Okyanusun Kollarına Kendini Bırakmak

““Sangeet, bir şeyi anlamış değilim: meditasyon özünde izlemek değil mi? Yargılamadan, yoğunlaşmadan, yani her şeyi kendi haline bırakarak, olan her ne ise, yani duygularını düşüncelerini ,arzularını, korkularını vs. özgür bırakmak değil mi? O zaman bu kadar meditasyona ne gerek var? Belli tarzda durmaya, nefes almaya… Hakikatı bilenlere baktığımızda, Osho, Buda.Krisnamurti hep bunu söylemişler. Bir de Türkiye’den Mustafa Çetin. Hz. Muhammed, Hz. İsa’nın aydınlandığını düşünmüyorum… Ara ara Osho ve siz de söz etmişsiniz. Peygamberler aydınlamış insanlar mıydı? Ve de muğlakta kalan bir şey var: reenkarnasyon var mı? Osho bi var diyor, bir yok diyor…anlamış değilimm…
Sevgiler””

Sevgili HasanYukarıdaki soruları üç maddede toplayarak cevaplamaya çalışayım:

1) Evet meditasyon izlemek demektir. Tanık olmaktır ve gördüğümüz, hissettiğimiz, algıladığımız her şeyi; kendi bedenimiz ve varlığımız dahil her şeyi gözlemektir, içimize ve dışımıza bakmaktır….

Şimdi, bunu halihazırda yapabiliyorsan zaten meditasyon halinde yaşıyor ve var oluyorsun demektir.

O zaman soru(n) yoktur. Ancak senin sorduğun soru(n)dan görünen o ki mevcut. Soru(n)ların ortadan kalktığı her şeyin olduğu haliyle kabul edilebildiği bir haldeki insan bu soruyu da sorma ihtiyacı duymazdı.

Sevgili Hasan, kafandaki bu sorular mevcut olduğuna göre meditasyonu uygulaman gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü biz enetelktüel zihnimizin, sorgulayan ve mantık yürüten zihnimizin içindeyken aslında hiçbir şeyi izlemiyorsuzdur. Sadece mantık yürütüyoruzdur. Mantık yürütmek ve mantıksal çıkarımlarda bulunmak meditasyon değildir.

Meditasyon mantığı durdurmaktır. Meditasyon mantığın ötesinde olan bitenleri görmektir. Onlara tanık olmaktır. Mantık ve muhakeme zihnin işlevleridir.

Ve zihnin işlevleri aktifken meditasyonun “m”si dahi ortada yok demektir.

Meditasyon teknikleriyle meditayon halini birbirinden ayrı anlamak gerek. Meditasyon haline erişmiş insanlar -senin verdiğin örneklerdeki insanlar- bu aşamaları geçmiş kişilerdir.

Bazısı üzerinde yıllarca çalışmıştır meditasyon haline gelebilmek için. Mesela Buda 8 yıl tüm enerjisini ve tüm potansiyelini olası her tekniği deneyerek ve tecrübe derek geçirmiştir.

Evet, en sonunda tüm çabayı bıraktığı ve tüm tekniklerin işe yaramadığına kanaat getirdiği an aydınlama gerçekleşmiştir ama o “an”ın gelmesinin koşulu sadece tüm teknikleri tecrübe edip görüldüğünde gerçekleşmiş olur.

Örneğin bu yüzme öğrenmeye benzetilebilir.

Yüzmek için yapman gereken şey sadece kendini suya bırakmaktır ve nefesinle beden hareketlerini üzerinde hiç düşünmeden senkronize etmenle ilgili bir şeydir.

Ancak bunu ben söylediğimde bu bilgi senin yüzmeyi hemen öğrenmeni sağlamaz.

Suya atlaman, pek çok kez batman, birkaç kez öleceğini sanman vs gerekecektir.

Tüm bu tecrübeleri yaşadıktan sonra bir de bakmışsın aslında bir şeyler yapmaya çalıştığında değil kendini tamamen serbet bıraktığında su zaten seni kaldırıyor.

Meditasyon da aslında zaten bizi taşımaya hazır olan varoluş denizinin kollarına kendimizi olanca güvenimizle bırakıvermemizden başka bir şey değildir.

