Cennet mi Cehennem mi?

Soru:
Benim hayatımda korku oldukça egemen, özellikle ölüm korkusu.. ölümden sonrasına ait telaşlarım var hatta çok çok.. bundan bi türlü kurtulamadım.. allahın gazabına uğramaktan korkuyorum.. yalnız ölümden sonrası için demiyorum, hayatta da felaketler yaşamaktan ve bunun gibi şeylerden…. özellikle hani dini konularda geçen kavimlerin helakı, cehennem vs.. çok etkiliyor.. sonra başka şeyler.. bir sürü şey… osho’nun bahsettiği özgürlüğü arada hafiften yakalamış gibi olsam da anlatılmaz güzel duygular yaşayıp huzurla dolup uçacak gibi olsam da genel olarak bunlardan bi türlü kurtulamıyorum… geçmişte öğrendiğim biçok şey çökmüş üstüme.. hem de feci şekilde.. kafamı kaldırıp bakamıyorum çoğu zaman, net göremiyorum.. onlar bırakmıyo… ne yapsam dersiniz :) ) tam bi soru gibi olmadı biraz ilginç bi mail oldu ama içimdekileri ancak böyle ifade edebildim.. sizden yardım bekliyorum..
Oğuzhan
Yanıt:
Sevgil oğuzhan. Sorun gayet güzel bir soru olmuş.
Osho’nun söylediği bir şey vardır: Tüm korkular derinde ölüm korkusudur der.
Sen zaten doğrudan korkunu ölüm korkusu olarak yaşıyorsun zaten. Dolayısıyla meslemiz korkudan ziyade ölümün kendisi. Ölümün bir son olarak derinde bizlere belletilmiş olması olsa gerek derindeki mesele.
Bundan ne kadar eminiz? Ölüm bir şeylerin sonu elbette. Ama gerçekten neyin sonu?
Varlığımızın sonu olabilir mi?
Yoksa bedenimizin sonu mudur ölüm?
Yahut sadece Zihnimizin sonu olmasın?
Yavaş yavaş ilerleyelim: Varlığımız nedir? Beden midir, ruh mudur yoksa zihinimiz midir?
Yoksa hepsi midir. Yahut hiçbiri?
Unutmayalım, bitecek şey sadece bir başlangıcı olan şey olabilir. Değil mi? Başlayan şey biter.
Peki bizim varlığımız nerede başlar? Hakikaten biz tam olarak nerede başlıyoruz bilen var mı? Annemiz bizi doğurduğunda mı başlıyoruz? Yoksa döllenme anında mı başlıyoruz? Peki ayrı ayrı bedenlerdeyken, anne babamızın bedeninde sperm ve yumurta hücresiyken yok muyduk? Yoksa vardık ve sadece doğru anın ve doğru buluşmanın gelmesini mi bekliyorduk sadece?
Peki diyelim anne ve babamızda hücreydik. Ama o hücrelerin de ömrü yok mu? Onlar olmadan evvel de baba ve annemizin bedenine girip o hücrelerin yapı taşı olan hayvansal proteinler yahut vitaminler vs olarak başka bedenlerde (bitki-hayvan) bulunmuyor muyduk?
Hakikaten biz nerde başladık ki?
İlk canlının oluştuğu anlara kadar gitmemiz gerekebilir. Ama orda durmamız için hiçbir neden yok! Değil mi? Çünkü o canlı neyden oluştu? Nerden çıktı? Taş-topraktan değil mi…
O zaman gezegenlerin oluşumuna hatta evrenin yaradılışına kadar gitmemiz gerekecek. Ancak orda durmak mümkün mü? Peki ya büyük patlamadan yahut yaradılıştan evvel ne vardı, nerden çıktı her şey?
