Sıkça sorulan sorular

1) Uygulamalarınız var olan klasik psikoloji yaklaşımından hangi yönlerden farklılaşıyor?

Elmas Nefes Seansları klasik anlamdaki psikoloji yaklaşımlarından oldukça farklıdır. En temel fark, Elmas Nefes Seanslarıyla insanın sadece “psikolojik” varlığıyla sınırlı kalmayıp tüm beden-zihin-ruh boyutlarıyla birden çalışmaktır.

Klinik psikolojinin insana yaklaşımı Elmas Nefes Seanslarına kıyasla oldukça mekanik kalmaktadır. Çünkü psikolog belirli bir teoriye dayalı bir yaklaşım içerisinde danışan ile etkileşime girmektedir. Dolayısıyla psikoloğun yahut psikiyatrın zihninde danışan ile ilgili belirli bir şablon olmak durumundadır.

Yapılan şey genellikle uzmanın zihninin ardındaki şablona, gelmiş olan danışanı sığdırmaya çalışmaktır. Şayet şablona şu yahut bu düzeyde ve şekilde danışan uyuyorsa artık neler yapılacağı belirlenmiş olur.

Ve yapılacak olan şey genellikle teoride bahsedilen yöntemlerle kişinin sağaltılmasına yahut o kişiye yardım edilmesine geçmek olacaktır.

Bu süreçte danışanın başına gelen şey, çoğunlukla kendisini haberinin olmadığı bir oyun planının içinde bulmasıdır. Bunu fark etmeyebilir bile…

Oysa Elmas Nefes Seanslarında kişi bütünüyle katılım halindedir. Zihin ve bilinç aktif bir şekilde tanıklık halinde olmakla birlikte sürecin belirleyici unsuru değildir.

Hep gözardı edilen ve hatta bastırılıp yok sayılan derin bilinçaltı enerjiler bedende hapsolduğu yerlerden sökülüp ifade edilmektedir.

Ve bunu ne ilaç ne de uygulamayı yapan terapist yapmaktadır. Bunu bütünüyle kişinin kendi nefesi aracılığıyla bedeni yapmaktadır.

Bütünüyle ekolojik bir yaklaşımdır. Kişi kendi istemediği veya hazır olmadığı bir şey yaşamaz. Çünkü kendi ruh-beden-zihin sisteminin sigortaları mevcuttur. Şayet kişi o an için yüzleşmeye hazır olmadığı bir yönüyle temasa geçerse kişi kendiliğinden ve doğal bir biçimde uyku benzeri bir derin dinlenme haline geçer.

Tüm bunlar olup biterken terapist sadece kişiye her ne yaşıyorsa sadece destek olmaktadır.Varlığıyla, tecrübesiyle, kendisinin de bu süreçlerin içinden geçmiş olmasının sağladığı derin güven duygusuyla kişinin özgürce kendisi olmasına yardım eder.

Her şeyi kişi kendisi yapmaktadır seans sırasında.  Tıpkı tüm bu seans boyunca çözmekte olduğu tecrübeleri yaşarken olduğu gibi… İnsan tüm sorunlarını yahut mutluluklarını kendisi yarattığına göre onlarla yüzleşme ve onların tadını çıkartmak da kendisinin yapması gereken bir şeydir.

Kendini mutsuz hissetmekte olan bir insanın ilaç alarak mutluluk yanılsamalarıyla ömrünü tüketmesi ne kadar doğrudur?

İnsan kendisi olmasına izin verilmediği için hastalanır. Doğasına saygı duyulmadığı için psikolojik sorunlar geliştirir. Enerjisini bastırmak zorunda kaldığından yataklara düşer…

Ve bu rahatsızlıklar ruhsal yahut bedensel ya da her ikisinin karışımı olabilir.

Çözüm, danışanın yine kendisi olamadığı hegemonik bir doktor-hasta ilişkisi olmamalı kanaatindeyim.

Elmas Nefes Seanslarında hegemonik bir ilişki yoktur. Sadece iki bilinçli varlık bir arada teropotik bir sürece girerler ve ikisi de farklı birer insan olarak seanstan ayrılır. Aslında iyileşme çift taraflıdır. Terapist ile danışan kişi arasındaki sadece o ana ait olan ve bir daha tekrarlanması olanak dışı olan özgün etkileşim her iki insanı da daha yüksek bir bilince doğru taşır.

Bu seanslarda iyileştiren ve iyileştirilen yoktur; bu seansta sadece iyileşme vardır; bu seanslarda sadece bilinçlenme vardır… Kimin ne kadar aldığının önemi yoktur. O enerjinin ve etkileşimin bizzat kendisi iyileştirici ve dönüştürücüdür. Bu iklim, o anları paylaşan her iki insan için de alabildikleri oranda etki eder.

2) Ben hayatımdan gayet memnunum bu seansların bana nasıl bir katkısı olabilir ki?

Farklı katmanlardan yanıtlanabilecek bir soru.

a) “Memnuniyet” sadece kişinin kendisinden ve hayatından ne beklediği ile anlam kazanabilecek bir şeydir. Şayet kişi bunun düzeyi konusunda herhangi bir yüksek standarda sahip değilse yahut bunun ne kadar yüksek bir eşiği olabileceği konusunda bilgi sahibi değilse elbette hiçbir mesele olamaz. Kişi sürdürmekte olduğu hayatı olduğu şekliyle yaşamaya devam edebilir. Bu durumda Elmas Nefes yahut hiçbir teknik ya da yaklaşıma gerek yoktur.

b) Memnuniyetin herhangi bir üst sınırı yoktur. Ve bu seanslar bu çıtayı hep yükseltmektedir. Göreceli olarak herkes hayatından memnundur zaten. Aksi taktirde kimse bir an dahi hayatını olduğu şekliyle sürdürmeye devam etmezdi. Tüm mesele bizim içten içe yaşamakta olduğumuz hayatı onaylıyor olmamızdır. Zihin çok katmanlı bir yapıdır ve üstte memnun yahut memnuniyetsiz şeylere sahip olsak da altta her ikisinin de tersi vardır ve onları dengelemektedir. Mesele bu yapının alt katmanlarının bizim için görünür, duyulur, anlaşılır ve de erişilebilir olmamasıdır. Nefes seansları sayesinde alttaki derin yapı şeffaflaşmakta ve görünür-erişilebilir hale gelmektedir. Kişinin tüm beden-zihin yapısı billurlaşmakta ve anlaşılabilir hale gelmektedir. Kendini tanımak demek kendini kabul etmek demektir. Dolayısıyla memnun olmak-olmamak değildir esas mesele, esas olan kendini kabul edip edememektir. Elmas Nefes çalışmaları, tüm yargılardan özgürleşme sürecine katkıda bulunur.  Bu sayede olanı, olduğu gibi görüp algılama cesaretine sahip olmaya başlarız. Bunun doğal sonucu da kendimizi olduğu haliyle kabul edip onu sevebilmektir. Ve iyileşme de budur. Memnun olma, tatmin olma hissi budur.

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Nefes almaktan korkmak

Elmas Nefes çalışmaları yapmaya başladığımdan beridir gözlemlediğim bir şey var: İnsanlar nefes almaktan çok korkuyor.

Aslında “nefes almaktan korkmak” doğru bir tanımlama değil elbette. Çünkü korkulan şey nefes almanın kendisi değil değişimin ve dönüşümün kişiler için korkutucu olması. Korkutan şey budur. Çünkü nefes almak sonuçta bildiğimiz bir şey.

Hoş, nefes almak derken sıradan, günlük olarak aldığımız nefes değil bahsettiğim. Daha hızlı, daha derin ve boşluk vermeksizin nefes alış verişlerin birbirini takip ettiği bir nefes tekniği söz konusu olan.

