Kıbrıs'ın Sıcak Sularına Doğru

27 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında etkinlikler düzenlemek ve bazı Tv programlarında söyleşi yapmak üzere  KKTC’de bulunacağım.

Bu güzel adaya ilk gidişim. Orada yıllardır tam olarak hayata geçememiş olan barışa bir nebze de olsa katkıda bulunmasını dilerim yapacağımız çalışmaların.

İnsaların ırk, din, dil yahut politik görüş ayrılıklarını birer önyargı halinde yaşamadan dayanışma ve dostluk duygularıyla hayata katılabilmesi meditasyonla mümkündür.

Biz de orada meditasyon yaparak, kendi iç barışımızla başlayıp dalga dalga etrafımıza ve giderek evrene yayılan bir barış ve huzur dalgasını oluşturacak taşı atmış olacağımızı umut ederim…

Sıcak insanların Osho meditasyonlarını çok seveceğinden şüphem yok.

Döndüğümde yaptığımız etkinlikleri ve izlenimlerimi buradan sizlerle paylaşmayı umut ediyorum.

Sangeet

Posted in Uncategorized

Kısa Bir Mülakat

Meditasyonla nasıl tanıştınız?

Meditasyonla üniversitenin son yılında aldığım felsefi metinler dersinde okuduğum bir makale vesilesiyle tanıştım. Yıl 1994 idi. Önce kendi kendime sonra da pek çok insanla beraber meditasyonlar yaptım. Halen yapıyorum.

Türkiye’de insanlar meditasyona ilgi gösteriyor mu?

Pek değil. Herkes meditasyonun çağrıştırdığı ve etrafında dolanan pek çok şeyle son derece ilgili ama meditasyonun kendisi bizzat meditasyon yaptıran kişiler dahil kimseyi ilgilendirmiyor maalesef.

Bunun sebepleri nelerdir sizce?

Pek çok sebebi olabilir. En köklülerinden birisi herhalde meditasyonun kültürel olarak Müslüman bir ülkede yanlış çağrışımlarla algılanmasıdır. Ne de olsa Müslümanlık sadece namaz ve birtakım diğer pratikleri içerir. Özünde ise inanç temellidir. Oysa meditasyonda inanç gerekli değildir. Meditasyon doğrudan kişinin hakikati kendi üzerinde tecrübe etmesine dayanır. Bir manada hakikat hakkındaki birtakım söylentilere değil hakikatin kendisine odaklanır. Kişi meditasyonu tecrübe etmeye başlayıp derinleştikçe hakikat kendisini doğrudan kişiye göstermeye başlar.

Bu da özünde din denen kurumsal yapının tamamen gereksiz hale gelmesi demektir.

Dolayısıyla inançlı bir kimse çok derinden bilir ki meditasyon yapacak olursa inançlarına hiçbir ihtiyaç kalmayacaktır… Çünkü bir insan güneşi kendi gözleriyle görebiliyor yahut teninde sıcaklığını hissedebiliyorsa güneşin var olup olmadığına herhangi bir inanç duymasına gerek kalmaz.

Onun var olduğunu bilir. Onu yaşar… O artık kendi var oluşundan ayrı bir şey değildir.

En temel korkulardan birisi herhalde bu derin koşullanmışlık olmalı. İnsan hep doğru olduğunu var saydığı bir şeyin bir anda ortadan kalkıvermesi olasılığından korkar…

Peki, böyle bir olasılık hakikaten var mı? Yani, insan birden kendini meditasyon yaptığında bir boşlukta hisseder mi?

Çok güzel bir soru ve cavabı da basit: Hayır… Çünkü insan meditasyon yapmaya başladığı ilk anda tüm hakikat gözleri önünde birden ortaya çıkıp tüm perdeler birden kalkıvermez… Kişi neyi görmeye hazırsa oradan başlar… Çoğunlukla meditasyona ilk başlayan kişiler pek çok “hoş” ve şaşırtıcı tecrübeler yaşarlar. Bu büyük oranda ruhsallık ve onun etrafında oluşturulmuş hurafelerin etkisiyle bilinçaltının yarattığı yanılsamalardır…

Kişi şayet bu ilk tecrübelere takılır ve onları terkar tekrar yaşamak isterse meditasyonunu baltalamış olur. Çünkü meditasyon özünde her şeyden özgür olmak demektir ve özgürlük bağımsızlık demektir: Güzel tecrübelerden de kötü olanlardan bağımsızlığı getirir.

Peki, pozitif bir şey olan özgürlük de bağlılık getirmez mi?

Özgürlük illa ki “iyi” yahut “güzel” tecrübeler getirecek demek değildir. Sonuç olarak özgürlük ödülü kendisi olan bir şeydir. Özgürlük bir başka şeyin aracı haline gelirse o aslında bir tür esarettir. Bağılılık yahut bağımlılık özgürlüğün olmaması demektir. Hakikaten özgür kişi tam olarak akış halindedir. Ve akışın kişiyi nereye sürükleyebileceği her zaman kişiye değil akışın yahut hayatın bütününün bileceği iştir…

Bu durum korkutucu değil mi?

Özgür olmayan kişiler için evet öyledir. Zaten meditasyonu pek çok insanın gözünde korkutucu kılan şey tam da budur. Bir önceki maddede bahsettiğim Müslümanlık koşullanmasının engel teşkil etmesinin kökeninde de bu yatar. Tutunmaya çalıştığımız herhangi bir kimlik (Müslümanlık, Hıristiyanlık, Budizm yahut Türklük veya ne bileyim Almanlık) kıyıdaki sabit ve göreceli olarak güvenli ama sabit bir daldır… Oysa hayat kesintisiz bir akıştır. Hiçbir zaman sabit değildir.

Ve bizler herhangi bir şekilde güvence aramaya başladığımızda hayatımızı hayatın akışının dışında bir dala sabitlememiz gerekir. Ki tüm mutsuzlukların sebebi de budur: Biz hayatın akışının dışında bir konuda kendimizi sabitleriz. Akışın dışına çıkarız… Hayat gelişmeye ve değişmeye devam ederken biz donup kalmak isteriz. Bu bizi çirkinleştirir ve çürütmeye başlar.

Nasıl ki akışta olan bir su hep duru ve temiz iken sabit ve kapalı bir su birikintisi giderek çürür ve kokuşmaya başlarsa aynı şekilde bizlerin enerjisi de durgunlaşıp bize zarar verir ve bizi kirletmeye başlar…

Bu durumda herkes kendini hemen akışa bırakmalı mıdır? Bunu bilmeyen insanlar nasıl yapacaklar?

