gerçek devrim yazısının son kısmına doğru, dış ile iç dengelenmeli demişsiniz. ama sorun nasıl dengeliyeceğiz. ya da nerde duracağız onu bilmiyoruz. kendimden örnek vermek gerekirse, kürt olmamdan kaynaklı DTP’ye yakınım, aleviliğe, sosyalizme, devrime ve de son olarak meditasyona. ama bunlarda okadar karışıkki kafam. bazen sosyalizmi savunuyorum, bazen yerle bir ediyorum. bazen kürt olmakla gurur duyuyorum bazen şiddete yani(PKK)şiddetle karşıyım. hangi düşünceyi savunmalıyım bilmiyorum. kendimi nasıl açıklamalıyım onu da bilmiyorum. kürt aleviyim bazen… hiçbiri değilim….ve de hiçbir yere de ait olamıyorum. örneğin kürt olarak kürtler özelikle şafi kürtler bana cok yabancı geliyor, hem din olarak hem de kürtçe dilini az bucuk bildiğim için. vallahi cok yabancı hissederim kendimi kürtlerin yoğun olduğu yerde. sosyalizm olsun ya da TKP, EMEP, vs. gruplarda da kendimi iyi hissetmem. bilirimki tek yol bu olamaz. insanlar dürüst değilken gelip sosyalizmi savunuyor. komik buluyorum. geriye tek bir şey kalıyor meditasyon ama hal eski hal olunca bunu da insanlara anlatmak ve de kendine yakın birini bulmak güç. ben kimim sorusu hala kocaman bir soru olarak beynimde durmakta… bir de buradaki bilinç nedir? ölümsüz müdür. o zaman darwinin bahsettiği anlamda bir evrim var mı?
Öncelikle soru sorulalı epey olmasına rağmen yeni cevap yazabiliyor olmam nedeniyle kusuruma bakılmamasını diliyorum. Son günlerde yoğun çalışmalar yapmaktayım.
Bu sorular silsilesini bir bir yanıtlamak epey zor olacak. Çünkü pek çok şey barındırıyor içinde. Şayet bir kısmını dışarda bırakırsam beni maruz görünüz. Ancak genel anlamıyla benim içimde yansıyan özü itibarıyla bu söylenenleri kendimce yanıtlamaya çalışacağım…
————-
Hiç, kimlik nedir diye düşündünüz mü? Kürt olmak, Türk olmak, Arjantinli olmak yahut Endonezyalı olmak; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Şintocu, Taocu şu ya da bu olmak?
Bunların bir yahut birden fazlası olmak demek sadece ve sadece belirli bir hayat görüşü, belirli bir tarih ve geçmiş anlayışını; belirli inanç kalıplarını yahut alışkanlıkları “normal” ve “olağan” kabul etmek demektir.
Biz içine doğduğumuz belirli bir kültürün yapıp ettiği, doğal kabul ettiği normal yahut iyi vs. kabul ettiği şeylere sadece maruz kalırız…
Bir süre sonra bizim kendimizle ilgili tüm algımız bu etkiler çerçevesinde şekillenmeye başlar.
Türkiye’de doğmuşsak Atatürk’ü sevmek/sevmemek gibi bir ikilem içinde kalırız örneğin pek çok şeyin yanısıra… Sadece ailemizin Atatürk’ün önderliğinde kurulmuş olan sistemden ne kadar beslendiğine bağlıdır bizim onunla ilişkimiz.
Normal bir devlet okuluna gidersek Atatürk’ü sevmemek neredeyse -değil resmen- suçtur!
Sonra tarihinle böbürlenmek zorundasın. Savaşları kazanırken ve tüm dünyaya hükmederken Osmanlı ile gurur duymamız, sonrasında düşüşe geçtiğinde ise onları aşağılamamız ve dinin ne kadar kötü sonuçlar yarattığına inanıp tu-kaka dememiz gerekir…
Tarih bize bu şekilde servis edilir.