Bu şekilde nefes alındığında hemen insanın başı hafifçe dönmeye başlar ve bir nevi sarhoşluk duygusu gelir.

Bu bir benzetme olmakla beraber aslında, evet sarhoşluktur çünkü kontrolü hiç bırakmak istemeyen zihnimiz bastırılmış duyguların, birtakım istenmeyen anıların yahut en yoğun şekliyle tüm bu tecrübelerin toptan kendini ifade şekli olan enerjilerin kontrolünü yitiriverir…

Artık enerjimiz, kendi enerjimiz serbest kalmıştır. Ancak bu enerji akması gereken şekilde ve yönde akmadığından ve basınç altında kalarak zamanla sıkışmış olduğundan oldukça yoğunlaşmış bir şekildedir.

Bu yoğun enerji artık açılmış olan Pandora’nın Kutusu’ndan çıkarak serbet kaldığında rahatlarız biz… Hakikaten yaşamaya, yeniden canlanmaya başlarız.

Nasıl ki durgun su durduğu yerde giderek çürür ve kokuşmaya başlarsa yahut birkaç gün dahi pencere ve kapıları açılmamış bir oda ya da evde hoş olmayan bir koku havaya hakim olursa; aynı şekilde bu enerji de çok ama çok uzun yıllardır içimizde hapis kaldığından yoğunluğu nedeniyle başa çıkılması zor gibi gelir ve sahip olduğumuz kendimizle ilgili imajımızla asla uyuşmaz…çünkü o hep görmeyi istemediğimiz, görmekten kaçındığımız, yargıladığımız yüzümüzdür.

Ama yine de biz  onu serbest bırakarak varlığımızın içinde muazzam bir pozitif boşluk ve hafifleme hissederiz. Çünkü serbest kalan enerji fizik kanunlarından da bildiğimiz gibi sonsuza doğru genişleyip tamamen ataletsizliğe dönüşür… erir gider. Kaybolur. Uçar….

Ve aslında biz içlerimizi boşaltmadan taze olan hava içeri giremez. Varoluş rüzgarını penceremizden içeri üfleyemez. İçeri ana ait olan tertemiz hava giremez…

İnsanlar bu enerjiyle karşılaşmaktan korkuyorlar işte!

Ama bu korku o enerjinin içten içe kendilerini kemirdiği, hayatlarını kontrol ettiği, her anlarını neredeyse cehenneme çevirdiği gerçeğini değiştirmez.

Burada insanların psikolojisinde oldukça etnteresan bir şey gerçekleşiyor: İnsanlar kendilerini bildikleri ve tanımaya başladıkları ilk zamanlarından beridir içlerinde olan bu bastırılmış enerjileri; sistemlerinde tuttukları bilinçaltı travmalardan kaynaklı korku, kaygı, panik, sıkıntı vs. gibi olumsuz duyguları KENDİLERİ zannederler.

Bunda da haksız sayılmaz insan… Çünkü tüm bu enerjilerin olmadığı bir zamanı -en azından bilinçli zihinlerinde- hiç hatırlamazlar.

Ve hep içinde oldukları bu ruhsal durumu NORMAL zannederler.

Bu her düzeyde hemen herkeste mevcuttur. Biz esas ruhsal durumumuzun ne olduğunu hiç bilmediğimizden daha doğrusu bilinçli yani iki yaşımızdan itibaren oluşan zihnimizle o hallerin neler olduğu bilgisine erişemediğimizden kendimiz zannettiğimiz bellek için NORMAL olan ruhsal durumumuz aslında ANORMAL olan bir şeydir.

Aslında “anormal” gibi sevimsiz bir sözcük kullanmak istemezdim ama maalesef bu terimleri ben yaratmadım. Bazı şeyleri açıklamak için esas kullanmayı tercih edeceğimiz kavramları değil herkesin daha kolay anlayacağı kavramları tercih etmek zorunda kalabiliyoruz….

Aslında anormal derken söylemek istediğim şey doğal halimizin değil sonradan bilinçsizce edinmiş olduğumuz birtakım niteliklerin bizi esas olandan uzaklaştırmasını kastediyorum. Yoksa birtakım insanların “normal” diğerlerinin “anormal” olması gibi bir şey kastedilmiyor…

Bu kavramla bir tasnif etme amacı güdülmemektedir. Sadece doğal olan halimizin yerine çok erken yaşlarda ve henüz bizler doğru ve yanlış ayrımı yapacak halde değilken oluşturmuş olduğumuz birtakım ruhsal hallerin etkisinin artık hiçbir işlevi olmamasına rağmen bizleri hala etkilemesinin anormalliği vurgulanmak isteniyor…

Çok basit bir örnek vermek isterim: Bir çocuk oldukça kalabalık bir ailede doğruyor. Diyelim dört tane erkek iki tane de kız çocuğu daha kardeş olarak ailede mevcut olsun. Eh, bu kadar çocuk yapıldığına göre gelir düzeyi de herhalde sekiz odalı bir evde yaşanacak kadar yüksek değildir!

Çocuk doğduğu ve eve geldiği andan itbaren hiç tercih etmeyeceği kadar ilgiye maruz kalıyor… Sadece uzaktan bir ilgi de söz konusu değil elbette! Birçok çocuğun olduğu yerde elbette yeni gelen bebekle bir oyuncakmış misali “oynamak” onun bedenini kurcalamak, iyi niyetle olsa bile onu ağlarken teskin etmeye çalışırken canını yakmak vs. son derece sıradan eylemler olacaktır.

O kadar çocukla ve bir de duyarsız bir kocayla başa çıkmaya çalışan bir anne de çocuk için yeterli korumayı sağlayamaz doğal olarak.

Hatta diğer çocukların ona “bakmasını” tercih bile eder!

Ama kendisi bir çocuk olan abla yahut ağabey nasıl küçücük bir çocuğun ihtiyaçlarını anlasın ve giderebilsin..

Kavgalar, gürültüler, bedeninin ve alanının sürekli işgal edildiği bir ortamda “büyümeye” çalışan bir bebecik!

Şimdi, bu kişi büyüdüğünde kalabalık yerlerde boğuluyormuş gibi hissediyor olabilir mi? Ya da sosyal fobiler geliştirebilir mi? Yoksa insanlardan uzak kalmayı mı tercih eder?

Tüm bunlar 30 yaşına da gelse o insanın benliğinde büyük bir yer edecek ve kişiliğini şekillendirecektir.

Ancak bunun “kader” olduğunu düşünmek ne kadar sağlıklıdır?

Ya da o kişiliğin değişmez olacağı gibi bir sonuca ulaşabilir miyiz?

Evet terapi denen şey tam da burada devreye giriyor işte.  “Terapi” delirmiş bir insanı “normal” hale getirmek değildir. Terapi, seçme şansımız olmadığı (erken dönem çocukluk yahut travmatik) anlarda başımıza gelen birtakım olayların şu anki benliğimizdeki etkilerini ortadan kaldırmaktır.

Bu anlamda terapi, hepimiz birer bebek olduğumuzdan ve hepimiz en azından doğum travmasını yaşadığımızdan herkes için gerekli bir şeydir.

Çünkü kalabalık aileye gelmiş olan bebeğin oluşturduğu savunma mekanizmaları yahut öğrenmeler, 40 yaşında bir kadın olduğunda işe yaramayacaktır. Ancak hayatını zehir etmeye devam edecektir çünkü ilişkilerinde karşı tarafın kendisine her istediğini yapabileceğini yahut ilişkinin kendisinin taciz edilmesi demek olduğunu zannedecektir…

Bu insan “normal” olanın kendi alanının olmadığı hayatını hep başkalarının yönettiği bir durum zanneder.

Ama bu kadın işinde başarılı bir işkadını olabilir. Kariyeri olabilir. Evi, arabası bankada parası olabilir…

Asla “deli” falan değildir. Akıl sağlığı gayet yerindedir.

Ancak duygusal sağlığı belki biraz dengede değildir. Ve toplum her zaman duyguları değil “aklı” önemser.

Duyguları dengesiz bir insanı herkes normal zannedebilir ve o şekilde tanımlar. Yahut beden sağlığı dengesiz birisini de toplum dışlamaz… Ancak aklı dengede olmayan bir insanı toplum hemen izole der. Onu ortadan kaldırıp hiç yokmuş gibi davranmaya çalışır…

Bu nedenle bu insan birkaç seans nefes alarak çözebileceği bu gibi erken dönem tecrübesinin oluşturmuş olduğu enerjilerden kurtulup özgürce ilişkiler kurmaya başlayabilecekken, sağlıksız, mutsuz, dengesiz ilişkilere mahkum gibi hayatını çürütmeye devam edebilmektedir.

İnsanlar peki neden bu kadar kolay olmasına rağmen Elmas Nefes gibi son derece rahatlatıcı ve derinlemesine bir temizlik sürecinden uzak durmaya çalışıyor? Aslında insan kendisini dönüştürme gücüne sahip olan her türlü teknikten kaçıyor…

Çünkü bu kararı verecek olan zihnin oluşma nedeni bu tecrübeleri bastırmaktır. Onları çözmek değil onları kontrol etmek için biz zihinlerimizi oluştururuz.

Zihnin içerisinde kalan hiçbir şey hakiki bir çözüm getirmez, bu mümkün değildir.

Ve Nefes Seansı almak demek bu zihnin darmadağın olması ve işlevsiz kalması demektir.

Nefes almak demek bilinçaltının ve bilinçdışının aydınlanmasıdır. Karanlıkların ortadan kalkması, güneşin ve rüzgarın kapalı kalmış olan bodrumun içine girip her şeyi görünür kılmasıdır…

Nefes almak demek özgürleşmektir. Serbest kalmaktır. Ama özgür olmak korkutucudur. Özgür olmak kendi kendimizden korkmamız demektir. Çünkü özgür olduğumuzda gerçekten artık sorumluyuzdur yapıp ettiklerimizden ve onun sonuçlarından.

Özgür olduğumuzda mutsuzluğumuz yüzünden kimseyi suçlayamayız. Özgür olduğumuzda karşımıza çıkan istenmedik durumlardan başkalarını sorumlu tutamayız…

Özgür olduğumuzda gelişmemiz ya da gelişemememizden de biz kendimiz sorumluyuzdur..

Aslında korkulan şey budur: Bu evrende yaptığımız yahut olduğumuz her şeyin tek sorumlusu olmak!

O zaman kendimize yalan söyleyemeyiz. O zaman gelişmek, büyümek, olgunlaşmak zorunda kalırız.

O zaman çocuk beyinli ve bebek psikolojisine sahip olamayız.

Bu korkutucudur.

Ama tek yol budur. Tek yol her durumda sadece kendimiz olmayı becerebilmektir. Tek yol ve olasılık vardır; yaptığımız her şeyin tüm sorumluluğunu alabilecek kadar özgür olmak!

O zaman geçmiş bizi bağlamaz. O zaman gelecek bizi korkutmaz. O zaman ilk kez hakiki oluruz. O zaman mutluluk kendiliğinden biz ne yaparsak yapalım, başımıza ne gelirse gelsin bizi bir gölge gibi takip eder. O zaman biz mutluluğun değil mutluluk  bizim peşimizden koşturur durur…

O zaman “kul” olmaktan “tanrısallığa” erişmiş oluruz.

O zaman egomuzdan özgürleşir ve gerçek bir insan oluruz.

“Terapi” aslında geçmişimizin bizi esir ettiği durumlardan özgürleşme sürecidir.

Bir anlamda özgürleşme mücadelesidir.

Ve Bu mücadele Cervantes’in ünlü hikayesindeki Don Kişot’un mücadelesinden başka bir şey değildir!

Aslında kendi yaratmış olduğumuz düşmanlarla savaşmaktayız.

Onlar sadece yel değirmenleridir.

Terapi yel değirmenlerini yel değirmenleri olarak algılama sürecidir.

Bir kez olanın ne olduğunu görebilirsek artık terapi çöpe gidebilir. Meditasyon çöpe gidebilir.

Özgürüz…

Korkmamız nomaldir onu kabul edebilmeliyiz. Ama ona takılmak demek yel değirmenlerini düşman zannetmekten başka bir şey değildir…

Ankara'nın geçmişinden kopuşu…

Son Ankara seyahatim oldukça yoğun geçti. Her şeyden evvel kısa sürede çok şey yapmak gerekiyordu: Grup çalışması ve hazırlıkları, okuldan arkadaşlarla vakit geçirmek ve buluşmak, bir kitap projesi hakkında görüşme…

Ve tüm bunlar için sadece bir buçuk gün!

Elbette yetmedi ve Pazartesi dönüş yolculuğuna başlayabildik.

Ankara’ya son beş-altı yılda iki kez gittim. Ara ara değişiklikler hissetsem de bu seferki gidişimde oldukça farklı buldum şehri.

Eski, Cumhuriyetin ilanı sonrası pek bir değişiklik yaşamamış halinden pek bir eser kalmamış. Ankarada yaşarken orası bana hep bir askeri garnizondaymışım hissi verirdi. Sanki tüm şehir bir garnizondu ve biz siviller orada görev için bulunuyorduk yahut görevli bulunan askerlerin yakınları vs. gibiydik..

Şehir hep boğucu bir atmosfere sahipti. Sanki sürekli birileri sizi gözetliyormuş gibi hep uslu çocuk olmak gerekiyordu… Her an birisi DİKKAAAT! KITT’A DUR! falan diyecek sanarak tedirgin bir kuş gibi hareket ediyordu herkes…

Oysa bu gidişimde Cumhuriyet daha birkaç gün önce ilan edilmişçesine bir atmosferin baskın olduğu hava oldukça değişmiş gibi geldi bana.

Bunun kentin kaçınılmaz olan küreselleşmeden payını alması sebebiyle olduğunu düşünüyorum.

Her taraf o eski, kasvetli ve Kafkaesk devlet binalarının insanı sıkan, sıkıntıdan patlatan banalliğinden ve soğukluğunun tam zıddı post-modern binalarla dolmuş.

Bu kadar çok alışveriş merkezinin bulunduğu bir kent daha var mı dünyada bilmiyorum. Şehrin olanaksızlıklarından olsa gerek herkes eğlenceyi ve hatta hayatlarının anlamını bu alışveriş merkezlerinde çılgınca bir şeyler tüketerek aramakta sanki…

İçinde yapılan eylemlerin ne kadar anlamlı olduğundan bağımsız düşünüldüğünde bu binaların son derece modern, birbirinden bağımsız biçimleri eski devlet mimarisinin kasvetini ve soğukluğunu biraz da olsa kırmış da kent derin bir ohhhh çekmiş sanki.

Evet, küreselleşme öyle bir şey ki Ankara’da kendimi Frankfurt’ta olduğundan daha modern bir yerdeymişim gibi hissettim ara ara… Bu şehre her tarafa gidebileceğiniz bir metro inşa edilse Avrupa’nın herhangi bir yerinden daha az konforlu olmaz.

Özellikle Ankara’da öğrenci olmak bayağı keyifli olurdu herhalde şimdi. (Elbette masraflar hariç ayda en az 1000 TL falan harçlığınız varsa!)