Varlık demek zamansızlık demektir. Varlık demek sonsuzluk demektir. Biz hep vardık ve hep olacağız. Ölüm denen şey sadece şekil değiştirmekten ibarettir.
Sana söylenen tüm safsataları bir kenara bırak. Onlar ölebilecek olan yegane şeyin yani egonun ölümünden bahsediyorlar. Çünkü egonu onlar yarattı. Bu korkuların kendisi senin egondur zaten. Hepsi yalan: korkuların da ölüm de yalan. Ama haklı oldukları bir şey var sahiden bir şey sahiden ölecek: Egon ölecek! Er ya da geç ölecek. Çünkü varlığının değil ama egonun bir başlangıcı var: Onu sen doğduktan sonra varlığının içine çevren yerleştirdi. Dinle, politikayla, eğitimle yerleştirdi. Sen korunmasız ve masum varlığınla bu canavarların arasında, bu ego denizinde kendine bir sal yaptın. Onun adı egodur. Onun üzerinde kendini bu denizde köpekbalıklarından korumaya çalışıyorsun.
Aslında o deniz de, tüm egolar da sahte! Senikisi de istisna değil.
Bu durumda sana söyleyebileceğim şey şudur:
Evet ölüm var ve egon öldüğünde cehennemde sonsuza kadar yanacak.
ve
Hayır ölüm yok: Varlığın ne doğdu ne de ölecek. Sonsuza dek cennettesin.
İster bayram yap kutla ister depresyona gir ve intihar et… Sonuç değişmeyecek. Senin yapacağın tek şey hangi realiteyi seçeceğinle alakalı. İnsan olmanın en büyük zorluğu (ve de ihtişamı) bu: Sorumluluk sende. Cennet de cehennem de sensin. Sana kalmış her şey. İster var ol ister yok ol. Bunu senin dışında kimse yapamaz. Ve sen bu seçimi yapana kadar bu hikaye bitmeyecek. Şekiller değişip duracak. Çekilen acılar azalmayacak. Arayışlar bitmeyecek. Bu tekerlek bir alta bir üste dönüp duracak. Cennet cehennem olacak cehennem de cennet. Günah sevap olacak sevap da günah. Aşk nefret olacak ve nefret de aşk. Erkek kadın olacak kadın da erkek. Tekerlek dönecek de dönecek. Hiçbir şey değişmeyecek. Ama her şey değişecek. Aynı gerçekliğe bir ordan bakacaksın bir de burdan ama hiçbir şey değişmeyecek. Sadece ve sadece kendine baktığında göreceksin gerçeği. Orada her şey tek. Orada her şey bir.
Sen sadece nereye bakmak istediğine bak. Onu anlamaya çalış. İçeri mi dışarı mı? Sadece yön önemli. Bakılan şey değil. Dışarı bak ve cehennemdesin. İçeri bak ve cennette. Nihai olarak…
İlk bakışta cennet dışarda gibi gelecektir. Ve içerdeyse cehennem! Ama biraz daha git, biraz daha ilerle ve göreceksin ki dışarısı cehennem ve içerisi cennet.
Karar senin, her zaman senin. Sadece bak ve gör. Sadece bak. Yorum yapma ve bak. Israrla bak. Sevgiyle bak. Yumuşaklıkla bak. Narince bak. Bir şey anlamaya çalışma. Sadece bak ve gör.