Meditasyonun gerçekleşmesi için bu yüzden aslında bir şey yapmak değil yapmamak esastır.

Ama sevgili kardeşim, anlayabildiğim kadarıyla sen henüz yüzme bilmiyorsun. Yüzme bilenleri görüyorsun karadan ve ne kadar kolay, aslında kursa gitmeye hiç gerek yok ki… Hayvanlar bile doğallıkla yüzebiliyorken ben neden çaba sarf edeyim demeye getiriyorsun.

Evet, doğduğun anda seni suya bıraksalardı yüzerdin. Ama seni karada tuttular. Seni varoluşun serin sularına bırakmadılar. Seni boyunu geçmeyen kendi yaptıkları havuzlarda ayakların yere değer halde tuttular.

Derin, dipsiz varoluş okyanuzundaki karanlık sular senin için fazla büyük ve korkutucu olsa gerek.

Kendini yüzlerce kilometre yakınında hiç kimse olmadan okyanusun kollarında hayal edebiliyor musun?

Tutunacak hiçbir şey yok! Suyun zerinde kalıp kalamayacağından bile emin değilsin. Yüzmenin mümkün olduğunu biliyorsun ama bunu hiç denememişsin. Bir de ya dipte yaşayan birtakım yaratıklar gelip seni ham yaparsa?

Sen karada ayakların yere basar şekilde durup yüzme şampiyonları hatta yunus balıkları hakkında hikayeler dinlemeye devam edebilirsin…

Yüzme öğrenmek ve sonrasında kendini okyanusunusn serin ve de derin sularına bırakmak ise sonraki bir zamana kalsın!…

2) mustafa çetin kim ve sorunda ne arıyor pek anlayamadım. Her neyse peygamberler aydınlanmış kişiler midir diyorsun. Ben aydınlanmadan daha yüksek bir var oluş bilmiyorum. O yüzden bu soruna sadece başka bir seçenek yok diye cevap vereceğim.

Aydınlanma anladığım kadarıyla tek bir varlık dışında başka hiçbir şey olmadığını tecrübe etmektir.

Bunu “duymak,” “anlamak,” “mantıken bulmuş olmak” değil tecrübe etmiş olmak yani bir olmak, her şeyle ama her şeyle bir olmaktır.

Eğer peygamberlik o tek olan varlık’ın kendisi olmak değil, onun elçisi olmak ise belki de aydınlanmamışlardır…

Ama o zaman da insanlık ve bilinç düzeyi konusunda bu kadar büyük ve derin etkileri olamazdı.

“Peygamber” sözcüğü bana daha çok insanların o dönemlerde kaldırabileceği ve kolayca yutabileceği bir kavramdı ve pratik bir şeydi diye tercih edilmiş gibi geliyor sadece. Yani bu insanlar kalkıp da ben aslında her şeyin tanrıdan ibaret olduğunu tecrübe ettim ben oyum ve bunu biliyorum dese 2000 yıl önce naparlardı adamı?

Aslında ben oyum değil oğluyum demesine rağmen Hz. İsa’ya ne olduğu ortada…

Şimdi şöyle bir ayrım yapalım: Meditasyonun olmadığı dini tecrübelerde ve geleneklerde “inanç” vardır. İnanç ise bir şeylerin somut olarak ve elle tutulur, ön görülebilir bir biçimde ortalık yere olmaması üzerine kuruludur. Bir şeyi görebiliyor ve elle tutabiliyorsan ona inanmazsın. Onu zaten bilirsin.

Tanrı kavramı meditasyonun değil inancın başat olduğu toplumlarda vardır.

Tanrı elle tutulamayacak, gözle görülemeycek ve elbette bizzat kendisi olunamayacak bir şey olduğundan onun mesajını iletecek bir elçiye, peygambere ihtiyaç vardır…

Meditasyonda ise, bir önceki maddede açıklamaya çalıştığım gibi okyanusun içine kendini tamamen bırakmak ve okyanusun içinde bütünüyle eriyip kaybolmak; okyanusun ta kendisi olmaktır söz konusu olan.