Bundan neyi ne kadar alacağımız artık ailemizde gördüklerimiz ve onların bizlere neyi nasıl algılamamız gerektiği konusunda taktığı gözlüklere göre değişir. Biraz büyüdüğümüzde biz artık tüm bu etkenlerin sentezleri dışında pek bir şey yapamayız.
Atatürk yahut tarih konusunun yerine canınız ne isterse onu koyabilirsiniz. Çünkü içerikten bağımsız olarak yapılan şey hep budur: Çocukların zihinleri ve kalpleri boş birer bardak gibi algılanır ve onun içine kimin gücü ne kadarına yeterse onu doldurur.
Bu sayede yeni kuşaklar hep bir önceki kuşakların çıkarları ve beklentileri doğrultusunda şekillenmiş olacaktır. Bu sayede “kurumlar” ve “devlet” ilelebet yaşayacaktır!
Birey denen zavallı yaratık henüz hiçbir seçme şansı yokken ve asla ona sorulmasına bile gerek görülmeden sürekli olarak ideolojik bir bombardıman altında kalmaktadır.
Bu Batılı toplumlarda -en azından bu kadar alenen ve gaddarca- yapılmamaktadır.
Ama elbette adına eğitim dediğimiz insanları ayıklama ve şekillendirme süreci doğrudan olmasa da, dolaylı bir şekilde oralarda da bireyi etkilemektedir…
Şimdi, soruya yahut sorudaki meseleye dönecek olursak, özü itibarıyla soruyu soran kişinin toplumun ezilen kesimlerinden olmasını ve bunun getirdiği toplumsal/ideolojik/meşru haklarını savunmasının önemini sosyolojik ve siyasi bir tartışmanın nesnesi olarak bir yana bırakalım.
Biz konuyu irdeleme adına soruyu soran kişinin “diğer tarafında” olmanın özünde ne farkı olduğunu sorgulayalım!
Soruyu soran kişinin tam zıddı bir insanı düşünelim: Türk, Sünni, babası subay, kendisinin işletmesi var ve bol para kazanan bir kapitalist.
Meditasyon yapmadığı sürece bu iki zıt tarafa ait insanın yapıp ettikleri özü itibarıyla hiçbir değişiklik göstermez.
Çünkü her ikisi de çevresinin onlara sunduğu/sunamadığı; aktardığı, onlara sormadan onlara yapıştırdığı pek çok değer yargısını, anlayışı, ahlakı, dini onlara dayatmıştır.
Roller değişiktir sadece: Kürt/alevilerin egemen olduğu sosyalist bir devlette de şimdi yöneten sınıf olan diğer kurgusal kişi soruyu soran kişinin muhalif rolüne soyunacaktır.
Aslında biraz derinlemesine bakabilirsek hayatta şekillerin ve görünümlerin ardında belirli kalıpların sürekli tekrar ettiğini ve özü itibariyle olup biten olayların hiçbir önemi yahut özgünlüğü olmadığını görebiliriz.
Bize bir kimliğin yahut herhangi bir pozisyonun iyi yahut kötü; doğru yahut yanlış olduğunu söyleyen şey sadece egomuzdur. Ve egomuz bize ait bir şey bile değildir. O sadece bir kabuktur. İçinde hiçbir şey ihtiva etmez.
Kimliklerimiz içi boş bir kabuğu kendimiz zannetmektir olsa olsa.
Kabuğun içinde boşluk vardır ve o boşluktan ibarettir bizim özümüz. Kabuk kırılıverdiğinde içerisiyle dışarısı bir olur.
Meditasyon da bu kabukları kırar işte. Bu sayede biz bizi çevreleyen varoluşla bir ve bütün hale geliriz.
Soruyu soran kişi diyor ki “ben kimim sorusu hala kocaman bir soru olarak beynimde durmakta…” Bu sorunun ceavabını aydınlanana kadar bilemeyeceksin sevgili dostum. Ve bunun için hepsi sadece geçmişe ait olan korunma kalkanlarına değil bilincin ta kendisine ihtiyacın var. İstisnasız tüm kimlikler yapma çiçeklerdir, plastiktir ve hepsi birer şablondan ibarettir.
İnsan hiçbir kalıba sığmaz. Sığdırmaya kalktığında en uç vakada o kişi delirecektir (daha doğrusu şu ya da bu düzeyde muhakkak delirecektir bkz hayatın kendisi) yahut birilerine zarar vermeye başlayacaktır. Her iki durumda da birileri zarar görmüş olacaktır.
Tüm psikolojik ve hatta bedensel sorunların sebebi sınırsız bir varlık olan insanın birtakım kimlikler yahut kalıplar içerisine hapsedilmesidir.
Özgürlük dışında bir kurtuluş yolu yok.
Gerçekten devrimci bir insan sadece özgürlüğün peşindedir. Sabit ve tutunmaya çalıştığı bir kimlik yoktur. Özgürlük ve kimlik bir arada var olamayacak şeylerdir. Bir kabuk kavram olarak sınırlandırmak zorundadır. Kendisi de bir kabuk olan hangi kimlik seni özgür kılabilir?
Ancak biliyoruz ki kabuk aynı zamanda “korunma” da demektir, değil mi?
Bu yüzden değil mi, insanlar kolaylıkla herhangi bir kabuğun içine hapsolmayı bizzat kendileri severek ve isteyerek kabul ediyorlar? Hitler tek başına mı öldürdü 6 milyon Yahudiyi? Tek başına mı 50 milyon insanın ölümüne sebep olan bir savaşı yarattı?
Bunların hepsini yapan kimliklerdi! Alman kimliği İngiliz, Amerikalı, Rus, vs. kimlikleriyle savaştı insanlar… Alman ve Hıristiyan kimliği Yahudilik kimliğiyle savaştı…
Kapitalistler ise savaş sanayi sayesinde aslında kendi halkları da dahil tüm emekçilerin canlarını alarak ve kanlarını içerek büyüdü-palazlandı. Bir yandan ulus kimlikleri birbirleriyle savaşırken diğer yandan Amerikanın da Almanyanın da kapitalistleri savaştan küplerini bir güzel doldurdular.
Kağıt üzerinde Amerikalılar Almanları yenmişken aslında kaybeden hep yoksullar oldu. Tüm tarafların yoksulları kaybetti savaşı…
Bu aslında PKK ve kürt sorunu vesilesiyle bu coğrafyada da yaşanmıyor mu?
PKK’lılar Kürt yoksulları oldukları için isyan ediyorlar yaşadıkları koşullara ve dağlara gidiyorlar…
Ben Ankara’da askerken şehit cenazesine orduyu temsilen katılmıştım ve gördüğüm şey ölen tüm askerlerin yakınlarının toplumun en yoksul kesimleri olduğuydu.
Aslında güçlü ve güçsüz arasındadır savaş her zaman.
Ve dünyanın her tarafında her zaman egemenler ve güç sahipleridir kimlikleri ön plana çıkartan ve zayıfların ve yoksulların kendilerini bu kabukların içinde güvende olacaklarını zannettirenler.
Ve yoksullar ve güçsüzlerdir ilk önce her türlü kimlik yanılsamasıyla, onun vereceği o sahte kudretle özdeşleşenler.
İdeolojik olarak yaratılan her kimlik -ki kimlik demek ideoloji demektir- birtakım semboller ve birtakım söylemlerle yapay olarak hepimizin bilinçaltına kazınır.
Ve biz eğer zayıfsak ve kendi gücümüzün, bireysel kudretimizin farkında değilsek o zaman bu kimlikler yani bizi dışsal şoklara karşı koruyacak olan kabuklara sahip çıkarız.
Bu nedenledir ki Müslüman kimliği, örneğin yoksul kesimler için hayati önem arzederken zengin, kentli, Cumhuriyetin ayrıcalıklı ve elit laik kesimleri bunu gereksiz bir ayrıntı hatta utanılacak bir şey olarak görürler…
En milliyetçi kesimler her zaman yoksullardan çıkar.
Faşizm her zaman büyük ekonomik krizleri takip eden dönemlerde güç kazanır.
İnsanlar kendilerini ne kadar eksik/yoksul/çaresiz/zavallı hissederse kimliklerine o kadar yapışır. Sahte olana tutunmaya çalışır.
Ve bu çocukçadır. Bir çocuğun kendisini Ben10 yahut Süpermen ya da Batman zannetmesinden özü itibariyle hiç ama hiç farkı yoktur.
Alman olmak, Türk olmak, Yahudi olmak, kadın olmak, erkek olmak şu olmak ya da bu olmak insanın sadece olmadığı bir şeyle özdeşleşmesi demektir.
Esas olan şey hiçbir tanıma sığmayan bir var oluş halidir.
Bu anlamda sorulmuş olan soruyu hatırlamak faydalı olacak: “bir de buradaki bilinç nedir? ölümsüz müdür. o zaman darwinin bahsettiği anlamda bir evrim var mı?”
Bilinç şekilsiz olan, kimliksiz olan, zamansız olan, ölümsüz olan farkındalığın kendisidir. Mistiklerin dediğine göre onun dışında hiç ama hiçbir şey yoktur. O evrimleşmez. O kötüye gitmediği gibi iyiye de gitmez. O tüm iyileşmenin ve tüm kötüleşmenin de içinde bulunduğu şeydir.
Ve işin garibi şu ki mistiklerin söylediği bu hakikati artık bilimciler de kabul etmiş durumda.
Maddenin içine baktıkça gördükleri şey bilincin ta kendisidir. Henüz bunu ölçüp biçemediklerinden yok öyle bir şey diyorlar ama biraz cesur olanlar bunu çoktan kabul etmiş durumda.
Kuantum fiziği bilinçten bağımsız bir maddi etkileşim olmadığını önkabul olarak kullanıyor.
Madde bilinci takip eder.
Madde bilincin en kaba halidir. Maddi evrim bu anlamda önemli bir detay değildir. Bir oyundur ve hatta bir yanılsamadır.
Binlerce yıl öncesinde Hintli mistiklerin dediği gibi, görünen hayatın “maya” yani hayalden yapılma olduğu bilgisini fizikçiler doğrulamıştır. Gördüğümüz her şey sadece enerjinin belirli bir hızla titreşmesinden ibarettir. Aslında maddi olan hiçbir şey yok.
Tüm varoluş bir titreşimdir. Enejinin muazzam bir dansıdır. Hintli mistiklerin dediği “Leela”dan ibaret bir eğlencedir.
Ne maddesinden, ne evriminden söz ediyorsun?
Evet var evrim elbette ama bunun önemli mi olduğunu sanıyorsun?
Evrim sadece bilincin kendisini fark etmesi için oynamış olduğu bir oyundan ibarettir.
Dünya hayatının çok önemli bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Her an bu küçücük toz zerresinin üzerindeki hayat silinip gidebilir.
Güneşin her birinin içinde yüz küsür milyar yıldız olan yüz küsür milyar galaksiden sadece biri olan Samanyolunun en alelade yıldızlarından birisi olduğunu biliyor musun?
Yüz milyar yıldızdan sadece bir tanesinde dünya gibi bir hayat olduğunu varsaysak bile yüz milyar tane dünya gibi gezegen var demektir.
Ne gibi bir önemimiz olabilir ki? Yani fiziksel hayat anlamında ne gibi bir önemimiz olabilir? Yaşadığımız evrimi de evrim zannediyoruz! Darwin haklı olsa ne olur olmasa ne olur?
Aslında yunus balıkları düşünüldüğünde örneğin buna gelişme diyebilir miyiz sahiden?
Yunuslar denizde bir köpekbalığı insana saldırsa köpek balığıyla hayatı pahasına savaşıp insanı kurtarmaya çalışıyor… Biz ise balık avlarken ağlarımızı parçalıyor diye onları zıpkınlıyoruz.
Haydi ondan geçtik en vahşi hayvanlar bile birbirlerini asla öldürmezken biz tüm dünya nüfusunun 20′de birini falan tek bir savaşta yok ediyoruz….
