Söylenecek şey yok, her şey SAÇMA!

SORU: Size bir sorum olacak yardımcı olursanız çok sevinirim.kafamdaki olumsuzluklardan kurtulmam için neler yapabilirim.boş oturduğum zaman bile kafamda olumsuzluklar dönüp duryo.hayır böyle değilim demek zorunda kalıyorum hep.kafamdakileri boşaltmam gerek.bulunduğum yerde meditasyon merkezi olsa gerçekten katılırdım.kafam hep geçmişe takılyo.nasıl sakin olabilirim.yazmak istediklerim var ama…
inşallah yazdıklarımla ilgili yardımcı olursunuz.

CEVAP: Merhaba.

Bu soru(n) herkesin sorunu. Öncelikle bunu bilmen gerek. Herkeste bir zihin var ve bu zihnin doğası ile ilgili bir şey.  Evet, bunun şiddeti kişiden kişiye değişebiliyor doğru. Ama özünde yaşanan şey hep aynı.

Sana iyi bir haberim var: Bu anlamda özel değilsin, herkes kadar normalsin.

Ve sana bir de kötü haberim var: Bundan kurtulamazsın. Savaşmana hiç gerek yok. Ondan kurtulmaya çalışmana hiç gerek yok çünkü başarma olasılığın sıfır!

Sen en iyisi kendini yenilginin kollarına bırak ve orada gevşe. Orada rahatla. Asla kazanamayacağın bir savaşa girmemek daha akılcıdır. Bırak düşünceler gelsin, gitsin, dolansın dursun. Eğer onları görebiliyorsan ne ala. O zaman farkındalığın yüksek demektir. O zaman onları izle. Sadece dikkat etmen gereken bir tek şey var: Onlara karşı yahut yanında bir tavır alma. Bırak onlar gelsin, dolansın dursun. Gidecekler merak etme. Ama yensi hemen peydah olacak karışma! Sana ne. Onlar seninle alakalı şeyler değil ki! Gelecekler gidecekler dolanıp duracaklar.

Senin işin onlardan kurtulmak değil. Sen yapabildiğin sürece sadece bak, izle. Gör. Ama bunu yaparken rahat olman çok önemli. Otur ve patlamış mısırlarını al, belki bir kola yhut bira da iyi gidebilir filmi izlerken.

Seyret filmi. Keyif al. Sorun düşncelerin kendisinde değil ona karşı takındığımız tavırda. Onlardan kurtulmak yahut onlardan zevk almak vs. işin içine girdiğinde cehenneme girmişsindir.

Bırak onlar gelisn ve gitsin. Sen gelişlerini de gidişlerini de izle.

Eğer izleme gerçekleşemiyorsa ve gördüklerin ve duydukların hoşuna gitmiyorsa ki söylediklerinden öyle anlaşılıyor, bir şey yap: O düşünce ve duyguları bilmediğin bir dilde yüksek sesle ifade et. Ama kimse olmasın etrafta. Sana deli diyecekler ki doğru, evet delisin. Bu delilikten korkmayıp onu ifade ediyorsun.

Delilik ne zaman tehlikelifdir bilir misin? Ondan korktuğunda tehlikelidir. Onu bilinçli olarak kabul edip yaşadığında sen herkesin bahsettiği o “tatlı-kaçık” olacaksın.

Eğer seni korkutan şeyi kabul edip onu doğal bir şekilde yaşamaya başlarsan hatta ondan çocuksu bir keyif alırsan senin üzerindeki negatif etkisini kaybedecektir.

Kendini rahat bırak; herkes en az senin kadar deli! Deli herkes. İnan bana. Bunu ne kadar kontrol edebildikleri önemli değil. Ne kadar kontrol edebiliyorsan o kadar enerjin ona gidiyor demektir. Sen deliliğini gizleme ihtiyacı duymuyorsan enerjin daha çok olacaktır. O enerjini daha fazla bilinç için kullanbilirsin. Ama akıllı olduğunu ispatlamaya çalışırsan daha da delireceksin. Rahatla.. Enerjin sana kalsın.

Bu atom silahlarının, reklam kuşaklarının, para manyaklığının, zamansızlığın ve karmaşanın olduğu çılgınlığa hayat adını verdiğimiz ve ciddiye aldığımz sürece normal olan şey delilik olacak.

Nefes almaktansa korkularıyla bir ömür geçirmeyi tercih eden insanlarla dolu bir dünya burası.

Nefes almayı bilmeyen, alınca da ödü patlayan birçok insan var. Oysa günde sadece iki kez falan derin nefes alıp olduğu gibi bırakıverseler rahatlayacaklar.

Ama tutuyorlar. Sebebi de ölmekten korkmak. Nefesi vermek ölmekten korkmak çünkü. Ama hayatı yaşamayanlar ölümden korkar. Hala yaşanması gereken şeyler olduğundan onları yaşamadan gitmek acı gelir insanlara. O nedenle son demek olan ölüm onlara korkutucu gelir. Hayatı yaşayamadıklarından ölümden korkarlar ve ölümden korktukarı için de yaşamakta kaçınırlar. Sonuçta bu birbirini besleyen döngü hep onları esir alır.

Ölümden kaçınmanın en kolay yolu düşünmektir. Düşünceler orada olduğu sürece şu an hissetmekte olduğun ölüm korkusunu gözardı edebilirsin çünkü düşünceler her zaman ya geçmişte yahut gelecektedir. Seni meşgul ederler. O nedenle onlardan vazgeçmek zor gelir insanlara. Düşüncelerin içinden çıkamazlar.