Senin peygamber dediğin kişiler aslına bakarsan sadece aydınlanmış kişiler değildir. Onlar ingilizcesi “master” olan, kendilerinin efendilerdir, ustalardır, üstatlardır. Onlar var olan en büyük devrimcilerdir. Bu kişiler sadece aydınlanmamış, başklarının da nasıl aydnlanabilecekleri konusunda teknikler geliştirmiş kişilerdir.

Mesela Hz. Muhammed kendisi namaz kılarak aydınlanmamıştır ama kendi aydınlanmasından sonra çevresindeki insanların bilinçlerini yükseltmeleri için bu tekniği sunmuştur.

Benim anlayabildiğim kadarıyla, ruhsal olarak çok da gelişkin olmayan ve putlara tapınan insanlara ben tanrıyım sen de osun demek ağır kaçacak bir şeydi…

Aynı şey Hz. Musa için de geçerliydi… Onlar kendi elleriyle yaptıkları heykellere tapınmaktan insanları daha soyut ve daha ulaşılmaz bir tanruya tapınmaya çıkartabildiler sadece…

İnancın başat olduğu bir zihin koşullanmışlığında yaptıları şey şudur: insanların tanrıya uşabilme çıtasını yükselterek biraz daha uzak bir hedef haline getirdiler..

Ve O’nun cennetine erişmek için de şimdi ve burada ibadet etmelerini -yani bir tür meditasyon yapmalarını- sağladılar…

Bir anlmada heykellere tapınmakta olan ilkel zihinleri ikna etmek için onların iyiliği için yalan söylediler.

“Yalan” derken kimsenin inancını rencide etmek istemem.

Aslında zihnin kendisi bir yalan olduğundan tüm peygamberler, “master”lar yalan sözlemek zorundadır. Tüm sözcükler hakikatin kendisi söz konusu olduğunda yalandır.

Bu nedenle tüm meditasyon teknikleri de hakiki olana ulaşmak için kullanılan “yalanlardır.”

Peygamberler ve ermişler ve aydınlanıp da bunu tüm insanların da erişebilecekleri bir şey haline getirme çabasına girişmiş tüm yüksek ruhlar birer “yalancıdır.” En büyük yalancılardır.

Osho bir konuşmasında bunu şu şekilde aıklamıştı: Var sayalım bir odadayız ve odanın dışında muazzam güzellikte bir doğa var. Dışarısı cennet. Ama biz bu odada doğmuş ve o odanın dışına hiç çıkmamışız. Dışarsının tehliklerle dolu olduğu, asla güvenli olmadığı hatta öyle bir yer olup olmadığının dahi şüpheli olduğu bizlere, asla oralara gitmemiş kişiler tarafından söylenmiş…

Biz de herkes bunu söylediği için bunlara inanıyoruz.

İçimizden birisi oraya gidiyor ve orasının ne kadar güzel ve harika bir yer olduğunu biliyor. Ama içeri gelip de, “Dışarda bir cennet var. Hemen dışarı çıkalım. Kapı da açık. Ama korkularımız sebebiyle gidemiyoruz oraya. Hemen şimdi çıkabiliriz” dediğinde adamın kafasına taş atmaya başlıyoruz: Orada cennet varsa ve her şey sonsuz güzellikte ve cömertikte bize sunulyorsa bizim yüzyıllardır yaşadığımız bu kargaşa, eziyet, pislik neden? Boşuna mı yaşadık yani biz bunca acıları diyoruz hep bir ağızdan…

Ve dışarının nasıl bir yer olduğunu bilen ve yaşadığımız acılara olan bağlılığımız ve cahilliğimiz yüzünden kendimizi oraya mahkum hisseden bizlere olan merhametinden, o kişi yangın alarmını çalıyor ve herkes anında odayı tahliye ediveriyor…

Ermişin söylediği yalan hepimizin özgürlüğü, gönenci ve mutluluğu oluveriyor…

Tüm peygamberler ve tüm master’lar dünyanın en güzel ve en merhametli yalancılarıdır.

Sadece bazıları meditasyon yalanını söyler bazısı da Tanrı inancı yalanını…

Hakikati kendi başımıza tecrübe edebilecek kadar cesaretimizi topladığımızda ne onun ne de bunun doğru olmadığını kendimiz göreceğiz.

Bütün dinler ve yollar aslında içinde çürümekte olduğumuz hapishanenin tahliye kapılarıdır….