Gözlerin var. Kendi gözlerinle bak. Sahiden bak. Ve göreceksin. Gördüğünde her şey net olacak. Sadece gözlerini aç…

Elmas Terapi

Featured

Sangeet Terapi ve meditasyon çalışmalarını Elmas Terapi’de yapmaktadır.

Sangeet Elmas Terapi’de bireysel Elmas Nefes Terapisi, Nefes Seansları, OSHO Aile Dizimi, Psikolojik Danışmanlık seansları ve Osho Meditasyonları sunuyor. Detaylı bilgi için
www.ElmasTerapi.com web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Sangeet’in etkinlikleri için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz: Gelen listedeki etkinliklerin üzerine tıklayarak detaylar sayfasına erilebilirsiniz.

>> SANGEET’İN ETKİNLİKLERİ <<

ANKARA OSHO MEDİTASYON MERKEZİ PROGRAMI:

Sangeet 18-19 Mart 2012 tarihlerinde Ankaradaki Osho Merkezinde etkinlikler yapacaktır.

17 Mart tam gün Aile Dizimi çalışması
18 Mart tam gün Elmas Nefes çalışması

detaylar için tıklayınız…

 

Facebook Cumhuriyeti???

Facebook’ta bir üyeliğim var. Aslında bu sosyal paylaşım ağında pek eski sayılmam. Sadece son bir-iki aydır arada bir girip “sosyal ağıma takılmış” insanlarla dostluk ve paylaşımlar yapmaktayım. Hemen belirtmeliyim: Ben aslında (gayet) “Beyaz Türk” tanımına uyan birisiyim. Ülkenin oldukça iyi bir üniversitesinden mezun, yabancı dil bilen, (bilinen kalıplar içerisinde) dindar olmayan birisiyim. Hakikaten son derece beyaz bir tenim de var. Sosyal ve ekonomik olarak toplumun orta-üst katmanına denk geliyorum. Eh, haliyle arkadaş çevrem ve dolayısıyla da “Facebook” çevrem de büyük oranda bu profile yakın kimselerden oluşuyor.

Aslında özellikle amacım Facebook’un nasıl bir ortam olduğunu betimlemek değil. Bu sanal sosyalleşme ortamı birbirine benzeyen ilgi alanları aracılığyla sosyo-ekonomik olarak belirli bir kesite ait bir ağ oluşturmakta ve bunu son derece kolaylıkla yapabilmektedir. Bu bağlamda yakın bir zamanda bu grupta yaşamış olduğum bazı  paylaşımların benim de ait olduğum bu toplum kesimindeki belirli bir zihniyele yüzleşmemde bana bir fırsat tanımış olması esas vurgulamak istediğim şey.

Cumhuriyet Bayramında içinde bulunduğum bu malum sosyal ağda belki de her iki-üç kişiden birisi Türk bayraklarını profillerine koymuş ve okul hayatım başladığından beri hiç değişmemiş olduğundan artık nefes alış verişim kadar kanıksamış olduğum sloganlar aracılığıyla mesajlar yolluyorlardı.

Ben de şu şekilde bir mesaj koydum profilime: “Cumhuriyet iyi bir şey kutlu olsun herkese. Umarım bir gün Cumhuriyetimiz demokratik de olur ve onu da kutlarız bu şekilde.”

Böyle bir mesajı yazarken içimde birikmiş binlerce olay, anti-demokratik uygulama ve bunlara maruz kalmış koskoca bir hayatın vermiş olduğu enerji olsa da özellikle “kağıt parçasının” demokrasinin ne kadar göstermelik olduğunun bir vesikası olarak bende yarattığı fırtınalar vardı zihnimin arkaplanında. Ayrıca Cumhuriyet tarihinin en büyük devrimlerinden birisi olma potansiyeline sahip demokratik –Kürt- açılım etrafında yer yerinden oynamaktaydı ne de olsa.

Oysa hamaset içerikli Cumhuriyet övgüleri ve Atatürk güzellemeleri haricinde Facebook’taki neredeyse 300 kişilik tanıdığım ve ortak ilgi alanıma ait insanda tek ama tek bir ses dahi çıkmıyordu bu mevzularda. Sadece Facebook’taki bu paylaşımlara bakıldığında sanki İsveç yahut İsviçre gibi bir ülkede yaşanmaktaydı. Sanki olanakları toplumun tüm kesimlerine adil dağıtılmış bir Cumhuriyet rejimi ve tüm hak ve özgürlükleri eşit ve şeffaf bir biçimde garanti altına alınmış yurttaşlardan oluşan bir ulusun bayramıydı söz konusu olan.

Benim yazdığım mesaja pek çok yanıt geldi. Bazıları şöyleydi: “Cumhuriyetin hakikaten ne analama geldiğini bilseydin bu şekilde bir şey söylemezdin,” “Parlemantonun bu halini görünce demokrasinin neye karşılık geldiğini anlamıyorsan diyecek bir lafım yok,” “Demokrasi dediğin şey aslında Anerika’nın istediklerinin harfiyen yapıldığı bir hükümete sahip olmaksa kalsın,” “Komprador bir devlet olacaksak demokrasinin hakikaten iyi bir şey olduğunu nasıl savunabilirsin,” “Demokrasiyi övmeden evvel onu kimlerin kendi çıkarına kullandığına bakmak lazım,” vs.