Ama bu, hayatlarını asla yaşayamadıkları anlamına gelir. Çünkü hayat şimdi ve burada yaşanabilir sadece. Oysa her şey olurken şu anda düşünceler nedeniyle asla sen orada değilsindir. Sen hayal kurmaktasın. Burada ise olan olmakta. Pek çok duygu o an senin içinde, onlara ilişkin yaratılan pek çok tepki de orada ve zavallı zihin sadece bunları başka başka şeyler olarak düşüncelere yansıtmakta.

Derinde ölümden korkuyorsun. Derinde korkular seni hapsetmiş. Derinde sen kendini korunmasız bir bebek kadar çaresiz hissediyorsun.

Bu duygularına sahip çık. Kendini tamamıyla korunmasız hisset. Buz gibi soğuğu hisset. Öleceğini sanıyorsun. Her an ensendeki ölümü hisset ama bu sefer bilinçli ol. Ona kucak aç. Onu buyur et.

Ölümü kucaklayamadığın sürece asla hayatı yaşayamayacaksın.

Yaşamaya başladığında düşünceler kalmayacak. Onlara ihtiyaç duymayacaksın.

Ama ondan önce bir süre, yeterince uzun bir süre düşünceler seni fazlasıyla ele geçirdiğinde bilmediğin bir dilde onları ifade et. Bilinçaltını rahatlat. Yarım saat bedeninin de eşlik ettiği hareketlerle ve mimiklerle ve seslerle ama anlamsız seslerle bu duygu ve düşünceleri dışa vur. Bilinçli olarak delir. Duyanlar sana deli desin ve sen de evet ben deliyim de. Ben ama akıllı bir deliyim de örneğin! Çünkü sen deliliğinle ilgili bir şey yapabilecek kadar sağlıklısın. Sana deli diyenler ise sendeki deliliğe bakıp kendi deliliklerinden kaçabileceğini sanan ahmaklar… Bir iki ahmak sana bir şeyler dedi diye meditasyonunu rahatsız etmene gerek yok.

Sen akıllı bir delisin. Zevkini çıkart. Tad al, çocukça eğlen. Ne var yani. Bu enerji sadece. Sesler, mimikler, hareketler… Ve sonrasında büyük bir rahatlık ve gevşeme gelecek. Yarım saat yeterli olur günde… Sonrasında geride kalan herneyse izle. Düşünce hala varsa izle. Duygular varsa izle… Bedensel duyumlar varsa… izle.. Ölüm korkusu gelirse izle. Yaşam coşkusu gelirse izle.

İçin boşalmış olacak. Anın getirdiklerini alabileceğin kadariçin  boşalacak.

Şu an dolusun. Dopdolusun. Yeniye yer yok hep eski paçavralarla dolusun. Geçmiş yakanı bırakmıyor. Ve ordan getirdiklerini geleceğe yansıtıyorsun. Hepsi bu.

Geçmişin tüm pisliklerini, tüm kokuşmuşluklarını fırlat at. Başka çaren yok.

Bunun için yapman gerekn tek şey gibberish yani bilmediğin dillerde konuşmak ve içinden gelenleri söylemek..

Sonra da izlemek.

İçin temizlenecek ve arınacaksın. Çünkü, sana bir şey söyleyeyim, bilge bir insan için söylenecek anlamlı hakikaten hiçbir şey yok: Bizim büyük anlam atfetttiğimiz her söz birer gibberish… bilen için.

O nedenle rahatla. Daha fazla saçmalayamazsın, zaten saçmalamaktasın. Saçmalamaktayız.

Gibberish bunun daha eğlenceli yolu hepsi bu.

Bu çalışmayı her gün yap ve birkaç hafta sonra istesen de düşünceler seni ele geçiremeyecek. Çünkü sen onlar ne yaparsa yapsın koskocaman bir gülümsemeyle SAÇMA! diyebilecek hale geleceksin..

Uyan ve Güneşe Bak.

Sevgili insan kardeşlerim.

Bu, günde 15-20 kişinin ziyaret etmekte olduğu web sitesinden de olsa sizlere seslenme ihtiyacı hissediyorum.

Sesim kısa mesafeden duyulsa da önemi yok. Ben sizin aracılığınızla biraz da kendim için konuşuyorum.

Dostlar, hepimiz bu hayata savunmasız birer bebek olarak geliyoruz. İçine geldiğimiz dünya hiç de dostça olmuyor. Her şey için mücadele etmek gerekiyor. En başta nefes almak için bir mücadeleyle başlıyoruz yaşama. Çünkü annemizin karnında nefes almak için dahi çaba sarf etmiyorduk…

Sonra acıktığımızı, sevilmek istediğimizi, güvenmek istediğimizi bile anlatmak için canhıraş çığlıklar atıp sesimizi duyurmak zorunda kaldık… Giderek bu ihtiyaçlarımızı dışarıya bağımlı olarak gidermek zorunda kaldığımız için çaresizlik duygusunu içselleştirdik. Ve büyürken her zaman başkalarını referans alarak , onları memnun etmeye çalışarak hayatta kalabileceğimize kanaat getirdik. Bu bizim en özdeki temel inancımız oldu. Bu yaşamsal bir inanaca dönüştü doğal olarak. Oysa biz sevgiden yapılma varlıklarız. Ta en başından hep öyleyiz. Biz sevgiyiz, biz coşkuyuz, neşeyiz.

Ve büyürüken bize sadece insan olmanın yetersiz olduğunu bellettiler. Çünkü çevremizdeki insanlar belirli bir dili konuşuyordu. Belirli alışkanlıklara sahiplerdi. Onlara da belletilmiş olan birtakım inançları vardı. Mesela tarihte neler olduğuna ilişkin pek çok fikre sahiplerdi. Kimlerin haklı, kimlerinse haksız olduğuna ilişkin kesin kanaatler edinmişlerdi. Belirli simgelerin kutsal olduğuna inandırılmışlardı…

Ve bunların doğru olduğuna bizi de inandırdılar. Çünkü bizlerin küçücük ve hayatları onlara bağımlı birer varlık olmamız işlerini kolaylaştırıyordu. Bizlerin seçeneği yoktu. Bu ülke, bu din, bu dil, bu tarih anlayışı ve inançlar… Hepsini kabul etmek zorundaydık. Ve kabul ettik.

Tüm sorunun, en temeldeki bu yanlış olduğunun farkında mısın sevgili kardeşim?

Kendine ait olmayan ve seçme şansın olmayan bu kimlikler, bu inançlar…. Bunları hiç sorgulamadan nasıl kim olduğunu bilebilirsin? İnsan olmanın en temel koşulu bizlere belletilen tüm bu koşullanmaların ne kadar hakiki olduğunu sorgulamaktır. Bunu yapmayan insan kolayca bu kimliklerden birisine bürünebilir. Bunlar sadece birer elbisedir. Bazılarına yakışır ama herkese yakışmaz bu elbiseler. Onlar bir nevi korunma sağlıyor olabilir ama esas olan bizim kendi bedenimizdir. Esas olan, hakiki olan, sahici olan, canlı olan, yaşayan, soluk alan, zevk alan, zevk veren, mutlu olan yahut mutsuz olan, günü gelince ölecek de olan bu bedendir. Elbise değil.

Evet elbise (din, milliyet, etnisite, inançlar) bedenden daha uzun süre var olur. Çünkü onlar canlı değildirler. Onlar ölüdürler zaten. O nedenle bireylerden uzun süre kalırlar varoluşta. Ama hiç yaşamayan, hiçbir hakiki varoluşu olmayan ve daha da önemlsi başka insanlar tarafından yaratılmış olan bu elbiseleri kendimiz sanmak sahte bir ölümsüzlük hissi bizlere vermektedir.

Ve sadece üzerinde başka elbiseler var diye diğer insan kardeşini düşman bellemek aslında kendini tanımamanın ve sevmemenin belirtisidir. Hakiki olanı değil sahte olanı benimsemek sadece farkında olunmadığını belirtisidir. Bilinçsizliğin belirtisidir. Hakikatin ve yaşamın önünde çırılçıplak kalmaya cesareti olmamamnın belirtisidir. Kendinden utanmanın belirtisidir. Kendini değil elbiseyi sevmek demek aslında yaşamıyor olmanın göstergesidir.

Ve bu elbiseler uğruna ne cesetler üretilmiştir. Ve tarih, üzerine bu elbiselerin giydirilmiş olduğu cesetlerin tarihidir. Uyanmak ve yaşayan, hakiki olanın ne olduğunu anlamaktır bu hayatın amacı. Gerçekten yaşayan, yaşamayı seven, canlıları seven ve saygı duyan hangi bilinç birisini öldürebilir yahut öldürmeyi ya da ölmeyi onaylayabilir? Hayır, sadece ölüler bunu yapabilir. İnsan olmak sahici olmak demektir. Elbiseleri yırtıp atabilme kabiliyeti ve potansiyeline sahip olmak demektir. Çünkü o elbiseyi yırtıp atan insan bin tanesini daha yaratabilir. En güzel elbiseyi insana hizmet edecek halde yeniden üretebilir.

Şu anki haliyle biz bu kıyafetlere hizmet ediyoruz. Bir bayrak parçasına sadakat uğruna, bir inanca bağlılık uğruna o canım soluk alan ve bir daha bir eşi benzeri yaratılmayacak olan bedeni paramparça ediyoruz. Savaş ve yıkım aslında insanların kendinden ne kadar nefret ettiğini gösterir. Ve bir insanın kendisinden nefret etmesinin tek sebebi kendisini, o çıplak bedeni değil elbiseyi kendisi zannetmesidir.

Kendine dön ey sevgili kardeşim. Kendine dön. Sana atfedilen, sana belletilen tüm kimlikleri sorgula. Sen kimsin? Doğduğunda hayata geldiğin gibi çırılçıplaksın. Öldüğünde de öyle olacaksın. Hakiki olan bu çıplaklıktır elbise değil. Kendinden utanamana sebep olanlar hep o sana elbiseler biçen terzilerdir. Onlar kendi biçtikleri ve uygun gördükleri elbiselere girmeni ve asla içindekine odaklanmamanı öğütlerler, bunu sana belletirler: “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” sonra da hakiki olanı sahte olana yok ettirirler, onun için kendisini feda etmesini söylerler: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”

Varoluşsal olanı, Tanrısal olanı, amacın kendisini araca indirgemek! Bu, insanlığa, insan onuruna indirilmiş en büyük darbelerden birisidir. Bunu içine sindirdiğin sürece insan olamayacaksın. Sen bir araçsın! Sen kendilerinden menkul birtakım ideloloji terzilerinin biçmiş olduğu elbiseye sığmak zorunda olan bir robotsun. Yaşamıyorsun. Uzaktan kumandalısın. Sadece elbiseye bakıyorsun ve herkeste de aynı elbise olduğundan kendini gerçek zannediyorsun. Oysa o da bir robot. O da ilkokulda, ailesinin içinde anne babası tarafından beyni programlanmış bir robot: “Türküm, doğruyum ve varlığım Türk varlığına sunumuş bir armağandan ibaret. Ben bana verilen görevleri yerine getirmek üzere programlanmış bir robotum. Düğmeme bas ve istediğin her şeyi yaparım. Yeterki benden bu elbiseyi alma. Ben onsuz korunmasızım. O incecik kumaş için insan da öldürürüm, kendimi de yok ederim. Sakın beni korunmasız bırakma, ben kendimi hala bir bebek kadar çaresiz hissediyorum.”

Sevgili insan kardeşim. Artık sen büyüdün. Sana amaç olarak belletilen her şeyi çöpe atıp hepsini yeniden yaratabilecek kadar güçlüsün. Diğer insan kardeşlerinle birlikte herkes için doğru olanı yapabileceğin bir dünya yaratabilirsin. Sevmek istediğini sevebilir, ona ilanı aşk yapabilirsin. Sevmek istemediğinde ise onu öldürmeden, ona hakaret etmeden basitçe ondan uzakta durabilirsin. Ama ona kendisi olması için –tıpkı senin gibi- tüm haklarının güvencede olduğunu bilerek saygı duyarsın aynı zamanda.

Hayat o kadar engin ve bollukla dolu ki, sınırlı sayıdaki elbiselere bakıp da sanki her şey kısıtlıymış gibi hissetmemizi anlamk güç. Herkes kendi istediği giysiyi giyebilecek ve onu üretebilecekken neden fabrikasyon ve tek tip kıyafetlere sığmaya çalışıyoruz. Bazılarımıza bol bazılarımıza da dar geliyor… Kimisi için şurası kısayken kimisi için de öteki tarafı uzun… Bu aslında elimizi kolumuzu bağlayan bir deli gömleği olmasın?

İnsan kardeşim. Bu deli gömleğinden kurtul. Seni bunun içinde hapsediyorlar. Ve inan sen aslında zaten özgürsün. Sadece odağını değiştir: Elbise değilsin sen. Onun içindekisin. Ve üşüyorsan giyersin, ama yüzerken yahut sıcakta ise hepsini çıkartabilirsin. Özgürsün, özgürsün her zaman ve her koşulda özgürsün. Kendini tanı, kendini bil. Sen annenin babanın beslediği, onlara muhtaç bebek değilsin.

Sen sana belletilen her türlü kimlikten daha büyüksün.

Sen insan olmanın onurunu unutman için her türlü tekniğin üzerinde kullanılmış olduğu, her düzeyde her türlü şiddete maruz kalmış bir mağdursun. Ama artık bu geçti. Kendi bilincin var, kendi muhakeme yeteneğin var. Sadece atıl duruyor. Onu kullan, hemen şimdi kullan. Hemen şimdi içine bak. Sen ordasın. Hep oradaydın. Onunla tanış. Ona çok uzun zamandır merhaba bile demedin. Aynaya baktığında sadece elbiseni gördün. Daha derine bak daha içeri bak. Daha yargısız bak. Sadece bak.

O değerli varlıkla buluştuğunda ellerindeki değersiz taş-toz toprak parçalarını neden taşıyıp durduğunu fark edip hemen atıvereceksin. Ellerinde en değerli elmas varken, o senin içindeyken eline tututurulmuş olan taş ve kaya parçalarını taşımak birden sana çok ağır gelecek. Ne kadar başlangıçta bir an bunca yıldır taşıdığın bu yükten vaz geçmek, sırf onu bunca zaman boşuna taşımış olmanın verdiği anlamsızlık yüzünden zor gelse de hemen bırakıvereceksin.

Sana sende hiçbir şey olmadığı söylendiğinden ve sen de buna inandığından ellerindekinin değerli olduğunu sanıyordun. Hazine sensin sevgili kardeşim. Elbisen değil, ellerindeki taş değil. Bunu anlaman zor biliyorum. Bana inanmayacaksın. Bana sen nerden biliyorsun. Ben bile değersizliğime inanmışken sana ne oluyor diyeceksin. Evet biliyorum. Ben de senin gibiydim, oradan biliyorum. Tüm bu sahte ve dışardan sana empoze dilen kimlikleri ve koşullanmları ben de değerli sanıyordum. Onlara inanmıştım. Giderek bana ait olmayan şeyleri bırakmaya başladım. Sonuçta sadece ben kaldım. Saf ben. O zaman ancak senin saf seninle yüzleştim. Hepimiz oyuz. Hepimiz o saf varlığız. Ben senin içindeki güzelliği görüyorum. Hangi dışsal koşullar ve koşullanmalardan geçtiğini biliyorum. Ve onların içerisini gören kızlötesi gözlerim var artık.

Benim için bu çok acı: Sendeki cevheri görüyorum ama sen onu göremiyorsun. Gözlerini perdelemiş olan hayaller ve yanılsamalar seni düşler aleminde tutuyor. Hakiki olanı görmektense sana gösterilen hayallerle meşgulsün. Senin gereksiz yere acı çektiğini biliyorum. Uyumakta olduğun rüyadan uyanmanı diliyorum. Seni dürtüyorum hatta ve bu seni rahatsız ediyor. Hayaller çok tatlı biliyorum. Ama hayaller gerçekler önünde parmparça olmak zorunda. Er ya da geç..

Ne kadar eken olursa o kadar yeğdir.

Çünk nasıl olsa bu kaçınılmaz olarak gerçek olacak. Güneş hep parlayacak. Hep ısıtacak. Ne kadar kalın bulutlarla çevrili olduğunun zerre önemi olmaksızın.

O hep orada. Hakikat hep ışıldıyor, onu göremeyen bizlerin kapalı gözleri hepsi bu.

Gözlerini açmak yeterli.

Uyan.

Hayatın Değerinin ne kadar Farkındayız?

Aile Dizilimi eğitimini bitireli bir ay oldu. Pek çoğunuz eminim aile Dizilimi de nedir diye soruyorsunuzdur. Haklısınız biraz oyun gibi geliyor kulağa. Hatta biraz da gayri ciddi bir şey gibi geliyor insana. Ama olabilecek en büyük ve en ciddi uygulamalardan birisi. En azından benim için bu böyle oldu. Bunca yıllık kendimle çalışmalarım sonucu oldukça yol kat etmiştim. Ancak hala bir şekilde içimde bir şeyler tatmin olmadan kalmıştı. Çözülmemişti, eksikti. Neydi bilemiyordum…. Anadım.