Ve tüm kapılar aynı yere; özgürlüğümüzün mis kokulu bahçelerine açılıyor…

Özünde olan budur. Ama bizler kapılardan geçmektense maalesef içerde “senin kapın benimkinden daha iyi-kötü; doğru-yanlış” kavgası yapabliyoruz…

Oysa bir kapı sadece kapıdır. Ve içinden geçtiğin sürece anlamlıdır. O kapılar kilitli kaldığında ve kapalı olduğunda birer hapishanedir.

Ama gardiyanlara dikkat! Onlar kapıları kontrol etmek isterler; oradan çıkıp özgürleşmemizi değil.

Ve o kapıları yaratmış olan peygamberler ve master’lar o kapıları içerde kilitli kalalım diye değil içinden geçip gidelim ve özgürleşelim diye yaratmışlardır.

3) Eğer 3. maddeye kadar sabır gösterip yazıyı okuduysanız herhalde bir önceki maddede anlattıklarımın bu soruyu da yanıtladığını fark etmişsinizdir.

Evet Osho da gelmiş geçmiş en büyük yalancılardan birisidir. İster inan ister inanma Hasan.

Ama bu, hakikatin kendisini zerre ilgilendirmeyecektir.

Sen kendin bizzat eski hayatlarının farkında değilsen yoktur. Eğer hepsini biliyorsan ve tek tek hatırlıyorsan vardır.

Bunu Osho söylediğinde yahut ben de evet vardır diye onayladığımda sen ikna mı olmuş olacaksın?

Hiç sanmıyorum. Sen büyük ihtimalle buna karşı bir fikir oluşturacaksın ve onu savunmaya girişeceksin ve bu fikrin sadece senin hangi koşullanmalara sahip bir toplumda yetişmiş olduğunla alakalı olacaktır, başka hiçbir şeyle değil

Sonuçta sen olumlu da olsa olumsuz da olsa sadece kendi önyargını güçlendirmiş olacaksın.

Ve bu asla ve kata senin bir gram bile farkındalığının artmasına katkıda bulunmayacak.

Sen en iyisi bunu bir soru olarak kalbinde taşımaya devam et. Bunun Osho’nun şunu yahut bunu söylemesiyle alalaksı yok.

Bunun, senin neyin peşinde olduğunla alaksı var…

Zihnini yakalmana sebep oluyorsa eğer bu durum, Osho yapmak istediğini gerçekleştirmiş demektir.

Master denen varlık sabun gibidir. Eğer elinde tutabiliyor ve kavrayıp kontrolün altına alabiliyorsan o kişi master değildir.

Senin kendi zihninle sınırlarını çizebildiğin bir kimse asla master’ın olamaz.

Bu anlamda senin matıksal anlamlandırma çabalarının içine Oso’yu da peygamberleri de sıkıştıramazsın.

Peygamberleri değil ama onların gardiyanlarının seni içerde tutmak için söylediklerini kenine ait mantık silsilesinin içinde tutabilirsin. Ama onlar peygamberlerin dedikleri şeyler değildir… Unutma..

Sen en iyisi kimin ne deyip demediğinden çok ben nasıl okyanusa açılma cesaretini kedimde toplayabilirim diye düşün…

Oturduğun evinin penceresinden gördüğün manzara okyanusun kendisi değil.

Uzun bir aradan sonra…

Uzun zaman oldu yazmayalı. Araya pek çok şey giriyor maalesef. Ama yazmak ve insanlara ulaşabilme fikri başlı başına çok önemli ve cazip bir şey her zaman. En azından benim için bu böyle.

Yayıncı kimliğim ve sorumluluklarım benden epey zaman ve enerji talep ediyor. Bunun karşılığını maddi ve özellikle de manevi olarak fazlasıyla alıyorum. Giderek daha çok sayıda okuyucuyla buluşmak ve insanların gelişimlerine her düzeyden katkıda bulunabilecek kitaplar yayınlamak son derece motive edici bir şey.

Fakat, benim için nihai tatmini yaşamımda yayıncılık değil meditasyon ve terapi çalışmaları sağlıyor.

Hayatımın esas aktığı ve akmasını tercih edeceğim mecra bu: Meditasyonu mümkün olan en fazla sayıda insanla ve mümkün olan en geniş spektrumda paylaşmak.