Ne oldu? Bu insanlar hakikaten ne istediklerinin farkındalar mı? Gerçekten, örtülü –hatta örtüsüz, ayen beyan- bir dikta rejimini istiyor olabilirler mi? Alevi liderlerine suikastlar planlayan, Kürt kökenli vatandaşlarını dağda tutarak, barışı değil savaşı yeğleyerek kendi onurunu ayakta tutmaya kalkışan, iki seçmenden birisinin oy vermiş olduğu bir partinin yok edilmesi planları yapan, halkının gözlerinin içine baka baka yalan söyleyebilen bir orduya sahip olmayı demokrasiye ve parlamenter rejime yeğ tuttuklarının farkındamılar? 86 yıldır süren az ya da çok yoğunluklu bir dikta rejimi altında yaşamanın bitmekte olduğunun ipuçlarını görmek bu insanları neden rahatsız ediyor? Sivil olmak ve seçme özgürlüğüne sahip olmak neden onlar için cazip değil?

Zannediyorum bunun pek çok sosyolojik ve psikolojik sebebi vardır. Ancak okumuş yazmış kesimi bu kadar dünya toplumundan ve hayatın gidişatından kopuk bir toplum nasıl kendisini ilerletebilecek adımlar atacak, nasıl olgunlaşacak?

Mahmur kampında ancak ölmeyecek kadar, minimum koşullarda yaşam savaşı veren insanların kendi yurttaşları olması neden bu insanları rahatsız etmiyor? Yerinden yurdundan olmuş, dönenlerin ise bağrında bombalar patlamış insanlar hangi Cumhuriyet’in vatandaşı?

Son zamanlarda dillendirilen “esasen bizim Türk sorunumuz var” tespiti hiç bu kadar doğru gelmemişti bana.

Kendi ülkesinde ve dünyada olan biteni bu kadar yanlış yorumlayabilen ve aslında dünyaya bir “tık” uzaklıkta böyle bir “elit” insan grubumuz olduğu için ne kadar gurur duysak azdır! Cunhuriyet “muasır medeniyet”e erişebilen bu kadar iyi eğitimli kuşaklar yarattığı için ne kadar övünse azdır!

Korkarım özgürlükten ve onun getireceği sorumluluk duygusundan bu kadar korkan bir sınıfsal kesime ait olmak beni pek de iyi hissettirmiyor. Zaten şimdiden kendimi “zencilerden biri gibi” hissetmeye başladım ben bu grubun içerisinde. (Yoksa mahalle baskısı bunun gibi bir şey miydi sevgili Hocam?)

Demokrasinin içini doldurmamış olduğu bir dikta rejiminin adına “cumhuriyet” dediğimizde maalesef bu sadece “padişahlık değil” anlamına geliyor. Yani esasen bir şeyin değili oluyor. Pozitif anlamda halkın rejimi değil. En azından yukarda saydığım –benim de ait olduğum- kesim dışındaki halkın rejimi değil.

Bu cumhuriyetin içini, ondan beslenip iyi okullara gidememiş, internet aracılığıyla dünyaya her istediğinde erişememiş, aldığı eğitimlerle ve giydiği marka  elibselerle şık caddelerde dolaşamayan, çocuğunu hangi özel okulda okutacağım diye karara düşünmek zorunda kalmamış kesimlerin de ona sahip olabileceği hale getirmedikçe bir şeyin “değili” olarak kalmaya devam edecek.

Evet sevgili sosyo-ekonomik sınıfım… Artık bu Cumhuriyet’i bize benzemeyen geniş halk katmanlarına da açmak zorundayız. Aslında istesek de istemesek de bu olacak. Sadece kalbimizi ve düşünce yapımızı buna bir an önce açmak herkesin menfaatine olacak bunu fark edelim yeter.

Aynı fikirde olmadığımız, aynı sınıfa ait olmadığımız, aynı etnisiteye ait olmadığımız, aynı mezhebe ait olmadığımız insanların haklarına sahip çıkmadığımız sürece ne bu rejim gerçek bir cumhuriyet olacak ne de bizler Atatürk’ün hepimize göstermiş olduğu hedef olan muasır medeniyete erişmiş olacağız. Artık Afganistan’ın bile, Pakistan’ın bile diktatörlükle yönetilmesi mümkün değilken bunu bizelere layık görmek 86 yıllık Cumhuriyet’in yurttaşlarına hiç yakışmıyor.