Evet artık benim kendimle yapacağım şey kalmadı bu gruptan sonra.

Kendi var oluşumla yaptığım mücadeleyi sonlandırdım bu çalışmada.

Bir şeyler rahatladı içimde. Hayat bana daha dostça görünüyor artık. Hatta muazzam geliyor her an. O kadar kıymetli ki her bir an değerini bilmek tam anlamıyla oldukça zor.

Bunu nasıl anlatırım tam olarak bilemiyorum. Herhalde anlatmak değil yaşamak mümkün bunu. Ben de onu yapıyorum. Bu varoluşta ve bu bedende bulunduğum süre boyunca yaşamak dışında yapabileceğim daha kıymetli bir şey olmadığını görüyorum.

Her anı sonuna kadar yaşamak. Minnetle yaşamak. Sevgiyle ve saygıyla bu varoluşun önünde eğilmek her anın değerini bilerek.

Bundan daha başka yapılacak bir şey yok.

Gerisi keyif, gerisi rahmet..

Bu hayat çok kıymetli dostlarım. Bu hayat asla tekrarı olmayan bir nimet. Her anı kendine has bir güzellik manzumesi. Ve bu hayatı, bu bedeni, bu bilinci bana bahşeden varoluşa minnetimi ifade etmem mümkün değil.

Bunu sadece hayatı daha da güzelleştirerek yapabilirim. Bunu çocukların gözlerinde küçücük bir parıltı görebilmek için mümkün olan her şeyi yaparak ödeyebilrim.

Nadide bir mücevher olan hayatlarımızın kıymetini bilmek adına küçücük bir katkım olursa bu nimetlerin hakkını ödeme yolunda adım atmış sayacağım kendimi.

Sevgili insan kardeşlerim. İnsan olmak büyük sorumluluk. Büyük bir aşama. Bunu fark edip etmememiz bize kalmış. Ama hepimizin içinde sonsuz güzellikler var ve hiçbir yere hiçbir zaman gitmiyor.

En büyük katilin de en yüce mistiğin de içindeki cevher aynı.

Bu cevheri değerlendirme yolculuğudur hayat.

Ve her an bunun için yeni bir fırsattır sevgili dostlarım.

Hayatlarımızı kinle, nefretle ve kavgayla ve bizlere acı ve ayrım dışında bir şey vaadetmeyen gurur ve özdeşimlerle birbirmize zehir etmenin ne bizlere ne de diğer insan kardeşlerimize bir faydası yok.

Bir an düşünelim: Simgelediği şey adına bir değeri olan bayrak, ülke, millet, din, etnik kimliklerin kendisi insanların önüne geçiyor. Oysa tüm bunlar biz insanların yarattığı şeyler değil mi?

Neden bir kuş yahut kelebek bir ülkenin sınırından özgürce geçerken biz insanlar konuştuğumuz dile yahut ait olduğumuz iddia edilen ülkeye göre bunu yapamıyoruz?

Bu ayrımların hepsi insan yapımı değil mi?

O halde biz neyin emrindeyiz? Varoluşsal bir şeyn mi emrindeyiz yoksa bunları bize önemli diye belleten insanların ve güç odaklarının mı emrindeyiz?

Nasıl oluyor da bir insanın ardından ölüme atlayıveriyoruz da kendi hayatımız adına inandırıldığımız şeylerden vazgeçemiyoruz?

Bunların sebepleri var biliyorum.

Ve benim söylediklerim pek çok insan pek çok vesileyle söyledi.

Ama kolaylıkla bilinçten bilinçsizliğe kendimizi bırakabiliyoruz. İnsan olmanın sorumluluğu ve ayrıcalığını hissetmektense kendi türdaşlarını yok etmeyi göze alabilen yegane varlık olarak kendimizi doğadaki diğer canlılardan dahi aşağıya konumlandırmakta hiçbir engel tanımayabiliyoruz.

Uyanma vaktidir sevgili kardeşlerim. Uyanma vaktidir.

Kendimize, bu ülkede yaşayan diğer grupların haklarına, tüm canlı türlerine ve bu olağanüstü güzellikteki gezegene saygı duyma vakti gelmiştir.

Kalplerimizin daha çok sevgiyle dolması dileğiyle…

Okyanusa Döneceksin Sabret

SORU: osho ile tanışmam ölmeden önce ölünüz isimli kitabını almamla başladı, daha sonra oshotürk ve sizi takip etmeye başladım. kitabın ismi ise tasavvuf’ a lise yıllarında başlayan ilgimden dikkatimi çekti(ölmeden önce ölünüz).Sizi siteden sürekli takip etmeye çalışıyorum.Yıllardır oluşan bilgi birikimi bütün zihnimi kaplamış durumda .kendimi bildim bileli bildigim bir şey varsa tüm din kurallarına rağmen bu benim dediğim kişinin daha öncede olduğu.Hatta yaşam öyle yerlerde öyle insanlarla karşılaştırdıkı lakin ben hislerimden başka net anı olarak hatırlayabildiğim bir anım yok.Bundan başkasının düşünceleri gibi bile bahsetsem tepki alıyorum.Bir gün evde meditasyon tekniklerinden birini deneyeyim dedim 10 dk sonra kendimi yokolmuş gibi hissetim ve korktum.Bazı geceler uyurkende birden kendimi bedenimin dışında bulup korktuğum gibi.Sizinle bir gün mutlaka tanışacagımızı biliyorum ve daha şartlar oluşmadığı için bunları harflerle sizinle paylaşmak durumunda kaldım.Bu korkumu nasıl yenebilirim?

CEVAP: Mesajından anlayabildiğim kadarıyla biraz kafan karışmış. Pek çok katmana ait şey bir arada ve parça parça bilincine gelmekte. Biraz fazla ordan burdan şeyler edinmişsin ve bu sende bir netlik getireceğine bir miktar kafa karışıklığı yaratmış. Hanigisi hakiki bilgi hangisi zihninin ve egonun yaratımı karışıyor. Bunu daha iyi anlamak için senin de dediğin gibi karşılaşmamız ve bana doğrudan bunları aktarman gerek.

Ancak meditasyonla ilgili olarak söyleyebileceklerim mevcut. Meditasyon zaten bilinçli olarak yok olma tecrübesidir.Ama seninkisi zihninin sana oynadığı bir oyun olmalı. Hakikaten olacak olan tecrübeyi en başta, henüz hazır değilken sana ucundan yaşatıp aba altından sopayı göstermiş. Ve sen bu tuzağa düşmüş görünüyorsun.

Sevgili kardeşim. Zaten olacak olan şey zihninin ölümüdür. Olması gerekn de budur. Ama senin kendi zihnin kendisini durdururp o boşluğ ahazır değilken senin korkacağını bilerek sana oyun oynamış. Başlangıçta meditasyonda bu ve çok daha fazlası insanın başına gelir. Sonuç genellikle bu tecrübelerin aşırı önemsenmesi nedeniyle meditasyonun sekteye uğramasıya son bulur.

Çünkü bu tecrübeler ya aşırı korkutucudur yahut aşırı iyi ve keyif vericidir. Ama sonuç değişmez. Eğer iyi tecrübeler yaşandıysa ikinci yahut üçüncü meditasyonda bu keyifli ve “büyük” tecrübeler kaybolmaya başlar ve kişi meditasyonu bırakır. Çünkü “ödül” kaybolmuştur.

Yahut korkututcu ve kişinin o aşamada hazır olmadığı şeyler yaşanır ve bu sefer de o korkular nedeniyle kişi ya bir daha hiç meditasyon yapmaz ya da yapsa da sürekli savunmada olduğundan her şeyi kontrol etmeye çalışır. Bu da meditasyonun ya tamamen o kişinin hayatından çıkasına yahut hiçbir işe yaramamasına sebebiyet verecektir.

Her iki uç tecrübe de zihnin yarattığı şeyler olduğundan meditasyon sabote edilmiştir.

Bu aşılması gereken bir aşamadır. Bunu aşmalısın. Seni korkutan her ne ise tam tersine onun daha çok içine girmelisin. İkinci yahut üçüncü meditasyonda bu tecrübeleri istesen de bulamayacaksın.

Meditasyona başlayanlar için en önemli kıstaslardan birisi asla ne olursan olsun hiçbir tecrübeye takılınmamasıdır. Gökten melekler inip önünde secde bile etse meditasyona devam etmek gerekir.

Eğer bir sonraki meditasyonda aynı şey yine oluyorsa, sonrakinde yine oluyorsa ve her meditasyonda aynı şey olmaya devam ediyorsa hatta daha da güçleniyorsa o şey hakikidir…

Başlarda olan şeylerin hepsi neredeyse sahtedir. Zihin kendi yarattığı şeylere şaşırıp, korkup, tutunup meditasyonu baltalamak için onları yaşatıyor.

Zihin çok parçalıdır, şizofrendir. Bir parçası bir şey yaratır ve diğer parçası ona inanır, öteki parçası ise olana bitene şaşırır. Hepsi aynı şeydir ama paraçalıdır. Şizofrendir zihin tekrar ediyorum. Ve meditasyon onu tek bir bütün haline getirme sürecinin adıdır.

Bir süre izle meditasynda tüm olanları: Bir parçan yokmuşsun gibi hissettiriyor, diğer parçan ondan korkuyor, sonra, öteki parçan tüm bunları gözlemliyor. ve hatta diğer bir parçan bunu yapabilmekten gurur duyuyor. Annenin sesi kulağına aman oğlum sakın fazla ileri gitme diyor, babanın sesi ben sana dininden şaşma demedim mi diyor, Atatürk sana yurdunu sev, varlığından daha fazla sev, kendini Türk Varlığı’na armağan et falan diyor…

Bunların hepsi aynı anda oluyor!

Ne kakafoni! Ne şamata. Hepsi seni ayrı yerlere çekiyor ve sen hanigisi olduğunu ne olduğunu ne olmadığını bilemiyorsun…

Bunlar geçecek. Sen meditasyona devam et… Hepsi ayrı ayrı yönde akan bu akıntılar sen izlemeye devam edersen tek bir göle dönüşecek, bütünleşecek. Ve hepsi birden okyanusa karışacak… O okyanus çok net, orada her şey var…O sensin ve sen de osun…

Bu akıntıların şu anki ayrı hareketleri seni asla yanıltmasın. Er ya da geç okyanusa ulaşacak o akıntılar. Orda burda takılsa, başka sulara karışşsa, buhar olsa yahut bir süreliğine hapsolsa da o okyanusa ait..

Hepsi bütünleşecek sadece sabır ve metanet. Sonrası büyük keyif, sonrası büyük bir rahmet… Sen ne yapıyorsan devam et. Meditasyona zaman ayır ve sabret. Sevgi seli seni okyanusa eriştirecek sadece ve sadece sebat et..

Güvenmek mi Barışmak mı?

SORU: BARIŞ İÇİN ÖNCE SAYGI SONRA SEVGİ GEREKİR AMA EN ÖNEMLİSİ GÜVEN DEĞİLMİDİR ?

CEVAP: Barış için barışı istemek yeterlidir.

Güvenmek dediğimizde referansımız geçmiştir. Çünkü karşımızdakinin güvensiz davranışları olmuştur. O nedenle güvenmek ihtiyacı isteriz.