Bu sitenin esasen var olma amacı da budur.

Dönüp dolaşıp yine burada paylaştığım şeylerin beni mutlu ettiğini görüyorum. Bu anlamda her ne kadar arada bir uzak düşsem de gönlümde yatan aslan burada yazmak, yazmak ve yazmak… Burada yazdığım ve okuyanlar için küçücük de olsa anlam ifade edebilecek bir iki şey söylemiş olmak; bir-iki kişide meditasyona başlamak yahut derinleşmek hususunda ilham verebilmek olasılığı dahi beni esas coşturan şey.

Bu uzak olduğum dönemde yaptığım şeylerin en önemlisi artık işlemeyen altyapısı nedeniyle kurcalarken tamamen uçuruverdiğim www.oshoturk.com sitesinin yeni halini oluşturmak ve eski yazıları bu yeni sisteme aktarabilmek oldu.

Pek çok detayını bilmediğim bir işti ve tüm vaktimi ve konsantrasyonumu 10 gün boyunca bu işe adadım.

Hemen akabinde de yayınevinin www.ganj.com.tr sitesini de kurduk. Nihai hali bu olmasa da bir süreliğine işimizi görebilecek bir hale soktuk siteyi… Hatta Osho kitaplarını ve diğer kitapları Haziran ayına kadar %50 indirimle sunmaya başladık bile…

Bir hafta kadar sürebilecek bir süre sonrasında kredi kartı ödemeleri sistemini de enetegre etmek üzere çalışıyoruz… Gerçi şu an dahi satış yapılmaya başlandı. Arzu edenler olursa ilk müşterilerimiz olarak bekleriz..
:-)

Neyse, artık kavuştuk…

Yarından itibaren günlük yazılarıma dönüyorum. Şükür kavuşturana.

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Sangeet'le Kundalini Meditasyonu

Kundalini Meditasyonu

Kundalini Meditasyonu Osho’nun yarattığı en önemli meditasyonlardan birisidir.

Osho her gün akşam saatlerinde Kundalini yapılmasını tavsiye etmiştir.

Bu meditasyonda gün içerisinde zorlu hayat mücadelesi iinde pek çok şekilde dağılmış olan enerjilerimizi dengeleyip tekrar kendi içimize dönmesini sağlarız. Bu sayede gecenin feminen, kadınsı enerjisinin içine daha kolayca ve yumuşak bir biçimde gireriz.

Gündüz erkek enerjisinin aktif olduğu zamandır ve feminen, kadınsı dönem akşam ile birlikte başlar…

Hayattaki pek çok sorunmuz gerektiğinde feminen gerektiğinde ise erkeksi enerjilerimiz arasında geçiş yaşayamamaktan ortaya çıkar. Bunu beceremediğimiz için içimizdeki ying ve yang yani eril ve dişil enerjiler çatışma yaşar. Bunun hayatımıza yansıması da hem ikili ilişkiler hem de her türlü ilişkide çatışma olarak ortaya çıkar…

Oysa doğanın ve Tao’nun kendi döngüleri vardır ve biz ise gece de erkek enerjisiyle devam ettiğimizde rahatlayıp gevşemeyi başaramayız…

Günümüz modern hayatı sürekli zamanın peşinde koşturup durmayı ve gece-gündüz rahat hissedemeyeceğimiz enerjileri aktive etme eğilimindedir.

Kundalini Meditasyonunu öğrenip kendi kendimize akşamları uygulamaya başladığımızda enerjilerimizin ne yönde akacağına kendimiz karar vermek için bir şansa sahip olacağız.

Akşam ve gece olduğunda gevşeyip daha alıcı olabilecekken sabahtan itibaren de yeniden erkeksi enerjiler aktive olduğunda bu sefer yeterli enerjimiz olacaktır.

Doğanın doğal ve kendi döngüleriyle daha uyumlu hale gelebileceğiz.

Herkesi bekliyoruz.

Yer: Şifa Çemberi (web sitesi için burayı tıklayınız)
Tarih: 16 Eylül Çarşamba
Zaman: 19:30
Ücret: 30 TL

Meditasyon hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayabilirsiniz…