüyorum..Merak ettiğim şey,oshonun tüm kitaplarını okumadım henüz,fakat bişeye takılı kaldım,diyorki,isa aydınlanmıştı,muhammed de öyle..ve ben kur-ana inanmayan biriyim..Biri aracılığıyla böyle bir kitap gelmiş olmasını kabul edemem..Ve muhammed böyle bişey iddia ediyor,içine istediği maddeleri koyarak tanrı yaratıyor ve aydınlanmış adlediliyor..bunun hakkında ne düşünüyorsun?
başka bi sorumda,bazı kitaplarda nasrettin hoca vs isimleri var,acaba bu türkçeye cevirilirken,her ülkenin kahramanı mı kullanılıyor benzetme olarak muhammedde bunlara örnek diye mi geciyor?

________________

Sevil,

Soruların aslında pek çok kereler soruldu bugüne kadar. Ama herkesin faydalanacağı şekilde yanıtlanmamıştı. Bu nedenle benzer sorular kafasına üşüşümüş insanları da aydınlatma adına cevabını siteden yazmayı uygun gördüm.

Öncelikle bazı kafa karıştıran kavramları aydınlatmakta fayda var. Senin zihninde peygamber ve aydınnlanmış insan kavramları eşit zannediyorum. Çünkü diyorsun ki: “…Biri aracılığıyla böyle bir kitap gelmiş olmasını kabul edemem..Ve muhammed böyle bişey iddia ediyor,içine istediği maddeleri koyarak tanrı yaratıyor ve aydınlanmış adlediliyor..”

Aydınlanmak peygamberlikten oldukça farklı bir şeydir. Sana katılıyorum: Ben de peygamberlere inanmıyorum. Ama bir anlamda da aslında bunun doğru kavramlaştırmakla mükün olduğunu da biliyorum.

Şöyle ki: 1500 yıl önce insanların putlardan medet umduğu bir dünyada kalkıp da ben aydnlandım, benim sözlerim hakikattir deseydi kimse onu anlamazdı. Aslında “Allah” yhaut “Tanrı”  kavramı bile insanların elleriyle dokunabileceği nesnelere indirgenmiş bir şeyden ibaretti. Öncelikle onun aslında soyut ve herkesin doğasında bulunan bir nitelik olduğunu değil, onun var olduğunu kabul ettirmesi gerekiyordu…

Peygamberler o nedenle Muhammed’den sonra bitmiş denebilir: Artık bir kez Allah’ın nitelikleri soyut birer kavram olarak kabul edildiğinde onu her yerde bulabilirsin. Onlar çünkü nesneye ait değil kavrama ait birer niteliktir dolayısıyla onu her yerde bulabilirsin; varoluşa içkin bir şey haline gelmiş durumdadır artık Tanrı (yahut Allah)..

Dolayısıyla artık Muhammed’den sonra peygamber gelmeyecek çünkü buna gerek yok!

Artık aydınlanmadan bahsedebilirz: Meditasyon ya da doğru pratik her neyse onu uygulayarak o nitelikleri içinden çıkartabilirsin! Artık peygamberlere gerek yok! Doğrudan O’na erişebilirsin; onun içinde eriyebilir ve O haline gelebilirsin..

Dolayısıyla peygamber arkaik dönemlerdeki insanın hazırlık düzeyiyle alakalı bir kavramdır. O zamanlar için gereklidir ama artık gerekli değildir. Biz ona aydınlanma, erme, hakikati bulma vs. diyebiliriz. Artık erişilmek istenen şey bir kavram dır ve niteliktir. Sen ondan geldiğine göre onun bu niteliklerine sahipsin. Bu hayat da bunu keşfetme sürecinin kendisidir.

Bana göre, Osho Muhammed’e de İsa’ya da, Musa’ya da aydınlanmış derken insanın bilinçli tercihleriyle onlar gibi olabileceğine vurgu yapıyor. Onların da aydınlanmadan (peygamber olduklarını keşfetmeden) evvel senin-benim gibi olduğunu vurguluyor.

Yoksa onlar “seçilmiş” varlılar, kaderleri bu vs. gibi  değillerdir… Yani aslında öyledir de ama bu insanüstü bir şey değildir.

Sen de bir peygamberin yahut bir ermişin mertebesine erişebilirsin. Bu sana bağlı.  Sen de seçilmişsin. Var olan ve hayatta olan herkes seçilmiştir. Aksi halde burda ne işimiz var?

Yokluk halinde kalırdık! Hiçlik olarak devam ederdik. Ama burdayız çünkü varoluşun seçmiş olduğu varlıklarız. Varoluş bizleri sevdi, o kadar  çok sevdi ki başka bir şey yahut insan yaratacakken tam da bizi; sen-beni-onu yarattı!

Sence neden bir Muhammed yahut Mevlana yaratmadı da seni yarattı?

Çünkü sen SEÇİLMİŞ kişisin.

Herkes öyle!

Bunu fark etmek ve bunu kutlamak gerek. Buna sevinmek ve bunun hakkını vermek gerek. Kitaba gerek yok, yazıtlara gerek yok, kahramanlara gerek yok: sensin kahraman. Aradığın sensin başka bir şey yahut kimse değil.

Bunun gücünü hisset, bunun muazzamlığını hisset. Buna sahip çık. Buna sahip çıkma cesaretini göster.

Osho’ya da, Muhammed’e de, tüm peygamberlere de gerek yok. Sadece kendi içine bak hazine sensin!

Ama orası hariç her ama her yere bakar ve onu dışarda arar dururuz.  Bulduumuz şey ise sadece kafa karışıklığı.

Senin dışında olan her şey sahte: Allah bile!

Eğer senin dışındaysa o hayal ürünüdür.

Ama bunu anlamaya çalış: Elleriyle yaptığı putların Tanrı olduğunu sanan insanlara ne diyebilirsin? Sen olsan ne derdin?

Ya o benim Babam derdin İsa gibi ki o insancıklar tanıdıkları bir otorite aracılığıyla onun gücünü hissetsin!

Yahut onun mesajını meleklerin sana yazdırdığını söylerdin kuytu bir mağarada…

Bizim sorunumuz bize anlatılan maslası sembolik anlatımları hakikatin kendisi sanmamız yahut bize öyle anlatılmasıdır.

Kutsal metinlerin büyük kısmı birebir anlaşılacak şeyler değildir. Ama bize ilk akla gelen anlamlarıyla belletilmeye çalışılır..

Ama o metinler artık işlevini tamamlamıştır. Artık o metinlerin kendisinin fetişizminden kurtulup işaret ettiği şeyş görmenin vaktidir: İnsanlar bunun için yeterince olgunlaştı: Hepsi değilse de büyük kısmı!

Ama süreç başladı. Artık geri dönüş yok. Bilinç çıktığı yükseklikten aşağıya inmez, inemez. Macun tüpünden çıktı artık. Yerine koyamazsın…

Bu nedenle sen Osho’nun yahut Muhammed’in dediklerini dinle, anlamaya çalış ama fazla takılma. Sen kendi gelişimine odaklan. Kendini, bu varoluştaki en karmaşık şeyi anlamaya çalış.

Bu karmaşaık görünen muammanın ardındaki basit çok ama çok basit gerçeği bulmaya çalış.

2. Soru:  “Bazı (Osho) kitaplarda Nasrettin Hoca vs isimleri var, acaba bu Türkçeye cevirilirken, her ülkenin kahramanı mı kullanılıyor benzetme olarak Muhammed de bunlara örnek diye mi geciyor?”

Hayır, orijinallerde Nasreddin Hoca olarak ve Muhammed olarak geçiyor.

Bu ülkenin ve kültürün ve de dinin yaratmış olduğu değerler hakkında sanki biraz önyargı var gibi kafanda? Nasreddin Hoca’nın sadece Türkiye’de tanındığını mı sanıyorsun? O son derece tanınmış bir şahsiyettir tüm dünyada. Onun olağanüstü zekası ve hiciv yeteneği tüm gezegenin kültürüne katkıda bulunacak kadar engin ve derindir.

Osho kendisinden çok etkilenmiştir. Hoca, bir Sufi ustasıdır. Ve Osho Sufiliği çok değerli bir yol olarak görür ve tekniklerini kullanır… Çünkü kendi söylemesine göre eski hayatlarında Sufi olmuşluğu da vardır..

Aynı şey özellikle Muhammed için de geçerli olmalı senin kafanda. İslamın bazen hatta belki de pek çok durumda cahilce uygulanmış ve uygulanıyor olması herhalde Muhamed ile ilgili sende bazı peşin hükümler yaratmış. O bu dünya gezegenindeki insanlık tecrübesini kökten etkilemiş ve değiştirmiş birkaç insandan birisidir…

Dünyanın 5’te biri onun etkisi altında kendilerini ve hayatı algılıyor. Bunu kaç kişinin bu gezegende becerdiğini sanıyorsun? Belki bir tek İsa! Ve sen Osho’nun Muhammed’den bahsetmiş olmasını acayip bir durum olarak yorumluyorsun.

Sevgili Özge. Türkiye’deki tüm zor kullanmalara rağmen 80 yılda yaratılmaya çalışılmış olan yanlış modernizmin fazlasıyla etkisi altında kalmış olmalısın. İslam ortaya çıktığından beri Türkiye Cumhuriyeti gibi herhalde yüzlerce belki de binlerce devlet kuruldu ve yıkılıp yerine yenileri kuruldu. İslam ise hala ayakta.

Senin varlığında adını koyamayacağın o kadar çok etkiye sahip ki İslam aklın durur. Ama bunu sana okulda öğretilmiş şeylerden oluşma koşullanmış zihnin açıklayamaz… Onu algılaması dahi olanaksızdır. O dinin etkisi seni sen yapan –zihnin dışındaki- tüm benliğindir.

İster sev ister sevne, ister kabul et ister etme..

Bu olumlu da olumsuz da etkiler bırakmıştır anlamında söylediğim bir şey. Yani bu etkilerin bir kısmı olumluyken en az yarısı da olumsuzdur muhtemelen.

Ama o etki altndasın bunu unutma.

Hepimiz öyleyiz. Soluduğumuz hava o. Öyle olmasa 80 yllık sürekli beyin yıkamaya rağmen nasıl hala bu kadar hayatımızı yönlendiriyor din?

Bu nedenle yanlış anlaşılmış ve uygulanmya çalışılan lakilik din karşısında yenilmeye mahkum değil midir?

Evet mahkumdur.

Bu ülkenin hakiki aydınlarından –ki sayıları üçü-beşi geçmez- Cemil Meriç der ki din insan denen varlığın yıldızlara dayadığı merdivendir.

Ne büyük laf!

Evet aynen öyle. Din nasıl uygulanırsa uygulansın insanoğlunun kainatın en uzak köşelerine erişme çabasının bir ürünüdür.

Ve şu an bilimin yerine getirmeye çalıştığı bu işlev nedeniyle di ve bilim er ya da geç buluşmak ve aynı şey olmak zorundadır. Bu olmadan ne kadın ve erkek, ne doğuyla batı, ne yoksulla zengin buluşamayacak ve bütün hissedemeyecek insan kendisini.

Modernlik olarak adlandırdığımız bilimsel yaklaşım ve metodoloji sadece tek kanatlı bir kuştur. Aynı din gibi. İkisi de uçamaz da uçuramaz da kişiyi… Olduğu yerde döner durur ikisi de.

İkisi de bizim sağ ve sol kanatlarımızdır. Onların ikisini de kuşanıp evrenin ve varoluşun derinleiklerine doğru uçmaya başlamanın vakti geldi.

Kuantumun, M teorisinin vs. bizi götüreceği nokta oralara varıyor sanki… Bunu zaman gösterecek ama her şeyin bir bütün olarak anlaşılabileceği bir bilimdinine doğru gidiyoruz. Er ya da geç bu olacak. Çünkü arayan da aranan da bir ve tek sonuçta..