Evrim olsa ne olur olmasa ne olur?
Eğer ayakta durmak ve mp3 çalar kullanmak evrimleşmekse evet büyük bir gelişme yaşamışız.
Eğer evrim geçirmiş olmak demek kendi uydurduğumuz masallara inanmak ve hatta inandığımız masalı o kadar ciddiye almak ki onun için gidip başka masalla insanları yok edecek kadar ileri gitmek demekse evet son derece evrimleşmiş durumdayız.
Süpermen olduğumuzu zannetmekten kendimizi Türk/Kürt zannetmeye evrimleştiysek buna gelişme diyebilir miyiz?
Aklımızı devşirme vaktidir!
Yoksa ne Darwin’in ne de başka birisinin bahsettiği evrimden söz etmek mümkün değildir.
“İlkel” insanlar bir mamutu avlamaya çalışırken işbirliği yapıyorlardı ve tüm ganimeti kardeşçe paylaşıyorlardı.
Şimdi ise on litre benzin için bütün ülkeyi ateşe veren devletler ve de “kimlikler” var. Evet beynin içindeki üç-beş tane hücrenin renginin gri hale gelmesine evrim diyorsan o gerçekleşti ama o beyni bullanacak bilincin evriminden söz ediyorsak bana kalırsa gerileme var.
Yoksa hala nasıl ilk anlaşmazlıkta aklımıza ilk gelen şey hemen birbirimizin gırtlağına sarılmak olsun?
Bunun bilinçle bir alakası var mı?
Politikacaıların varlığı dahi bizim aslında ne kadar ilkelleştiğimizin kanıtıdır.
Götünde don olmadan ortada dolaşırken insanlar politikacılara ihtiyaç duymuyorlardı.
Şimdi diyoruz ki polis olmazsa, kanunlar olmazsa, politikacılar olmazsa, devletler, dinler, din adamları olmazsa nasıl kendimizi yönetiriz?
Vah zavallı insancıklar. Onlara neyi ne zaman nerde yapacaklarını söyleyen birileri olmazsa kendilerini nasıl yönetecekler?
Ne demiştin? Darwin mi? İlerleme mi? Evrim, evet galiba evrim demiştin.
Evet evrim oldu ama bilinçlerimiz tersine doğru evrildi.
Esas evrim ve de esas devrim kişinin özgür olmasıdır. Özgür ve sadece özgür.
Sadece kendisi olması kadar özgür. Ne eksik ne fazla!
Ne tüm ülkeyi özgürleştirmek, ne tüm Kürtleri özgürleştirmek, ne sosyalizm, ne faşizm ne dini özgürlük ne laiklere özgürülük, ne başörtüsüne özgürlük… vs vs. vs…
Kendin kadar özgür olduğunda bu fazlasıyla yeterlidir.
Dünyadaki tüm yollar cam kırıklarıyla da dolu olsa sadece kendi ayaklarına bir çift ayakkabı giymek yeterlidir. Tüm dünyanın yollarını temizlemekle uğraşmana gerek kalmaz.
Buna ne gücün yeter ne de zamanın var o kadar…
Özgür olmak için sadece meditasyon yeter. O senin ayaklarını da ruhunu da korur…
Tüm dünyayı özgürleştirmek aslında özgürlükten maksimum mesafede uzakta kalmak istiyorum demenin (yüce!) bir yoludur. Bu sayede sana tüm inanmanı istedikleri kimlikleri veren güç odakları seni onaylamış olacaktır.
Ve de sen köleliğinin daha da derinlerinde zincirlerine bir halka daha eklemiş olursun.
Yüreğin her zaman için kanatlanıp uçmaya hazırdır ama kabukların ona izin vermez.
O kabuklar seni öldürmekte. Seni çürütmekte ve kendini yok etmene sebep olmakta.
Seçim senin: özgürlük ve onun tüm sorumluluğu mu yoksa kölelik ve onun sana sağlayacağı sahte güvence ve sorumsuzluk mu?