Ancak şunu söylemeliyim ki Ankara’da gördüğüm fiziksel değişiklik hissediyorum ki Türkiye’nin aslında nereden nereye doğru gitmekte olduğunu simgeliyor.

Tamamıyla Cumhuriyet’in kuruluş hedeflerine göre kurgulanarak sıfırdan yaratılmış olan bu şehir giderek dünyadaki herhangi bir yer, bir kentten farksız görünmeye başlamış…

Bu demektir ki Türkiye artık kendi ulusal kabuğunu kırıp, ötesine geçmeye başlıyor.

Bu tüketim ağırlıklı bir toplum olmaya başladığımızı da gösteriyor ama paranın olmadığı yerde elbette tüketim de olmaz…

Para gelmiş Ankara’ya!

Para yokken boş laflar ve hamaset çok boldur. Para olduğunda, refah olduğunda insanlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu konuşmaya başlayabilir. En azından bunu tartışabilecek durumdadırlar.

Önceden devletin yarattığı rantın üzerine üşüşmek için arada bir uğranılan bir yerdi Ankara. Oysa anlıyorum ki şimdi bizzat paranın çoğaltıldığı, çeşitli bilgi teknolojilerinin üretildiği, araştırmalar, eğitim ve bilimin ağırlıkta olduğu bir ekonomiye sahip ve artı değer üretmeye başlamış bir yer artık.

Ülkenin kötüye gittiğini söylemek alışkanlık pek çoğumuz için.

Aslında ülke hızla ve giderek küreselleşiyor.

İnsanlar bu hıza ayak uyduramıyor ve gereken zihniyet değişikliği için esnek bakış açısına sahip olamıyor… Olanı algılamak bile bırakalım uyum sağlamayı çok zorlaşıyor sanki…

İşte tam da bu dönüşüm ve hızlı değişim aşamalarında seçebileceğimiz iki yol var:

1) Değişimlere ve dönüşümlere karşı direnç geliştireceğiz: Referansı geçmişte olan kimliklere sıkı sıkı tutunacağız. Mesela aşırı dindar, aşırı milliyetçi, aşırı solcu, aşırı cumhuriyetçi, laik, vs olacağız…

2) Değişim ve dönüşümleri anlamaya ve hatta onu yönetmeye çalışacağız: Geçmişle bağlantılandırmadan olan biteni anlamaya çalışacağız. Anladıktan sonra bu değişimlere ayak uydurmak için gereken şeyleri bulup kendimizi bu duruma adapte etmeye çalışacağız. Ve adapte olduktan sonra da bu değişimleri nasıl yönetebiliriz diye kafa patlatacağız…

Türkye’nin içinde bulunduğu bu karmaşıklıklar ve ikilemler hep bu iki olasılık arasındaki gidip gelmelerdir.

Türkiye bu aşamadan sonra asla birinci seçeneğe hapsolmayacak benim öngörüme göre.

Fiziksel düzlemde, ekonomik düzlemde, hatta siyasi düzlemde bu gerçekleşmekte…

Zihinsel ve ruhani düzlemde de fazla bir şey kalmadı…

Onun için çaba sarf ediyoruz zaten.

Amaç geçmişin tüm ağırlığından özgür bir şekilde anı ve sonrasını yaşayabilmek…

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Kozaya hapsolmuş kelebek

gerçek devrim yazısının son kısmına doğru, dış ile iç dengelenmeli demişsiniz. ama sorun nasıl dengeliyeceğiz. ya da nerde duracağız onu bilmiyoruz. kendimden örnek vermek gerekirse, kürt olmamdan kaynaklı DTP’ye yakınım, aleviliğe, sosyalizme, devrime ve de son olarak meditasyona. ama bunlarda okadar karışıkki kafam. bazen sosyalizmi savunuyorum, bazen yerle bir ediyorum. bazen kürt olmakla gurur duyuyorum bazen şiddete yani(PKK)şiddetle karşıyım. hangi düşünceyi savunmalıyım bilmiyorum. kendimi nasıl açıklamalıyım onu da bilmiyorum. kürt aleviyim bazen… hiçbiri değilim….ve de hiçbir yere de ait olamıyorum. örneğin kürt olarak kürtler özelikle şafi kürtler bana cok yabancı geliyor, hem din olarak hem de kürtçe dilini az bucuk bildiğim için. vallahi cok yabancı hissederim kendimi kürtlerin yoğun olduğu yerde. sosyalizm olsun ya da TKP, EMEP, vs. gruplarda da kendimi iyi hissetmem. bilirimki tek yol bu olamaz. insanlar dürüst değilken gelip sosyalizmi savunuyor. komik buluyorum. geriye tek bir şey kalıyor meditasyon ama hal eski hal olunca bunu da insanlara anlatmak ve de kendine yakın birini bulmak güç. ben kimim sorusu hala kocaman bir soru olarak beynimde durmakta… bir de buradaki bilinç nedir? ölümsüz müdür. o zaman darwinin bahsettiği anlamda bir evrim var mı?

Öncelikle soru sorulalı epey olmasına rağmen yeni cevap yazabiliyor olmam nedeniyle kusuruma bakılmamasını diliyorum. Son günlerde yoğun çalışmalar yapmaktayım.

Bu sorular silsilesini bir bir yanıtlamak epey zor olacak. Çünkü pek çok şey barındırıyor içinde. Şayet bir kısmını dışarda bırakırsam beni maruz görünüz. Ancak genel anlamıyla benim içimde yansıyan özü itibarıyla bu söylenenleri kendimce yanıtlamaya çalışacağım…

————-

Hiç, kimlik nedir diye düşündünüz mü? Kürt olmak, Türk olmak, Arjantinli olmak yahut Endonezyalı olmak; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Hindu, Şintocu, Taocu şu ya da bu olmak?

Bunların bir yahut birden fazlası olmak demek sadece ve sadece belirli bir hayat görüşü, belirli bir tarih ve geçmiş anlayışını; belirli inanç kalıplarını yahut alışkanlıkları “normal” ve “olağan” kabul etmek demektir.

Biz içine doğduğumuz belirli bir kültürün yapıp ettiği, doğal kabul ettiği normal yahut iyi vs. kabul ettiği şeylere sadece maruz kalırız…

Bir süre sonra bizim kendimizle ilgili tüm algımız bu etkiler çerçevesinde şekillenmeye başlar.

Türkiye’de doğmuşsak Atatürk’ü sevmek/sevmemek gibi bir ikilem içinde kalırız örneğin pek çok şeyin yanısıra… Sadece ailemizin Atatürk’ün önderliğinde kurulmuş olan sistemden ne kadar beslendiğine bağlıdır bizim onunla ilişkimiz.

Normal bir devlet okuluna gidersek Atatürk’ü sevmemek neredeyse -değil resmen- suçtur!

Sonra tarihinle böbürlenmek zorundasın. Savaşları kazanırken ve tüm dünyaya hükmederken Osmanlı ile gurur duymamız, sonrasında düşüşe geçtiğinde ise onları aşağılamamız ve dinin ne kadar kötü sonuçlar yarattığına inanıp tu-kaka dememiz gerekir…

Tarih bize bu şekilde servis edilir.

Bundan neyi ne kadar alacağımız artık ailemizde gördüklerimiz ve onların bizlere neyi nasıl algılamamız gerektiği konusunda taktığı gözlüklere göre değişir. Biraz büyüdüğümüzde biz artık tüm bu etkenlerin sentezleri dışında pek bir şey yapamayız.

Atatürk yahut tarih konusunun yerine canınız ne isterse onu koyabilirsiniz. Çünkü içerikten bağımsız olarak yapılan şey hep budur: Çocukların zihinleri ve kalpleri boş birer bardak gibi algılanır ve onun içine kimin gücü ne kadarına yeterse onu doldurur.

Bu sayede yeni kuşaklar hep bir önceki kuşakların çıkarları ve beklentileri doğrultusunda şekillenmiş olacaktır. Bu sayede “kurumlar” ve “devlet” ilelebet yaşayacaktır!

Birey denen zavallı yaratık henüz hiçbir seçme şansı yokken ve asla ona sorulmasına bile gerek görülmeden sürekli olarak ideolojik bir bombardıman altında kalmaktadır.

Bu Batılı toplumlarda -en azından bu kadar alenen ve gaddarca- yapılmamaktadır.

Ama elbette adına eğitim dediğimiz insanları ayıklama ve şekillendirme süreci doğrudan olmasa da, dolaylı bir şekilde oralarda da bireyi etkilemektedir…

Şimdi, soruya yahut sorudaki meseleye dönecek olursak, özü itibarıyla soruyu soran kişinin toplumun ezilen kesimlerinden olmasını ve bunun getirdiği toplumsal/ideolojik/meşru haklarını savunmasının önemini sosyolojik ve siyasi bir tartışmanın nesnesi olarak bir yana bırakalım.

Biz konuyu irdeleme adına  soruyu soran kişinin “diğer tarafında” olmanın özünde ne farkı olduğunu sorgulayalım!

Soruyu soran kişinin tam zıddı bir insanı düşünelim: Türk, Sünni, babası subay, kendisinin işletmesi var ve bol para kazanan bir kapitalist.

Meditasyon yapmadığı sürece bu iki zıt tarafa ait insanın yapıp ettikleri özü itibarıyla hiçbir değişiklik göstermez.

Çünkü her ikisi de çevresinin onlara sunduğu/sunamadığı; aktardığı, onlara sormadan onlara yapıştırdığı pek çok değer yargısını, anlayışı, ahlakı, dini onlara dayatmıştır.

Roller değişiktir sadece: Kürt/alevilerin egemen olduğu sosyalist bir devlette de şimdi yöneten sınıf  olan diğer kurgusal kişi soruyu soran kişinin muhalif rolüne soyunacaktır.

Aslında biraz derinlemesine bakabilirsek hayatta şekillerin ve görünümlerin ardında belirli kalıpların sürekli tekrar ettiğini ve özü itibariyle olup biten olayların hiçbir önemi yahut özgünlüğü olmadığını görebiliriz.

Bize bir kimliğin yahut herhangi bir pozisyonun iyi yahut kötü; doğru yahut yanlış  olduğunu söyleyen şey sadece egomuzdur. Ve egomuz bize ait bir şey bile değildir. O sadece bir kabuktur. İçinde hiçbir şey ihtiva etmez.

Kimliklerimiz içi boş bir kabuğu kendimiz zannetmektir olsa olsa.

Kabuğun içinde boşluk vardır ve o boşluktan ibarettir bizim özümüz. Kabuk kırılıverdiğinde içerisiyle dışarısı bir olur.

Meditasyon da bu kabukları kırar işte. Bu sayede biz bizi çevreleyen varoluşla bir ve bütün hale geliriz.

Soruyu soran kişi diyor ki “ben kimim sorusu hala kocaman bir soru olarak beynimde durmakta…” Bu sorunun ceavabını aydınlanana kadar bilemeyeceksin sevgili dostum. Ve bunun için hepsi sadece geçmişe ait olan korunma kalkanlarına değil bilincin ta kendisine ihtiyacın var. İstisnasız tüm kimlikler yapma çiçeklerdir, plastiktir ve hepsi birer şablondan ibarettir.

İnsan hiçbir kalıba sığmaz. Sığdırmaya kalktığında en uç vakada o kişi delirecektir (daha doğrusu şu ya da bu düzeyde muhakkak delirecektir bkz hayatın kendisi) yahut birilerine zarar vermeye başlayacaktır. Her iki durumda da birileri zarar görmüş olacaktır.

Tüm psikolojik ve hatta bedensel sorunların sebebi sınırsız bir varlık olan insanın birtakım kimlikler yahut kalıplar içerisine hapsedilmesidir.

Özgürlük dışında bir kurtuluş yolu yok.

Gerçekten devrimci bir insan sadece özgürlüğün peşindedir. Sabit ve tutunmaya çalıştığı bir kimlik yoktur. Özgürlük ve kimlik bir arada var olamayacak şeylerdir. Bir kabuk kavram olarak sınırlandırmak zorundadır. Kendisi de bir kabuk olan hangi kimlik seni özgür kılabilir?

Ancak biliyoruz ki kabuk aynı zamanda “korunma” da demektir, değil mi?

Bu yüzden değil mi, insanlar kolaylıkla herhangi bir kabuğun içine hapsolmayı bizzat kendileri severek ve isteyerek kabul ediyorlar? Hitler tek başına mı öldürdü 6 milyon Yahudiyi? Tek başına mı 50 milyon insanın ölümüne sebep olan bir savaşı yarattı?

Bunların hepsini yapan kimliklerdi! Alman kimliği İngiliz, Amerikalı, Rus, vs. kimlikleriyle savaştı insanlar… Alman ve Hıristiyan kimliği Yahudilik kimliğiyle savaştı…

Kapitalistler ise savaş sanayi sayesinde aslında kendi halkları da dahil tüm emekçilerin canlarını alarak ve kanlarını içerek büyüdü-palazlandı. Bir yandan ulus kimlikleri birbirleriyle savaşırken diğer yandan Amerikanın da Almanyanın da kapitalistleri savaştan küplerini bir güzel doldurdular.

Kağıt üzerinde Amerikalılar Almanları yenmişken aslında kaybeden hep yoksullar oldu. Tüm tarafların yoksulları kaybetti savaşı…

Bu aslında PKK ve kürt sorunu vesilesiyle bu coğrafyada da yaşanmıyor mu?

PKK’lılar Kürt yoksulları oldukları için isyan ediyorlar yaşadıkları koşullara ve dağlara gidiyorlar…

Ben Ankara’da askerken şehit cenazesine orduyu temsilen katılmıştım ve gördüğüm şey ölen tüm askerlerin yakınlarının toplumun en yoksul kesimleri olduğuydu.

Aslında güçlü ve güçsüz arasındadır savaş her zaman.

Ve dünyanın her tarafında her zaman egemenler ve güç sahipleridir kimlikleri ön plana çıkartan ve zayıfların ve yoksulların kendilerini bu kabukların içinde güvende olacaklarını zannettirenler.

Ve yoksullar ve güçsüzlerdir ilk önce her türlü kimlik yanılsamasıyla, onun vereceği o sahte kudretle özdeşleşenler.

İdeolojik olarak yaratılan her kimlik -ki kimlik demek ideoloji demektir- birtakım semboller ve birtakım söylemlerle yapay olarak hepimizin bilinçaltına kazınır.

Ve biz eğer zayıfsak ve kendi gücümüzün, bireysel kudretimizin farkında değilsek o zaman bu kimlikler yani bizi dışsal şoklara karşı koruyacak olan kabuklara sahip çıkarız.

Bu nedenledir ki Müslüman kimliği, örneğin yoksul kesimler için hayati önem arzederken zengin, kentli, Cumhuriyetin ayrıcalıklı ve elit laik kesimleri bunu gereksiz bir ayrıntı hatta utanılacak bir şey olarak görürler…

En milliyetçi kesimler her zaman yoksullardan çıkar.

Faşizm her zaman büyük ekonomik krizleri takip eden dönemlerde güç kazanır.