Fakat atladığımız bir şey vardır: Geçmişte hoş olmayan birtakım olaylar olduğu için savaşa devam edilecekse, o zaman geçmişte bunlar olduğuna göre savaş dışında bir seçeneğimiz olamaz. Zaten bu yüzden SADECE BARIŞ YETER..

Sonra “nasıl” kısmına gelebilriz.

Savaştığı birisiyle insan nasıl oturup da barışı konuşacak?

Barış her türlü insani diyalogun ön koşuludur….

Ama insani değil hayvani güdülerimizle davranacaksak savaş yegane seçenektir. Şu an olan budur. Daha çok kan daha çok şiddet sarmalına girmek üzereyiz. Bunun sonu kıyım olabilir, bunun sonu iç savaş olabilir.

Halkın halkla savaştığı bir iiç savaş olabilecek en kötü şeydir.

Tam şu an bugüne kadar hiç olmadığı kadar insani yöümüzle ve vicdanlarımızla hayata bakma zamanıdır artık sevgili dostlarım.

Tarihe bakarak tarih olacağız giderek. Geçmişimiz savaşlar tarihidir. Referansımız geçmiş olduğu sürece husumetler bitmeyecek.

Bu husumetleri yaratan zihnimizle ne barışı ne de herhangi yeni bir şeyi yaratamayız.

Aynı filmi bininci kez sarıp başa yeniden seyrederiz.

Hoş bir film olsa neyse, maalesef bu bir korku filmi.

Artık bu sahneden dışarı çıkıp hayatın hakikaten ne olduğunu bilmek istiyor muyuz istemiyor muyuz?

Bu karanlık sahnede bininci kez izlenmiş olan filmi yeniden izlemek bizi heyecanlandırıyor mu yoksa berbat bir mide bulantısı mı yaratıyor içimizde?

Peki, hiç sordunuz mu kendinize bu filmi kimler çekti, kimler senaryosunu yazdı? Niçin aynı berbat filmi tekrar tekrar izlettiriyorlar bize?

Artık kendi hayatımızı yaşamak için bu müsamereden çıkııp dışarıdaki taze havayı solumak ve güneşi tenimizde ghissetmek ve yanımızda oturuurken karanlıkta yüzüne bakmayı ihmal ettiğimiz insan kardeşimizin gözlerini görmek ve gülümsemek ve merhaba demek zamanı gelmedi mi?

Koskoca bir hayat bizi bekliyorken ve arzu ettiğimiz yaşamı hep birlikte yaratabilecekken berbat bir filmin bir karakterine güvensek ne olur güvenmesek ne olur?

Biz kendimize güvenmekle yükümlüyüz. Bize vaad edilecek her türlü “güvence ” sahte olacak.

Çocukları kandırdıkları gibi bize güvence verirken bir yandan masum cocukları müzeleri gezerken “yüksek idealler” uğruna katletme planları yapacaklar.

Sonra da güvenmemizi istemedikleri insanlar yaptı diye bizi kandıracaklar.

Kimin kime güveneceğini bilemeyeceği bir ortam yaratacaklar..

Bu karanlık güçler sadece biz kendimize güvenmediğimizden, bir türlü güvenemediğimizden bizlere sahte bir güven(ce) vermek için can atacaklar.

Onlar biz müşterilere ne istiyorsak onu veriyorlar.

Çünkü dışarıdan talep edeceğimiz her türlü güven sadece sahte güven olacak. Ve onu bizlere pazarlayacak çok kişi var.

Barış sadece biz onu istediğimizde olacak.

Sevgi bize istediğimiz gibi davranıldığında sunacağımız bir şey olacaksa sadece bir arca indirgenmiş olur.

Karşımızdakine sadece beni güvende hissettireceğin şekilde davranırsan sana güveneceğim diyemeyiz.

Biz içimizde doğru olanı biliriz ve ona güveniriz.

İçimizdeki doğruya güvenir ve gücümüzü ondan alırız.

Barışı istemek sadece içten gelir. Sadece barışı istemek yeterlidir.

Koşullar koyduğumuzda sadece savaşı sürdürmekteyizidr.

Barış dolu hayatlar ve iç dünyalar dülerim herkese..

Sangeet

Birbirimize aitiz…sonsuza kadar.

Birbirimize aitiz…sonsuza kadar.

Aile Dizilimi çalışmalarında ortaya çıkmış olan bir hakikat var. Hepimiz ait olduğumuz gruba vicdanen bağlıyız. Ve bu bağ bizleri ölüme dahi götürecek kadar derinlere işlemiş bir mekanizmadır. Bu vicdani mekanizma bizleri ait olduğumuz, içinden geldiğimiz sistemlere bağlar. Örneğin bir ülkemiz vardır. Üzerinde  yaşayacağımız coğrafyayı bizim kullanımımıza sunar, bizi besler. Bizi büyütür, bizi eğitir, bize alışkanlıklar verir, neyin doğru neyin yanlış olduğuna ait referanslar verir. Bize tüm bunları sunan ülkemize vicdanen bağlıyızdır. Örneğin Güney Afrika’da olan biten şeyler ne kadar büyük ve önemli olsa da buradaki basit şeyler kadar bizi etkilemez. Din için de aynı şey geçerlidir. Aslında içerisinde herhangi bir sistem barındıran her türlü aidiyet için bu geçerlidir.

Aile de bir sistem olduğundan aynı şekilde ailemize de benzer bir vicdani bağla bağlıyızdır. İçinden geldiğimiz ailemizin geçmişinde olan biten her şey diğer insanların başına gelenlere nazaran bizi daha fazla etkiler. Bu anlamda annemizin yahut babamızın ailesindeki önemli vakalar bizim kişiliğimizi derinden etkiler. Özellikle ölüm vakaları o kadar önemlidir ki hayatta kalıp kalmayacağımıza yönelik yaşamsal etkilerini üzerimizde taşırız. Aile sistemine olan derin vicdani bağımız bizi yaşanmış olan acıları üstlenmemiz konusunda bizi yönlendirir.

Ancak vicdanın bir de en üst kimlikle olan ilişkisi de söz konusudur. Hepimiz insan olduğumuza göre insan olmakla alakalı da bir vicdanımız vardır. Örneğin ailemize olan vicdani sorumluluğumuz yüzünden diyelim bir töre cinayeti işledik. Bu durumda ailemiz karşısında kendimizi ne kadar vicdanen rahat hissetsek ve görevimizi yapmış olarak kendimizle gurur duysak da, insan olmamız vesilesiyle bir başka insanı öldürmüş olmanın vicdani sorumluluğu asla yakamızı bırakmaz.

Ya da savaş esnasında düşmanı yahut düşmanları öldürmüşsek bir kahraman olarak ülkemz bizleri el üstünde tutar ve madalyalar verir. Ama sonsuza dek öldürmüş olduğumuz düşmanların da insan olması nedeniyle ruhumuz asla rahat ve huzur içerisinde var olamaz.

Bu nedenledir ki bir insan başka bir insanı her ne sebepten öldürecek olursa olsun artık öldürülen kişi öldürenin aile sistemine ait olur. Ve öldürülen öldürenin, öldüren de öldürülenin ailesinde sonradan gelen aile bireylerince temsil edilir.

Örneğin savaşta bir düşman askerini öldürmüş bir kahramanın çocuklarından yahut torunlarından birisi yahut birkaçı içerisinde büyük öfke patlamaları, nefret ve şiddet duygusuna sahip olabilmekte ya da intihar eğilimleri taşıyabilmektedir. Bu durumda olan şey artık ailenin bir bireyi olarak kendine yer edinmiş olan öldrürülmüş düşman askerine vicdanen bağlı olan ve onun hislerini içinde taşıyan evladın yahut torunun ailesine ve/veya çevresindekilere olan nefreti, uyumsuzluğu ya da kendini yok ederek adaleti sağlama eğilimidir. Vicdani olarak o kadar ağır bir yük taşıyor olabilir ki bu kişiler ölmek çok daha kolay bir seçenek olabilir çoğunlukla.

Bu bağlamda düşündüğümüzde on yıllardır süren bir iç çatışmadaki ölümlerin yıllar içerisinde ve gelecek kuşaklar üzerindeki etkilerinin ne kadar derin olacağını tahmin edebiliriz. Bu asırlara yayılabilecek ruhsal hastalıklar, intihar vakaları, uyuşturucu bağımlılıkları, şiddet ve binbir çeşit çatışma olasılığı barındırmaktadır. İnsanlık çağlar boyunca toplu şiddet eylemlerinden çok çekmiştir ve şiddet her zaman daha fazla şiddet doğurmuştur.

Bu nedenle şimdi sevgili şehit annelerine seslenmek istiyorum. Sizler oğlunuza olan derin bağınız nedeniyle elbette öfkelisiniz. Ancak biliniz ki oğlunuz artık onu öldüren kişi yahut kişilerin ailesine de ait artık. Ve öldüren kişi de sizin ailenize sonsuza dek dahil.

Aynı şey karşı taraf adına savaşan kişiler için de geçerli. Onlar da öldürüldüğünde bilin ki savaşan askerlerin ailesinde yerleri var artık. Belki de oğlunuzun çocuğu yahut yeğeni o kişinin duygularına sahip olacak.

Bu savaş olmadan evvelkine nazaran şu an daha çok birbirmize bağlıyız. Çünkü insan olma temelinde vicdanlarımız bir ve bizleri birbirimize bağlıyor.

Kürtler ve Türkler artık hiç olmadıkları kadar birbirlerine bağlıdırlar artık.

Ama bu birlikteliği daha fazla kanla beslemeye gerek yok. Aile bireylerimize olan vicdani bağımız nedeniyle bu acıları çoğaltmak sadece daha fazla yıkım ve gözyaşı demektir ve paradoksal olarak nefret ettiğimiz Kürtleri/Türkleri daha da güçlü (ama negatif) bir bağla içimize almak demek. Artık bu bağı olumsuz olaylarla değil kardeşlikle, sevinçle, sevgiyle, anlayışla, merhametle ve bilinçle güçlendirmek gerek.

Sevgi her şeyin panzehiridir. Tüm acılar onun içerisinde erir. Tüm kavgalar onun içinde kaybolur, buharlaşır. Biricik evladını yitirmiş sevgili anneler, babalar; kardeşlerini yitirmiş kızlar, oğlanlar, babasını yitirmiş çocuklar. Acınız hepimizin acısı. Bu ülke uğruna oğullarınız öldü. Benzer şekilde eşitlik isteyen, özgürlük isteyen, iş-aş ve sıcak bir yuva isteyen ve bunun için dağlara çıkıp hakkını savunma uğruna ölen Kürt gençlerinin anneleri, babaları, tüm aile mensupları, sizin evlatlarınız da şehitler de sonsuza kadar bizim ailemizin üyelerisiniz.

Hangi tarafta olursa olsun inandığı şeyler uğruna ölen tüm yurttaşlarımızın hepimizin kalbinde büyük bir yeri var: Sizler kalbimizdesiniz. Sizlerin ruhu huzur bulsun diye artık kan dursun. Sizlerin ruhları ancak o zaman şad olacak biliyoruz. Anneleriniz, babalarınız ve geleceğin tüm anne ve babaları ancak o zaman huzur bulacak. Bunu anlamanın ve buna saygı duymanın vakti gelmiştir diye düşünüyorum.