İnsanlar kendilerini ne kadar eksik/yoksul/çaresiz/zavallı hissederse kimliklerine o kadar yapışır. Sahte olana tutunmaya çalışır.

Ve bu çocukçadır. Bir çocuğun kendisini Ben10 yahut Süpermen ya da Batman zannetmesinden özü itibariyle hiç ama hiç farkı yoktur.

Alman olmak, Türk olmak, Yahudi olmak, kadın olmak, erkek olmak şu olmak ya da bu olmak insanın sadece olmadığı bir şeyle özdeşleşmesi demektir.

Esas olan şey hiçbir tanıma sığmayan bir var oluş halidir.

Bu anlamda sorulmuş olan soruyu hatırlamak faydalı olacak: “bir de buradaki bilinç nedir? ölümsüz müdür. o zaman darwinin bahsettiği anlamda bir evrim var mı?”

Bilinç şekilsiz olan, kimliksiz olan, zamansız olan, ölümsüz olan farkındalığın kendisidir. Mistiklerin dediğine göre onun dışında hiç ama hiçbir şey yoktur. O evrimleşmez. O kötüye gitmediği gibi iyiye de gitmez. O tüm iyileşmenin ve tüm kötüleşmenin de içinde bulunduğu şeydir.

Ve işin garibi şu ki mistiklerin söylediği bu hakikati artık bilimciler de kabul etmiş durumda.

Maddenin içine baktıkça gördükleri şey bilincin ta kendisidir. Henüz bunu ölçüp biçemediklerinden yok öyle bir şey diyorlar ama biraz cesur olanlar bunu çoktan kabul etmiş durumda.

Kuantum fiziği bilinçten bağımsız bir maddi etkileşim olmadığını önkabul olarak kullanıyor.

Madde bilinci takip eder.

Madde bilincin en kaba halidir. Maddi evrim bu anlamda önemli bir detay değildir. Bir oyundur ve hatta bir yanılsamadır.

Binlerce yıl öncesinde Hintli mistiklerin dediği gibi, görünen hayatın “maya” yani hayalden yapılma olduğu bilgisini fizikçiler doğrulamıştır. Gördüğümüz her şey sadece enerjinin belirli bir hızla titreşmesinden ibarettir. Aslında maddi olan hiçbir şey yok.

Tüm varoluş bir titreşimdir. Enejinin muazzam bir dansıdır. Hintli mistiklerin dediği “Leela”dan ibaret bir eğlencedir.

Ne maddesinden, ne evriminden söz ediyorsun?

Evet var evrim elbette ama bunun önemli mi olduğunu sanıyorsun?

Evrim sadece bilincin kendisini fark etmesi için oynamış olduğu bir oyundan ibarettir.

Dünya hayatının çok önemli bir şey olduğunu mu sanıyorsun? Her an bu küçücük toz zerresinin üzerindeki hayat silinip gidebilir.

Güneşin her birinin içinde yüz küsür milyar yıldız olan yüz küsür milyar galaksiden sadece biri olan Samanyolunun en alelade yıldızlarından birisi olduğunu biliyor musun?

Yüz milyar yıldızdan sadece bir tanesinde dünya gibi bir hayat olduğunu varsaysak bile yüz milyar tane dünya gibi gezegen var demektir.

Ne gibi bir önemimiz olabilir ki? Yani fiziksel hayat anlamında ne gibi bir önemimiz olabilir? Yaşadığımız evrimi de evrim zannediyoruz! Darwin haklı olsa ne olur olmasa ne olur?

Aslında yunus balıkları düşünüldüğünde örneğin buna gelişme diyebilir miyiz sahiden?

Yunuslar denizde bir köpekbalığı insana saldırsa köpek balığıyla hayatı pahasına savaşıp insanı kurtarmaya çalışıyor… Biz ise balık avlarken ağlarımızı parçalıyor diye onları zıpkınlıyoruz.

Haydi ondan geçtik en vahşi hayvanlar bile birbirlerini asla öldürmezken biz tüm dünya nüfusunun 20′de birini falan tek bir savaşta yok ediyoruz….

Evrim olsa ne olur olmasa ne olur?

Eğer ayakta durmak ve mp3 çalar kullanmak evrimleşmekse evet büyük bir gelişme yaşamışız.

Eğer evrim geçirmiş olmak demek kendi uydurduğumuz masallara inanmak ve hatta inandığımız masalı o kadar ciddiye almak ki onun için gidip başka masalla insanları yok edecek kadar ileri gitmek demekse evet son derece evrimleşmiş durumdayız.

Süpermen olduğumuzu zannetmekten kendimizi Türk/Kürt zannetmeye evrimleştiysek buna gelişme diyebilir miyiz?

Aklımızı devşirme vaktidir!

Yoksa ne Darwin’in ne de başka birisinin bahsettiği evrimden söz etmek mümkün değildir.

“İlkel” insanlar bir mamutu avlamaya çalışırken işbirliği yapıyorlardı ve tüm ganimeti kardeşçe paylaşıyorlardı.

Şimdi ise on litre benzin için bütün ülkeyi ateşe veren devletler ve de “kimlikler” var. Evet beynin içindeki üç-beş tane hücrenin renginin gri hale gelmesine evrim diyorsan o gerçekleşti ama o beyni bullanacak bilincin evriminden söz ediyorsak bana kalırsa gerileme var.

Yoksa hala nasıl ilk anlaşmazlıkta aklımıza ilk gelen şey hemen birbirimizin gırtlağına sarılmak olsun?

Bunun bilinçle bir alakası var mı?

Politikacaıların varlığı dahi bizim aslında ne kadar ilkelleştiğimizin kanıtıdır.

Götünde don olmadan ortada dolaşırken insanlar politikacılara ihtiyaç duymuyorlardı.

Şimdi diyoruz ki polis olmazsa, kanunlar olmazsa, politikacılar olmazsa, devletler, dinler, din adamları olmazsa  nasıl kendimizi yönetiriz?

Vah zavallı insancıklar. Onlara neyi ne zaman nerde yapacaklarını söyleyen birileri olmazsa kendilerini nasıl yönetecekler?

Ne demiştin? Darwin mi? İlerleme mi? Evrim, evet galiba evrim demiştin.

Evet evrim oldu ama bilinçlerimiz tersine doğru evrildi.

Esas evrim ve de esas devrim kişinin özgür olmasıdır. Özgür ve sadece özgür.

Sadece kendisi olması kadar özgür. Ne eksik ne fazla!

Ne tüm ülkeyi özgürleştirmek, ne tüm Kürtleri özgürleştirmek, ne sosyalizm, ne faşizm ne dini özgürlük ne laiklere özgürülük, ne başörtüsüne özgürlük… vs vs. vs…

Kendin kadar özgür olduğunda bu fazlasıyla yeterlidir.

Dünyadaki tüm yollar cam kırıklarıyla da dolu olsa sadece kendi ayaklarına bir çift ayakkabı giymek yeterlidir. Tüm dünyanın yollarını temizlemekle uğraşmana gerek kalmaz.

Buna ne gücün yeter ne de zamanın var o kadar…

Özgür olmak için sadece meditasyon yeter. O senin ayaklarını da ruhunu da korur…

Tüm dünyayı özgürleştirmek aslında özgürlükten maksimum mesafede uzakta kalmak istiyorum demenin (yüce!) bir yoludur. Bu sayede sana tüm inanmanı istedikleri kimlikleri veren güç odakları seni onaylamış olacaktır.

Ve de sen köleliğinin daha da derinlerinde zincirlerine bir halka daha eklemiş olursun.

Yüreğin her zaman için kanatlanıp uçmaya hazırdır ama kabukların ona izin vermez.

O kabuklar seni öldürmekte. Seni çürütmekte ve kendini yok etmene sebep olmakta.

Seçim senin: özgürlük ve onun tüm sorumluluğu mu yoksa kölelik ve onun sana sağlayacağı sahte güvence ve sorumsuzluk mu?

Gerçek Devrim Nedir?

Hasan’ın sorusu:

“İnsaların ırk, din, dil yahut politik görüş ayrılıklarını birer önyargı halinde yaşamadan dayanışma ve dostluk duygularıyla hayata katılabilmesi meditasyonla mümkündür.”

Acaba bir de devrimle, sosyalizmle dünyanın değişebilmesi, bunun için mücadele eden ve de ölen insanlar var. Bugün de 1 Mayıs olmasıyla, gösteriler protestolar yapılıyor bu şekilde bir değişim yaratılamaz mı…  Yani tek yol devrim mi yoksa meditasyonla mümkün mü. Bir de meditasyon denildiği zaman cok cok geç olan herkesin değişmesi gereken uzun yıllar alacak bir zaman gerekli.

Siyah kısımda yazılan benim sözlerimi yorumlamışsın ve aslında önemli bir soru sormuşsun.

Bugünün de 1 Mayıs işçi ve emek bayramı olması vesilesiyle böyle bir soru sormuş olman anlamlı.

Öncelikle emeğiyle geçinmeye çalışan insanların uzun zamandır beklenen bayramının sonunda resmen de tanınmış olmasını kutluyorum. Umut ederim bundan sonra 1 Mayıs kavga, çatışma, ölüm, terör ile değil; neşe ile, sevgi ile, coşku ile dayanışma ve mutlulukla anılır… Baharın da ilk günü kabul edilmesi vesilesiyle çiçeklerin ve doğanın canlanmasına paralel, hayatlarımız da birer çiçek tarlasına dönüşür bu güzel günde…

Bu bizlere bağlı. Geçmişte yaşanmış olan pek çok acının ve eziyetin, bizler bu günü barış içerisinde yaşayabilirsek anlamı olacak…

Artık bu toplumda barışmaya, uzlaşmaya, dayanışmaya, bizim gibi olmayan ve düşünmeyen kişilerin haklarına maksimum saygı gösterebilmeye başlamanın zamanı geldi. Geçmişe odaklanarak, geçmişte yaşanmış olumsuz şeyleri kin gütmenin aracı ve yakıtı olarak kullanma alışkanlığından vazgeçmeliyiz. Yeni sözler söylemenin, yeniye kendimizi açmanın vakti geldi de geçiyor…

Hepimiz bu ülkede yaşayan bireyleriz. Şu yahut bu gruba ait olmamız, şu yahut bu çıkara sahip olmamız karşımızdakinin yaşamının anlamlı yahut anlamsız olduğu anlamına gelmiyor. Oysa burada her şey neredeyse ölüm-kalım meselesi haline dönüşebiliyor kolayca.

Hayatlarımıza değer verilmediğinden ve yaşamı coşkuyla kutlamayı bilmediğimizden ölüm çok yakın bu ülkede insanlara. Trafik kazalarında, eğitim zaiyatı olarak yahut herhangi türden bir düşmanlığın nesnesi olarak ölüvermek çok sıradan bir şey…

Hayatlarımızın değerli ve coşkulu olmasını nasıl sağlayacağız peki?

Bu yaşamı değerli bir şey olarak algılamaya başlamadan nasıl olacak da hayata saygı duyacağız?

Geçmişe baktığımızda sadece ölüm, kavga, zulüm ve düşmanlıklar görüyoruz. Bu toplum kendisini oluşturan ögelerin birbirleriyle yaşadığı mücadelelerle bir tarih yazmış. Sadece dış düşman varken insanlar bir arada olmuş… Bir savaş varsa herkes eşit olabiliyor bu ülkede sadece. Barış içerisinde iken birbirimizi saygıdeğer, birbirimizi onur sahibi, birbirimizi sevilecek ve haklarına saygı duyulacak kişiler olarak görmekte zorlanıyoruz.

Demokrasi bir türlü hayat bulamıyor bu coğrafyada.

Türkler, Kürtlerle kavgalı, dindarlar laiklerle, Ermeniler her daim düşman, Yunanlılar arkadan vurur, Araplar pistir, şudur budur… Solcular dinsizdir, Fethullahçılar tümden kötüdür… Ülkenin dış düşmana karşı savunmasından sorumlu silahlı kuvvetler bu kimliklerin resmi kısmına denk gelen haricinde her ögesiyle ayrı ayrı düşman olmuştur tarihin bir kesiminde…

Şimdi sen diyorsun ki değişim bu kimliklerden bir tanesiyle yani sosyalist kimlikle ve ideolojiyle yaratılamaz mı? Meditasyona mı mahkumuz? Kaldı ki orada da ne türden bir değişim söz konusu olur bilinmez değil mi?

Evet, sosylazimle yahut işçi sınıfının devrim yaparak bir değişim yaratması mümkündür. Toplumsal mücadeleyle değişim yaratılabilir.

Ama bu değişim toplumsal bir değişim olacaktır. Toplumu oluşturan bir grubun diğer gruplar üzerinde iktidar kurmasından başka bir şey olmayacaktır.

Referans geçmiş olduğu sürece, bir mücadele içerisinden gelindiğinden dolayı mücadele kimlere karşı kazanılmışsa o kesimleri baskı altına almak zorundadır…

Bu tıpkı tekerleğin alt kısmında kalıp yükü üstlenen kısmın devran dönüp teker kendi etrafında hareket ettiğinde yukarı çıkmasından başka bir şey olmayacaktır.

Bu sefer alttaki kısım yukarı çıkana kadar mücadele farklı şekilde yinelenecektir…

Toplumsal olan hiçbir değişim barış, huzur, dinginlik, sevgi, anlayış getirmez.. En azından doğrudan bu sonuçları doğurmaz. Toplumsal olan değişimler anlayış ile değil siyasi yahut dini grubun bir aradalıklarından oluşan sayısal güce dayanır.

Güce dayanan herhangi bir değişim, devrim sadece iktidarın devrilmesiyle sonuçlanır. İktidar sadece bir araçtır…

İnsan değişmiş olmaz. Bilinç değişmiş olmaz. Bu, sadece freni olmayan bir arabanın aynı hızla, hatta daha da hızlanarak ilerlerken sürücüsünün değişmesi gibi bir şeydir. Araba bir şekilde kaza yapmak zorundadır. Sürücü değiştiğinde şuraya değil de buraya çarpacaktır olsa olsa…

Fren bilinçtir. Kontrolü sağlayan ve amaçlar yaratan ve nereye gidileceğini bilen ve bunu yöneten bilinçtir…

Bilinç meditasyonla yükselir. Meditasyon sadece bireysel olarak işe yarar. Bireyler değişir. Ve değişmiş bireylerin oluşturduğu insan grupları gerçekten bilinçli bir şekilde değişim yaratabilir.

Elbette bir grup insanın, örneğin işçilerin bir araya geldiğinde daha güçlü olmasının onlara faydası vardır. Kürtler siyasi yahut ekonomik olarak işbirliği ve dayanışma halinde olduklarında daha insani koşullar yaratabilirler kendilerine…

Daha rahat bir hayat yaşayabilen insanlar da meditsyon gibi ruhsal anlamda gelişme sağlayacak etkinliklere zaman ve enerji ayırabilirler…

Bu anlamda elbette insanların hakları için topluca mücadele etmesinin faydası vardır. Bu da değişim yaratır. Ancak maaşların iyileşmesi ve daha aza çalışılması demek ayrımların bitmesinin garantisi olabilir mi? Olmuş mu bugüne kadar?

Diyelim sendikalarla ve işçi sınıfının büyük dayanışmasıyla iş saatleri azaldı ve maaşlar diyelim 4000-5000 TL oldu. İşten atılma durumunda muazzam tazminatlar kondu, vs.

İnşallah en kısa sürede bunlar olur hakikaten…

Ancak, şartlar bu kadar iyi olduğunda Afrika’dan, Ortadoğu’dan, fakir pek çok ülkeden insanlar ülkeye akmaya başlarsa ve aynı iş için 1000 TL’ye çalışmaya hazır olursa ve mesela Ümraniye’de 500.000 Afrikalı yaşamaya başlarsa bizim ilerici işçilerimiz bu yeni emekçilerle dayanışma mı kuracaklar sanıyorsun?

Doğrudan ırkçılığa savrulacaklardır.

Almanya’da bu olmadı mı? Almanlar’ın Afrikalıları bizim emekçi Ahmet-Mehmet amcalar değil mi? Buradaki emekçiler neden başka yerlere gittiklerinde düşman haline geliyorlar? Nerde kaldı işçi dayanışması?

İdelolojik herhangi bir pozisyon zaman içerisinde yanlış hale gelmek zorundadır.

Hayat her zaman için bizim kafamızdaki kalıpların, ideolojilerin, inançların üstündedir.

Asla herhangi bir pozisyonu doğrulamaz.

Hayat çok engindir: Onun karşısında sadece bireysel olarak kendimizi teslim edebiliriz. Devrilecek bir şey olduğunu sanmıyorum şu hayatta.

Devirenler devirdikleri kadar acımasız olmak zorundadırlar. Aksi halde devrilenler yeniden onları alaşağı edecektir.

Bu nedenle en başta devrimi yapanlar devrimden sonra kurban edilirler. Çünkü onlar yıkmayı bilirler ve yeni iktidar sahipleri ise yıkılmak değil ayakta kalmak ve iktidarlarını pekiştirmek isteyeceklerdir.

Kimin iktidarda olduğu değildir ki mesele! Mesele iktidarın kendisidir. İktidara sahip olmak isteyen insan egosudur mesele.

Şu yahut bu sebep, şu yahut bu hedef, şu ya da bu niyet  sadece diğerleri üzerinde hegemonya kurmak isteyen güce aç egonun araçlarından ibarettir.

Değişim sadece kendinden menkul bir şey ise; amaç ise eğer değişim, evet devrim değişim yaratır ama dönüşüm yaratır mı dersen cevabım maalesef hayır!

Hiçbir şeyi dönüştüremez devrim.

Çünkü devrim kendi bilinci olan bir şey değildir. Onu hayata geçiren insanların bilinçlerinin kesişiminden oluşur.

Ve devrim yapan insanların bilinci savaşla, mücadeleyle, kavgayla, silahla, ölümle, acıyla yoğrulduğundan barış ve huzur getirmeye aday değildir.

İnsanlıkla ilgili yüksek idealler onları kaba kuvvetle ve zorla dayatarak hayata geçirilemez.

İnsan devrimi yapamaz olur sadece.

Olmanın da yegane yolu meditasyondur.

Ve bu hayattaki en büyük mücadele dışardaki iktidar değil insanın manevi varlığıyla ona sonradan eklenmiş olan egonun mücadelesidir.

Egosunu aşabilen insan bu varoluştaki en büyük devrimcidir. Öyle birisini görürseniz hemen yanında kalmak için, ondan en ufak bir şey kapabilmek için ona yapışın… Onun dizinin dibinden ayrılmayın.

Esas devrim önderi odur. Ondan sadece bir şey öğrenebilir insan, kavgadan, mücadeleden, çatışmadan değil…

Ama bir yandan demokratik olarak insanların mücadele edebilme yollarının da ardına kadar açık olası gerekir.

Hukuk normlarının evrensel düzeyde her canlı için -sadece insan demiyorum dikkat- eşit düzeyde oturtulmuş olması elzemdir.

Esas mücadele bu olmalıdır.

Nasıl bu dünyanın tüm canlılarının haklarına saygılı bir varoluşa hizmet edebiliriz?

İşçiler, yahut sosyalizm geldiğinde bırakalım devrimin yapıldığı diğer insanların haklarına saygı duymayı, mesela doğaya ne kadar duyarlı olacak sistem?

Olmuş mu?

Kapitalizm ne kadar saygısızsa doğaya ve para elde etmesine engel olan herhangi bir şeye, sosyalizm de aynı şeyi yapmıştır her durumda.

Mesele insanların birbirleriyle ilişki kurarken bilinç yerine sistemlere ihtiyaç duymasında.

Sistem -hangisi olduğunun önemi yok zerrece- her zaman insan karşıtıdır. Varlık karşıtıdır. Doğa karşıtıdır.

Ekolojik düşünen insanlar da, mesela Greenpeace’ciler de iktidara gelse doğaya zarar vereceklerdir. Çünkü bir sistem kurmak zorundalar, yaslara ihtiyaçları var.Yasaklara ihtiyaçları var.

Bunlar hegemonik şeylerdir. Doğayı kirletmek yasaktır dediğinde bu her şeyden evvel bir zorunluluktur. Ve o yasalara uyacak olan da uygulayacak olan da insanlardır. İnsanlar zorunlu kaldıkları her şeye karşı direnç geliştirir.

İnsan doğası böyledir.

Yasayı uygulayacak olanlar da insandır ve zaafları vardır. Yasayı şu yahut bu sebepten dolayı ihlal edecek insanlar bu zaafları kullanacaktır…

Bilinç olmazsa ve insanın nefsi, egosu yerinde duruyorsa tüm ideolojiler, tüm izmler dünyayı mahvetmeye, insanlara eziyet etmeye mahkumdur.

Kötü yahut iyi olmalarından değil.

Sadece doğası gereği dışsal olan hiçbir yaklaşımın herhangi bir şeyi çözme potansiyeline sahip olmamasından.

Dünyanın en iyi sistemini kuracak olsa insanlık bu değişmeyecektir.

Bu evren kurulabilecek en mükemmel sistemlerden birisidir.

Ama bu sistemde bile güneşlerin ve galaksilerin ve hatta evrenin bir sonu var.

Devlet “büyük”lerimizin hep dillerine pelesenk ettikleri “ilelebet yaşayacaktır” teraneleri dünyanın en büyük saçmalığından biridir. O aslında bir ninnidir. E bebeğime eeee eee…

İlelebet denecek hiçbir şey yoktur şu varoluşta… Bilinçten başka…

Ve o da meditasyonla mümkündür başka bir şeyle değil.

Değişmeye cesaretin varsa devrim olursun.

Eğer bir korkaksan devrimci olursun.

Devrimci demek devrimi iş edinmiş demektir. Kendisi başka bir şeyken yaptığı iş devrim olan birisi…

Bunlardan kork, uzak dur. Onların “işi” seni amaçlarına alet etmektir.

Ama kendin gibi düşünen ve hakları çiğnenen insanlar olarak bir araya gelip güçlerinizi birleştirin. İstediğinizi kopartıp alın elbette. Bu en doğal hakkınız. Ama orda durmaya gerek yok.

Dışsal kazançları içsel kazançlarla dengelemek şarttır.

Benim hayalimdeki gerçek devrim insan, dışarıda mücadelesini verirken en az aynı şiddette içerde de mücadelesini sürdüren insandır.

Hatta önce içinde mücadelesini yapan ve ordan aldığı manevi devrimin gücüyle diğer insanlara faydası olan kişidir…

Umarım gerek devrimi yaşamaya herkesin sabrı, anlayışı, hevesi ve cesareti olur bir gün.

Posted in Uncategorized | 1 Reply