Meditasyon tam olarak bunu öğrenme sürecinin adıdır işte. Şayet kendimizi akışa bırakamıyorsak çünkü hiç yüzme öğretilmediyse, su üstünde nasıl kalabileceğimizi bilmiyorsak bu durumda yapmamız gereken şey yüzme öğrenmektir: Doğrudan kendimizi akışa bırakmak sel sularına kapılıp boğuluvermek demek olacaktır…

Yapılması gereken şey daha önce akışa kendini bırakmış ve bunun nasıl yapılacağını bilen tecrübeli üstatların tecrübelerinden yararlanmaktır. Bu kişilerden bazıları bizlere bunu nasıl yapacağımızı gösterecek teknikler geliştirmiştir.

Adına meditasyon dediğimiz süreç tam olarak bu üstatların bizlere bıraktığı akışa katılma egzersizleridir…

Peki, başka başka üstatlar değişik yüzme yani meditasyon teknikleri mi öğretmişlerdir?

Elbette. Buda’nın öğrettiği teknik ile günümüzün Budası olan Osho’nun teknikleri özünde aynı işleve sahip olsalar da taban tabana zıt gibi gelir.

Nasıl? Biraz açabilir misiniz?

Elbette açabiliriz: Bu amaçla buralara kadar gelmiş bulunuyorum. Zevkle bu konudan bahsedebilirim.

Buda döneminde insanlar farklıydı herkesin bildiği üzere. Daha doğrusu insanların koşullanmaları farklı idi, yoksa insan özünde hiç değişmemiştir. Zaten öyle olmasa meditasyon on binlerce yıldır yapılmıyor olurdu… Meditasyonun kendisi sabit olmasına rağmen teknikler değişmektedir. Bunun sebebi de koşullanmaların değişmiş olmasıdır.

Kilit değiştiğinde anahtarı mı değiştirmek daha akıllıcadır yoksa toptan kapıyı mı değiştirmek?

İnsanlık değiştiğinde onu açacak anahtarı o insanlara uydurmak daha doğrudur.

Buda zamanındaki insanlar doğanın içinde yaşıyordu ve ortada nükleer silahlar ve toplu ölüm olasılıkları vs. yoktu… Herkes doğaya maksimum uyum halinde yaşamaktaydı.

Zaman algısı insanların çok farklıydı. Daha kısa olan insan ömrü insanlarda bu yüzden bir baskı oluşturmuyordu… İnsanların saatlerce oturması ve kıpırdamaması kolay anlaşılır ve uygulanabilir bir şeydi…

Oysa artık insanların ömrü iki üç katına da çıkmış olsa yapılacak çok şey olduğundan yetmiyor. Kimse günlerce kıpırdamadan durmayı aklına bile getiremiyor…

İnsanların zihinlerine hiç olmadığı kadar çok bilgi yağıyor… Bunlarla nasıl baş edebileceğimizi bilmiyoruz.

Daha doğrusu bilmiyorduk.

Buda’nın yöntemiyle oturup da zihnimizi izlediğimizde göreceğimiz şey korkunç olacaktır…

Bu zihnin farkında olmak dahi delirdiğimizi düşünmemize sebep olacaktır…

Bu nedenle zihnimizi izlemeden evvel içindekileri rahatlatmanın, boşaltmanın bir yolunu bulmayız… Aksi halde izlediğimiz şey bizi, meditasyondan da kendimizi tanıma düşüncesinden de uzağa fırlatacaktır…

Böyle teknikler var mı?

Evet, var. Artık var. Yakın zamana kadar meditasyon denince sadece akla sabit oturup kıpırdamadan durmak gelirdi.

Osho’nun yarattığı çağdaş meditasyon teknikleri çağdaş insanların ihtiyaç duyduğu özelliklere sahiptir.

Aktif meditasyon teknikleri olarak adlandırılabilecek bu teknikler sayesinde insan meditasyon tecrübe etmek için yıllarca uğraşmak zorunda kalmadan en derin meditasyon hallerine ulaşabilmektedir.

Bu nasıl oluyor?

Az önce de belirttiğim gibi önce içimizdeki pek çok sıkışıklık yaratan ve aklımızı delirecek kadar aktif hale getiren şeyleri çeşitli teknikler kullanarak dışa vuruyor ve sistemimizde bastırmış olduğumuzerden su yüzüne çıkmasını sağlıyoruz. İfade edildiğinde bu enerjiler bizde etki yaratmazlar. Basitçe sıyrılıp giderler… Bizler rahatlamış zihnimizle boşalmış enerjinin içine girip onu tecrübe edebiliriz.

Tüm bu yapılanlar boşluğu tecrübe etmek için mi yapılıyor?

Evet. Tamamen öyle. Fizikçilerin bulguladığı bir şey var. Madde denen şey aslında sadece çok hızla titreşen bir enerjiden ibarettir. O kadar hızlı titreşmektedir ki tüm atomlar ve alt parçacıkları, biz onları katı zannederiz. Hatta bir atomun çekirdeği o kadar küçüktür ki aradaki boşlukla kıyaslandığında neredeyse yok denebilir.

Ama maddeler var gibi görünür bize. Onlara dokunabiliriz vs. Aslen yaptığımız şey, gözlerimize sadece madde gibi görünen bir dünya ile temas kurduğumuz yanılsamasıdır.

Aslen olan şey bir boşluk öteki boşluğa yaklaşmaktadır. Ve en anormal olan şey şudur ki aslında bir atom ile öteki atom birbirine hiç dokunmaz…

Asıl olan boşluktur. Fiziksel evrende bile bu böyledir.

Bizim varlığımız aslında bir boşluktan ibarettir.

Meditasyon maddenin yanılsama olduğunu keşfetmekle ilgili bir süreçtir.

Ve tahmin edin: Kaybedeceğimiz yahut ortadan yok olduğunu tecrübe edeceğimiz ilk şey kendi bedenimiz ve varlığımız…

Çok ilginç, peki bu tam olarak nedir? Nasıl anlamış değilim.

Sizi anlıyorum. Bunu anlatmak değil yaşamak gereklidir. Meditasyon bunun için vardır: Sonsuz enerji okyanusunda bir damla olarak eriyip o okyanus olmaktır…

Bu nedenle kimse meditasyon yapmak istemiyor gibi görünüyor. Kim bile bile kendini yok etmek ister? Kim yaşarken ölmek ister?

Varlığının gerçek olduğuna inanmak isteyen kimse meditasyona istekli olmayacaktır.

Ama hayatta olmamızın esas sebebi bunun böyle olduğunu tecrübe etmek olduğundan içten içe meditasyonun doğru bir şey olduğunu biliriz. Ama uygulamaya geldiğinde binlerce mazeret yaratır dururuz. Hep sonra yapılacak bir şeydir meditasyon…

Anladığım kadarıyla meditasyon ilk başlangıç noktası değil bu durumda… Kimler için uygundur meditasyon?

Meditasyon kimler için uygundur sorusunun doğru soru olduğundan emin değilim. İzninizle sebebini açıklayayım. Meditasyon dediğinizde tek bir yoldan yahut teknikten bahsederseniz sorunuzun bir anlamı olabilir oysa bu böyle değildir.

Doğru soru aslında kişi kendisi için doğru meditasyonu nasıl keşfedebilir olabilirdi mesela…

Evet, esas mesele budur. Ben kalkıp çok sakin, dingin, içine dönük bir kimseye son derece aktif bir meditasyon verirsem gereksiz yere bir enerji kaybı yaratmış olabilirim.

Aynı şekilde zihni aşırı aktif ve duygusal karmaşa içerisinde bir kimseye kalkıp izleme ve pasiflik içeren bir meditasyon verirsem o kişi meditasyon, bana uygun değildir diyecektir…

Ama haklı olduğunuz bir yan yok değil: Günümüzde insanların meditasyona başlamadan evvel bazı terapi süreçlerine katılmalarında büyük fayda olabilir.

Örneğin nasıl şeyler?

Aslında psikoloji alanında da bu yönde pek çok gelişme söz konusu son yıllarda: Giderek daha çok insan beden-zihin-ruh bütünlüğünü içeren yaklaşımların anlamlı olduğunu anlamaya başlıyor ve bu teknikler geliştiriliyor…

İnsanı sadece beden, sadece ruh yahut sadece zihinden ibaret sanan yaklaşımlar etkili olamıyorlar.

Bütün insanı hedefleyen her türlü grup çalışması sonuçta meditasyona doğru insanı hazırlamış olacaktır. Ama sorun şudur: Böyle sistemler ve yaklaşımlar çok da fazla değildir. En azından herkesin üzerinde hemfikir olduğu türden yaklaşımlar o kadar da fazla değildir.

Üniversitelerde öğretilen teknikler elbette uzun yıllardır denenmiş ve binlerce makale üzerinde yayınlanmış teknikler olmak zorundadır. Oysa yaşamın hızı on yılda dahi insanların değiştiğini ve farklılaştığını gösterirken, her gün dünya daha fazla globalleşirken ve tüm kültürler büyük bir hızla iç içe geçerken nasıl 30 yıl önce ortaya atılmış teknikleri günümüz insanına uyarlayacaksınız?

Ben burada çok büyük eksiklik ve sıkıntı görüyorum.

Etrafınıza bir bakın. Ne kadar çok insan içine doğdukları dinlerin dışındaki ruhsal yönelimlere kendilerini açık hissetmeye başladı son on yılda?

Eminim pek çok örnek sayabilir tek bir kişi bile…

İnsanın beklentisi ve yönelimi ve çıtası sürekli yükselirken üniversitedeki bilgi üretim hızı insanın değişim potansiyeli önünde engel teşkil eder hale geldi.

Bu nedenle insanlar bilimsel veriler taşımasa da teknikler geliştirmeye devam etmektedir.

Pek çok teknik var bu şekilde: Örneğin Aile Dizilimi denen bir teknik var ve ailenin ve sosyal grupların enerjisi üzerinden çalışılıyor. Muazzam bir tekniktir.

Ayrıca pek çok nefes ve beden terapisi söz konusudur.

Tek tek burada bahsetmek zor olduğundan ben uzmanı olduğum nefes tekniklerinden bahsedebilirim.

Lütfen. Nedir nefes terapileri?

Nefes terapisi doğduğumuzda doğal olarak sahip olduğumuz normal nefesimizi kaybetmemiz yüzünden yapmamız gerekli olan bir şeydir. Büyürken çevremizdeki değer yargılarıyla koşullandırılmaya başlarız. Bir çocuk olarak çok fazla enerjimiz varken bu enerji çevremizdeki ve hayatımızın tabi olduğu yetişkinlere çok gelir.

Biz tüm enerjimizi dışa vururken etraftan sınırlanmaya başlarız… Bu süreçte doğal nefes döngülerimiz sekteye uğrar ve biz giderek çevremizin izin verdiği şeylere yetecek kadar yüzeysel nefes almaya başlarız.

Oysa yaşam nefes almak demektir. Hayatın daha azını içimize çekmeye başlarız.

Hatta sıkıntılarımız büyüdükçe “nefes” niyetine başka türden dumanları içimize çekerek esas eksikliği gidermeye çalışırız…

Sigara gibi mi?

Tabii. Hatta onunla da sınırlı değil. Başka başka maddeleri içimize ekip rahatlamak isteriz. Oysa hepimizi yaşatan nefes yeterlidir. Hatta kimi yogiler sadece nefes ile besin almaksızın var olduklarını iddia etmektedirler…

O kadar ileri gitmemize gerek olmayabilir. Sadece bize her zaman sunulan bu muazzam yaşam kaynağı nefesi bedenimizin en derin noktalarına kadar alabilelim…

Bu bizim doğal olarak bildiğimiz ve sahip olduğumuz bir nitelik ve bir nefes terapisti sadece doğal halimize dönmemize yardım eden kişidir.

Nasıl?

Belirli bir teknikle nefes alıp vermeye başlıyoruz. Uzanarak ve bu nefes alışverişi bizi, zihnimizin ve dolayısıyla tüm koşullanmışlıklarımızın ötesindeki hakiki duygularımızla baş başa bırakıyor. Ve bu sayede bastırılmış duygular ve enerji blokları bedenden özgürce akmaya başlıyor…

Bir nevi “şeytan çıkartma”

İçimizde dura dura korkunç hale gelmiş enerji dışarı çıkıyor…

Dışarı çıkan bastırılmış duygu ve enerjiler içimizde tertemiz ve akışa izin verecek bir boşluk yaratıyor… Meşhur boşluğumuzla yine karşı karşıya kalıyoruz…

Bu boşlukta meditasyon gerçekleşiyor… İçimizde hiç içine girip neler atmışız buraya demediğimiz bodrum var. Ve orası artık iyice karanlık, loş ve kötü kokular yayıyor…

Modern insan doğal halini bastırmaya çalışan insan demektir. Ve bastırıp aşağıya ittiğimiz her şey orada basınç yaratıyor…

Nefes bu bodruma inmemize ve oradaki kapıları pencereleri açmamıza yarayan anahtar… Bir kez içeriye ışık ve güneş girmeye başladığında neyin nerede olduğunu görebilir ve ihtiyaç duymadığımız şeyleri oradan alıp dışarı çıkartabilir, onlardan özgürleşebiliriz.

Bodrumun korkutuculuğu karanlıkta kalmış olmasındandır.

Nefes ile ışık varlığımızın en karanlık noktalarına kadar erişmeye başlar.

Anlaması biraz zor gözüküyor…

Haklısınız yaşamadan sözlerle anlatılması oldukça zor bir süreç. Sadece şunu bilmek yeterli olabilir: Nefes ruhumuzla bedenimiz yani ahiretle bu dünya arasındaki köprüdür. Nefesle iki dünyayı tek yapabilir ve aynı anda tecrübe edebiliriz.

Yaşam demek canlılık demek aslında tam da budur: Cansız olan maddi bedenin yaşamla dolu olması nasıl mümkündür?

Elbette nefesle mümkündür. Nefes durduğunda bu beden dağılıp parçacıklarına ayrılır. Bu dünyada kalan kısmı parçalara ayrılıp çürür ve başka canlıların yapıtaşları olarak yeniden can yani nefes bulur… Bu böyle sürer gider…

Ama ruhun ve bedenin bir aradalığı sadece nefesle mümkündür.

Nefesimizin farkındalığı ruhumuzun farkına varmamız demektir.

Ölümlü bedenimizde ölümsüzlüğü tecrübe etmektir nefesi fark etmek, onu yaşamak…

Sağlık da, mutluluk da, sevinç de, huzur da bununla, yani aslında ölümsüz olduğumuzun farkında olmakla alakalıdır.

Yoksa bilincimizin alt düzeylerinde hep bir gün “yok olacağımız” duygusu içten içe bizleri kemirmektedir.

Ve ölüm her an daha da yaklaşmaktadır.

Maalesef günümüzdeki insanların en büyük sorunu zamanın hızla azalmakta olduğu ve yapılacak çok şey olduğu bilgisiyle hayatı anlamaya çalışmasıdır.

Bu durumda her şey mubah gibi gelmektedir. Hırslanabilir pek çok insanı kendimiz hatta sevdiğimiz pek çok kişiyi de üzebilir şehvet ve güç için incitebiliriz…

Çünkü hayat kısadır ve bunlar bizim en büyük tecrübeyi yaşayabilmemiz için engeldir…

Bu psikolojiyle tüm dünyanın kaynaklarını tüketmek üzereyiz ve acilen aslında kim olduğumuzu bilmeye, bunu en azından araştırmaya başlamaya ihtiyacımız var.

Bu sayede biraz rahatlayabilir ve hayatımızın ve çevremizdeki muazzam canlılığın tadını çıkartabiliriz.

Yoksa insanlığın bir süre sonra kendisini yok etme yahut çok zor durumda kalma olasılığı çok yüksektir…

Çok teşekkürler…

Nefesin Muhteşem gücü

Bilindiği üzere Elmas Nefes Terapisi uygulamaları yapmaktayım. Bu enfes nefes tekniğini yaratan sevgili hocam Devapath’ın kitabını Ganj Kitapları’ından çıkarttık.

Bu harika kitapta Devapath, nefes teknikleri kullanarak hayatımıza nasıl daha çok aşk, neşe, mutluluk getirebileceğimiz hakkında bugüne kadar edinmiş olduğu engin tecrübelere dayanarak bilgiler veriyor. Elmas Nefes Tekniklerini aktarıp onları nasıl kendi kendimize uygulayabileceğimizi anlatıyor.

Oldukça pratik bilgiler içeren bu küçük kitap içerisinde, adında da geçtiği üzere gerçek elmaslar barındırıyor.

Hayatımızın bizzat ta kendisi olan nefesimiz ile yaşamlarımızı daha kaliteli ve daha bilinçli yaşayabilmemiz için bizlere yol gösteriyor.

Bakın Devapath kitabında neler söylüyor:

“Nefes almak hepimizin yaptığı ve hepimizin doğal karşıladığı bir şeydir. Yaşamanın temel gerekliliğidir ama yine de benim gözlemlerime göre çoğumuz son derece sığ bir şekilde nefes alıp veriyoruz, bu yüzden hayattan aldığımız zevk de aynı derecede sığ kalıyor. Biz hayatta birçok şey öğreniyoruz ama tatmin edici bir yaşam sürmek için gereken nefes alma sanatını öğrenmiyoruz.

Benim çabam insanların bilinçli, derin nefes almanın önemini anlamalarına yardımcı olmak. Doğru şekilde nefes almak tüm yaşam deneyiminizi değiştirir. “Doğru nefes alma” derken ne demek istiyorum? Nefes alıp vermemize farkındalık kattığımızda nefes alma ve daha doğal ve yoğun bir şekilde yaşama isteğini uyandırırız. Hem sağlıklı rahatlama hem de şimdiye kadar bilinmeyen bir yaratıcılık boyutlarına giden kapıları açan bir nefesi tecrübe ederiz.

Her tarafta modern yaşamın mücadelelerinin verdiği stresle nefesini tutan insanlar görüyorum. Kronik bir şekilde stresli olduğumuz için nefesimiz boğulmuş durumdadır ve kendimizi günlük hayatın işleri arasında kapana kısılmış gibi hissederiz. Bazen, sezgisel bir şekilde ve tüm iyi niyetlerimizle bu stresi spor aktiviteleri ile azaltmanın yollarını bulmaya çalışırız. Nefesimizi kilitlerden kurtarmayı ve daha özgür hissetmeyi arzularız.

Ama nefes alıp verme düzenimiz hakkında daha derin bir anlayış olmadığında sığ nefes almaya geri dönme eğilimi gösteririz. Koşu gibi bir egzersizde nefesimizi bir anlığına açabilsek de sonra tekrar takılıp kalır. Bizler ne yazık ki güçlü duygularımızı bastırmamız gerektiğini öğrendik ve bunu ancak nefesimizi bloke ederek yapabiliriz. Bastırmalarımızın işe yaraması için sığ şekilde nefes alıp vermeye ihtiyacımız var. Bunun bir sonucu olarak daha derin nefeslerle yaşam enerjimizin “pillerini” yeniden şarj etmemiz mümkün olmaz.

Bunun sonucunda biz enerji kaçağımızı irade gücü ile kapatmaya başlarız. Bunu yaptığımızı bile fark etmeden kendimizi tüketmeye başlarız. Bunu bir gün bedenimiz ve zihnimiz yıkılana, hayatımız tüm renklerini ve yaratıcılığını yitirmeye başlayana kadar sürdürürüz. Bir hiperaktivite ve huzursuzluk çemberine takılıp kalır, gevşeme, iç huzuru ve gençleştirici bir uyku gibi güçlü duygulardan mahrum oluruz.

Yukarıda doğru nefes almanın bazı temel yararlarını ifade ettim: Gevşeme, beslenme, yaratıcılık, sakinlik, bağlantılılık ve daha güçlü bir seviyede yaşamak. Bu küçük kitapta bunları ve derin nefes almanın diğer yararlarını derinlemesine ele alacak ve doğru şekilde nefes almayı anımsamanın yollarını öğreteceğim. “                           Dr. Devapath

Kitabı %50 indirimli satın almak isterseniz burayı tıklayınız…

Kendine Bakan Evren

“Selamlar. Bloğunuzu takip ediyorum. Güzel yazılar var. Soru sormak istiyorum. Bu soruların yeri burası değil belki ama nerede soracağımı bulamadım, buradan soruyorum.

1- Zazen uyguladınız mı hiç? Açıkçası ben büyük bir heves duyuyorum ama zenle ilgili İlhan Güngören’in kitabında okuduklarım beni korkuttu. Zazenin istenmeyen sonuçlara yol açabileceğini yazmıştı. Mesela sesler duymak, görüntüler görmek vs. Tabii yanlış uygulanması sonucunda olabilecek şeyler ama bir ustadan öğrenmeden doğru uygulamak ne kadar mümkün?


2- Sizin uyguladığınız meditasyon tekniği nedir? Zazenle bir benzerliği/ortak noktası var mı?

3- Bu da aslında sorulmaması gereken bir soru ama satori/aydınlanma nedir? Zihin olmaması mı? Zihin olmayınca geriye ne kalır ki? Zihin gidince bilinç mi kalıyor geriye?

4- Krishnamurti zihni bedenden ayrı olarak düşünüyor? Siz ne dersiniz?

Açıkçası kafam çok karışık. Bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum ama ne kadar öğrenebilirim bilemem. Yardım ederseniz sevinirim.”

Merhaba,

Soru sorulalı birkaç gün oldu ancak ben şimdi yanıt yazabiliyorum.

Sorular hiç bitmez ! En azından bizlere iletişim kurma şansı tanıyor sorular ki bu bile oldukça fayda sağlıyor. Ancak sorulara vereceğim her türlü yanıt asla her durumda herkes için geçerli olacak diye bir anlam ifade etmiyor. Bunu aklınızda tutarak lütfen yanıtları okuyunuz.

1- Zazen uyguladınız mı hiç? Açıkçası ben büyük bir heves duyuyorum ama zenle ilgili İlhan Güngören’in kitabında okuduklarım beni korkuttu. Zazenin istenmeyen sonuçlara yol açabileceğini yazmıştı. Mesela sesler duymak, görüntüler görmek vs. Tabii yanlış uygulanması sonucunda olabilecek şeyler ama bir ustadan öğrenmeden doğru uygulamak ne kadar mümkün?

Zazen benim ilk uyguladığım tekniktir. Ben de aynen senin gibi İlhan Güngören’in kitabından okuyup denemiştim. Evet aynen bazı şeyler gördüm-duydum vs.  Ancak bu meditasyona yeni başlayan herkes için geçerlidir. İlk başlarda her türden halüsinasyon üşüşür zihne. Bazısı güzel, hoş, bazısı ise nahoş. Ancak hepsi zihnin yaratımlarıdır, uydurmasıdır. Hepsi hayal ürünü olduğundan bir anlamı yoktur.

Kitapta tam olarak ne yazdığını hatırlamıyorum İlhan Güngören’in ama senin bahsettiğin şeyleri söylemişse yanlış ifade kullanmış demektir.

Yahut daha büyük ihtimal, kendi kendine İngilizce kaynaklardan okuduklarını yanlış uygulamış ve yanlış sonuçlara varmış olmalı.

İlhan Güngören ve İngilizce konuşulan Anglo-Sakson ülkeleri, Zen pratiklerini Alan Watts gibi Japonya’ya ikinci dünya savaşı sonrasında gitmiş ve Zen’i anlayamamış yahut son derece yüzeysel olarak anlamış insanların kitaplarından öğrenmiştir. Çünkü bu insanlar Zen’e hep anlaşılması gerekli bir şeymiş gibi bakmışlardır… İçine girmekten, o olmaktansa çalışılacak bir alan, bir “şey…”

Maalesef Zen’i bu son derece yüzeysel anlayış, çoğu yerde faydadan çok zarar getirmiştir. En büyük faydası elbette Zen’in popülerleşmesi olmuştur. Ancak popülerlik aynı zamanda yüzeysellik demek olduğundan sabun köpüğü etkisi yaratarak, insanların meditasyonu şöyle bir deneyiverip hemencecik “meditasyon bana göre değilmiş canım” sonucuna varmasına da sebep olmuştur.

Bilinçsizce yapılan her eylem gibi iyi niyetli olmakla beraber sonuçları son derece zararlı yahut yanlışa yönlendirici bir işleve sahip olmuştur…

Zen ve onun uygulamalarından birisi olan Zazen, meditasyon denen eylem(sizliğ)in en sade biçimlerinden birisidir. Zen nedir diyecek olsak herhalde Türkçe’de sadeliktir diyebilirdik.

Gereksiz her şeyin dışarıda kaldığı sadece olması gerekenin olması gerektiği kadar kaldığı bir yaşam felsefesidir.

Bu dünyadaki en basit ama en zor şeylerden birisidir: Paradoksal oldu ama ne yapalım! Zen ustaları zaten hakikati anlatmak için hep paradoksları kullanmışlardır.

Şöyle demek istiyorum: Dünyanın en basit şeyidir Zen ama zihni olmayanlar için! Zihni olanlar için sadelik olmayacak bir şeydir.

Zihin karmaşadır. Zihin çatışmadır. Zihin meditasyonun olmadığı bir durumdur.

Bu nedenle zordur Zen. Bu nedenle korkutur insanı.

Zazen yapıp hiçbir şey yapmadığında zihnin çıldırmaya başlar ve halüsinasyonlar yaratır… Korkutucu olan şey budur, teknik değil. Teknik sadece senin zihninin her zaman yaptığı şeyi görünür kılar: Uydurmak!

Zihin çok yaratıcıdır: Tüm bu evreni zihnimiz yaratıyor. Evreni bu haliyle algılayan zihindir. Ama unutmayalım ki algının algılananla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Hakikat önünde algılar birer engeldir aslen.

Ve zihin tüm bu evreni, tüm algıladıklarını kendi becerileri doğrultusunda yeniden yaratır. Evet bu bir yaratımdır.

Olan şeyleri şöyle yahut böyle algılayabileceği gibi hiç olmayan şeyleri de olmuş gibi varmış gibi yaratabilir.

Ve bizim doğruluğunu varsaydığımız her şey aslında bizim zihinlerimizin yaratımıdır. Maalesef kendimizi özdeşleştirdiğimiz her şey bizim kendi yaratımımızdır. Aklınıza ne geliyorsa…

Zazen o nedenle zorlar insanı yoksa teknikte bir engel yaratma potansiyeli olduğundan değil! Esas engeli yaratan zihnin farkına varmamıza sebep olduğu için…

Zazen’i kendi kendinize uygulamanızda hiçbir mahsur yoktur. Sadece birazcık sabır ve metanet yeterli olacaktır.

Sadece şuna dikkat etmek gerekir: Gelen şey yahut yarattığımız şey her ne olursa olsun onu da izleyeceğiz. Sadece izleyeceğiz… Sadece….İzleyeceğiz….Sadece… İzlemek.

İzleyince giderek büyüyorsa ve gelişiyorsa o şey hakikidir. İzledikçe kayboluyor ve eriyip gidiyorsa o şey sahtedir. Uydurmadır.

İzlemek ve görmek gerek.


2- Sizin uyguladığınız meditasyon tekniği nedir? Zazenle bir benzerliği/ortak noktası var mı?

Bu soruya şöyle yanıt verebilirim: Evet ve Hayır!

Evet benziyor çünkü o teknikler de Zazen de meditasyondur. Sadece senin de bahsettiğin gibi, Zazen’de uygulamalarla ilgili yaşanabilecek engelleri bertaraf etmek üzere eklenmiş kısımlar mevcuttur.

Bu “eklentiler” aslında biz modern hayatın içindeki insanların sahip oldukları fazla kısımları ortadan kaldırmak üzere tasarlanmıştır.

Nedir bu fazlalıklar?

Bize ait olmayan şeyler Zazen’in ortaya çıktığı koşullara nazaran oldukça değişmiştir. Artık reklamlar var, artık filmler var, artık her bir-iki yılda ikiye katlanan miktarda bilgi var….

Bunların hepsi zihnimize üşüşüyor. Zihnimiz o kadar çok bilgiyi işlemek zorunda ki kontrolden çıkmış durumda. Hareket ediyor ve bunu çok iyi yapıyor ama nasıl duracak kimse bilmiyor. Zihinlerimiz sanki frenler boşalmış ve kontrolden çıkmış kamyonlar gibi…

Durdur durdurabilirsen!

Eskiden bir kağnıyı durdurmak gerekirken şimdi 200 tonluk bir TIR’ı durdurmak zorunda meditasyon…

İşte bu fazlalığı durdurmak için eklenmiş kısımlar var Zazen’e…

Aktif meditasyonlar bunlar. Tüm bu ağırlığı silkinip fırlatıvermek için, deyim yerindeyse…

Sonrası tıpkı Zazen gibi. Önce delilik kısmından, fazlalık kısmından kurtulup zihni, sonrasında nispeten rahatlamış beden-zihin sistemini izliyoruz…

Temel kalıp bu. Bu temel kalıp farklı meditasyonlarda bedensel olarak, zihinsel olarak yahut duygusal olarak aktif eylemler şeklinde uygulanabiliyor. Sonrasında da izleme gerçekleşiyor

Kısacası hem çok farklı hem de hiç farklı değil.

Aynı yere varıyoruz ama daha kestirme bir yol izlememiz gerekiyor. Çünkü artık yol dikenlerle kaplı ve başka bir rota izlemek gerekiyor aynı yere varmak için.

3- Bu da aslında sorulmaması gereken bir soru ama satori/Aydınlanma nedir? Zihin olmaması mı? Zihin olmayınca geriye ne kalır ki? Zihin gidince bilinç mi kalıyor geriye?

4- Krishnamurti zihni bedenden ayrı olarak düşünüyor? Siz ne dersiniz?

Sorulmaması gereken soru diye bir şey yok aslında. Sadece soru vardır yahut yoktur. Soru varsa sorulmak zorundadır Yoksa sorun da yoktur. Her şey nettir. Dingindir… Madem soru ovar  zaman bir şeyler söylemek gerekir. Son iki soruyu bir arada yanıtlamak daha doğru olacak.

Aydınlanma yahut satori denen şey sadece bir sözcüktür. Tecrübe edilmesi gereken bir şeydir. Ama onu fazla düşünmemek daha iyi bu aşamada.

Bu aşamada olması gereken şey sadece hangi teknik benim için uygundur ve hangi teknikten zevk alabilirim ve bu sayede de meditasyonum derinleşebilir olmalı. O zaman meditasyon korkulacak, üşenilecek, sıkılınacak bir şey olmaktan çıkar.

Meditasyon sadece eğlenceli olmalıdır. Onu yapmak, o enerjiyi hissederken içinde zamanı unutmaktır amaç, illa bir “amaç”tan bahsedeceksek. Bu meditasyon hangisidir? Bunu keşfetmek gerekli öncelikle.

Anlaşılan bu senin için Zazen değil.

Aslında pek çok insan için Zazen yahut Vipassana başlangıç değil sonlarda denenmesi gereken tekniklerdir.

Dolayısıyla doğru meditasyon tekniklerini araştırmalı ve denemelisin bana göre. Doğru meditasyon, senin için en uygun ve en az zorluk içeren meditasyondur. Hemen meditasyona geçebiliyorsan ve içinde zaman anlamını yitiriyorsa o meditasyon senin meditasyonundur.

Onu ara ve içine gir. Onun tadını çıkart. Bırak meditasyon seni alıp götürsün. Sana Satorinin ne olduğunu ben –yahut herhangi bir peygamber, ermiş, usta, öğretmen, benim gibi çok bilmişin biri- değil o meditasyon gösterecek. O meditasyonun içinde kaybolan zihninin ardındaki ışıl ışıl bilincin görecek.

Işığı nasıl bulurum hayatımda diye çaba sarf etmek gerek. O zaman her şey aydınlanmış olacak zaten.

Zihin ve beden aynı şeyin farklı görünümleri için kullanılan addır. Krishnamurti ne demiş tam bilmiyorum. Eğer öyle bir şey dediyse herhalde bazı şeyleri eksik anlamış. Bazı tecrübeleri yaşamamış olmalı.

Çünkü beden de zihin de başka herhangi bir şey de aslında birbirinden ayrı değildir. Her şey derinlerde birbirine bağlıdır. Her şey tek bir varoluşun yansımalarıdır.

Ben kendi tecrübelerimle söyleyebilirim ki beden ve zihin tamamen aynı şeydir. Onlar sadece aynı şeyin farklı tezahürleridir hepsi bu.

Ve biz zihnimizden bahsederken bundan bahseden şey de zihnimizdir. Bunu unutmamak lazım.

Bilinç ise herhangi bir içeriğe sahip değildir. O sadece bir aynadır. Olan her neyse onu yansıtır.

Zihin bir anlamda o aynada yansıyan şeydir. Beden de öyledir…

Ve tüm yansımalar sanaldır, sadece görüntüdür. Unutmamak gerek… Tüm sözler, tüm eylemler, tüm madde birer yansımadan ibarettir.

Maddenin derinine indikçe fizikçiler de aynı şeyi söylemeye başladılar.

Maddenin yapıtaşları sanki bilinçleri varmış gibi tuhaf hareketler yapar. Bir orda bir burada ortaya çıkar… Onu tanımladığınız anda niteliği değişir. Sabun gibi elinizden kayıverir. Tuttuğunuz şey asla tutmaya alıştığınız şey değildir. Çünkü o tutulduğu an kendini bizim tanımlarımızın içinde dondurur ve gözlerimiz ve algılarımızın kalıplarına girer…

Bizim gözlemlediğimiz an maddenin kendisi değişmiştir.

Bu bilinçtir: Onu görmek demek aslında başka bir şeye bakmak demektir. Aynaya baktığımızda bir şey görürüz ama bu aynanın kendisi değil gösterdiği şeydir.

Bana öyle geliyor ki maddenin en derinine indiğimizde orada kendimize bakan diğer görüntümüzü görüyor olacağız.

Biz evrene bakarken aslında evren de bize bakıyor…

Sonsuzluk da budur.

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Çakra Nefes Meditasyonu

Çakra Nefes Meditasyonu

Çakra Nefes Meditasyonu

Çakra Nefes Meditasyonu

Çakra Nefes Meditasyonu yedi çakranın her birini tecrübe etmenize ve farkında olmanız yardım edebilecek bir tekniktir. Bu aktif bir meditasyondur ve derin nefes alış verişi ve beden hareketlerini kullanarak müzikli sesler eşliğinde çakraları canlandırır. Çakralarla ilgili farkındalık getirerek onların açılmasına yardım eder. Meditasyonun sabah erken saatlerde yahut akşamüzeri aç karına yapılması gerikir.


Nasıl Yapılır?

45 dakika Çakra Nefesi

Bacaklar omuz genişliğinde açık olarak ayakta durun. Bedeniniz rahat ve gevşek olsun. Gözlerinizi kapayın ve ağız açık bir şekilde ilk çakranızın içine doğru hızlı ve derin bir şekilde nefes alıp verin. Nefes alıp verirken birinci çakranın bulunduğu yer olan kalça bölgenize dikkatinizi yöneltin. Hem alınan hem de verilen nefese eşit oranda önem verilmelidir. Nefesinizi zorlamyın; ilk çakranızdaki hislerin ve duyumların farkında olmanıza izin verecek ve rahat hissettirecek bir ritimle nefes alın.

İikinci çakranın içine doğru nefes alıp vermenizi belirten zil sesini duyana kadar ilk çakraya nefes alıp vermeye devam edin. Zili her duyuşunuzda bu hızlı nefes alış verişi bir üstteki çakraya yöneltin. Alt çakralardan yüksektekilere yöneldikçe nefesiniz daha hızlı ve daha nazik olmalıdır: Böylelikle yedinci çakraya geldiğinizde alıp verdiğiniz nefes sayısı ilk çakradakinden iki kat yüksek olmalıdır.

Nefes alıp verirken bedeninizi sallamanız, germeniz, kalçanızı sallamanız yahut döndürmeniz ve ellerinizi nasıl isterseniz o şekilde hareket ettirmeniz faydalıdır ancak ayaklarınızın tek bir noktada sabitlenmiş olması gerekir. Ayaklarınızın, dizlerinizin, kalçalarınızın ve eklemlerinizin yay gibi esnemesine izin veriniz ki bu sayede bir kez nefesi ve bedenin hareketlerini oturttuğunuzda hareketler sürekli ve çabasız olarak gerçekleşsin. Bırakın farkındalığınız öncelikli olarak nefesin yahut beden hareketlerin değil çakralardan gelen duyumların üzerinde kalsın

Yedinci çakraya nefes alıp verdikten sonra zillerin çaldığını duyacaksınız. Bu sinyal nefesinizin ve farkındalığınızın her çakradan aşağıya doğru geri döneceğini bildirir. Aşağıya doğru nefese alıp vermeye başladığınızda her çakradan diğerine doğru bırakın nefesiniz gittikçe yavaşlasın. Enerji kendiliğinden yedinci çakradan aşağıya doğru çakra enerjisinin tüm spektrumunu içine alarak tepeden dibe doğru aksın. Tıpkı yedi rengin bir gökkuşağında birbirine karışması gibi. Bu aşağı doğru nefes alış veriş iki dakika kadar sürmelidir ve her çakrada ne kadar nefes aldığınız size kalmıştır.

Bu illk döngüyü bitirdikten sonra, bir sonraki döngüye başlamadan evvel bir sür sessizce durun. Bu yukarı ve aşağı doğru nefes döngüsü üç kez tekrarlanmalıdır yahut toplam 45 dakikalığna yapılmalıdır.

Şayet çakralarınızdaki enerjiyi başlangıçta hissetmezseniz, sadece onların olduğu yerden nefes alıp verin. Nefesi zorlamamanız gerektiğini unutmayın. Tam tersine, nefese ve beden hareketlerine bir köprü gibi sizi her çakranın enerji özelliklerine ve duyumlarına taşıması için izin verin. Her çakranın niteliklerinin farkına varmak zorlamayla değil farkındalık ve sabırla gerçekleşir.

15 dakika sessizlik

Üçüncü nefes döngüsünden sonra, sessizce, gözler kapalı şekilde oturun. Otururken özellikle herhangi bir şey üzerinde odaklanmayın. Her ne oluyorsa tanık olun ve onu yargılamayın.

Hakikatten Kaçan Zombiler

Acılardan zekvk almak Doğulu toplumların bir özelliği mi diye düşünmeye başladım.

Bunca yıldır bir savaşı sürdürmek için toplumun tüm kesimleri elinden ne geliyorsa yapıyor bu ülkede. Ölenler hep bu ülkenin vatandaşıymış, aslında her şey konuşulabilecekken anlamsız bir onur, gurur ve kibirin pençesine herkes ruhunu teslim etmiş kimin umurunda!

Acılarla yaşamak ve sorunun kangren olup tüm bedene yayılması, hakikatleri konuşmaktan daha iyidir bu zihniyete göre…

Milliyetçilik ve milli “kimlikler” hakkındaki mitler ve efsanelere sadık kalmak on binlerce insan evladının bir hiç uğruna ölmesinden evladır bizim gibi Doğulu toplumlarda…

Yakın zamanda ordunun başındaki komutan körgöze parmak bir hakikati 30 yıllık bir kirli içsavaştan ve her iki taraftan da on binlerce ölü verildikten sonra “kabul” etti…

Günaydın sevgili komutan.

Dünyanın en geri kalmış coğrafyaları hariç savaş denen kavramın ortadan kalktığı bir ortamda bunca ölü ve bunca faili ayan-beyan ortada cinayetin ve kanın üzerine aklınız yeni mi başınıza geldi?

Atatürk sanki bir hafta önce “Türkiye” Halkı demiş gibi üzerine postalla basa basa vurguladığınız hakikati daha yeni mi fark ettiniz?

Bu ülkede ordu maalesef canı istediğinde demokrat, canı istediğinde milliyetçi, canı istediğinde sağcı, canı istediğinde solcu, canı istediğinde amerikancı, canı istediğinde ulusalcı, her zaman şu ya da bu düzeyde Atatürkçüdür…

Bu sadece ülkedeki sivil iradenin o sıralar hangi yönde vuku bulmakta olduğuna göre değişir.

Madem Atatürk ve resmi ideoloji Türk değil Türkiye halkı diyor neden 80 yıldır buna riayet etmiyordunuz sayın başkan?

Madem bu bir hakikat idi neden Türkiye halklarndan Ermenileri üvey vatandaş hatta bir iç düşman gibi algıladınız hep? Neden Kürtler hep bir baş belasıydı? Neden Rumların canına ve malına kast edildi bu vatanda ve kitlesel olarak göçe zorlandırlar…

Kala kala memlekette monoblok bir aşırı yabancı fobisi ve ülke elden her an gidebilir paranoyası kaldı…

Bu ülkede özgürlükler o kadar kısıtlı ki düşünsel olarak dahi dumura uğramış vaziyetteyiz her birimiz.

Mesela son 25-30 yıldaki iç savaşta -ki adına iç savaş bile diyemez resmi kafalarımız henüz- tam olarak kaç kişi ölmüştür biliniyor mu? En azından bunu bilen aranızda kim var? Daha da kötüsünü sorayım hadi: Kaç insan evladı bu sorunun cevabını bu, vatanını çok seven insanlardan oluşma memlekette merak ediyor? Gerçekten bu kimin umurunda? Hamasi üç beş laf salatasından öte bu hakikat hangi siyasi iradeyi, hangi sivil toplum kuruluşunu, hangi üniversitenin sosyoloji bölümünün sevgili laik ve modern profesörünün ilgi alanına giriyor?

Ya dindar olduğunu iddia eden gazeteler, cemaatler, inanç grupları ve müminler? Neden kimse kaç kişi öldü bu savaşta diye sormuyor? Ölenler müslüman değil mi?Allah’ın yarattığı sevgili kullar değil mi? Hepsi birer annenin binbir emekle ve sonsuz sevgiyle besleyip büyüttüğü evlat değil mi?

Neden ölen askerlerin sosyal sınıfları, ekonomik durumları, coğrafi dağılımları gibi verilerini kimse araştırmıyor?

Hadi olan oldu ve yakınları yaşadıkları bu acıları kalplerine gömdü ve onları sonsuza dek içinde yaşatacaklar ve artık maalesef yapılacak çok da şey yok…

Peki savaşta yaralanan, sakat kalan, ruhsal olarak bu savaşın üzerinde etkisini taşıyan kaç insan var bu ülkede?

On bin? Yirmi bin? Yoksa elli hatta yüz elli bin?

Her iki tarafta 30 yılda doğrudan savaş koşullarına maruz kalmış kaç bin insan var acaba?

Bunu merak eden tek bir allahın kulu yok mu bu “memleket”te?

Peki tüm bu doğrudan herkesi ilgilendiren soruları kimsenin sormadığı yer hakikaten bir memleket midir?

Yoksa burası sadece milliyetçi ve resmi idelolojinin kendisini içine sıkıştırdığı toplasan otuz kırk sözcük ve kavramdan oluşma bir sanal memleket müsvettesi midir?

Yahut memleketin hayal(et)i de denebilir!

Sadece üç-beş cümle kalıbının içinde dönüp duran bir hezeyandan ibaret bir uydurmaca?

Sanal olduğundan istersen “türk halkı” de istersen “türkiye halkı” de istersen “anadolu halkı” de… Hepsi laf ne de olsa. Hepsi birer sözcükten ibaret.

Ordu elini şıklatıp milyonlarca insandan oluşan bir halkı var yahut yok sayabiliyor.

Eh her şeyin hakiki değil sanal olduğu bir bilgisayar oyununda pek çok şeyi bir tuşla yapmak mümkün olabilir ne de olsa.

Hakikat ise “köşeleri kapmış” hiçbir yazarın umrunda değil. Hangi köşenin yazarı bu ülkedeki türk-kürt savaş gazisinin hangi psikolojik durumda olduğunu ve bunun toplumu önümüzdeki yüz yıl kadar nasıl etikeleyeceği üzerine bir kelam etmiştir?

Kimin umrunda? Herkes kaptırmış kendini bir köşe kapmacaya!

Hakikatler bir toplum için sadece üzeri yalanlarla en kısa sürede örtülmesi gereken tehlikeli şeylerdir ne de olsa?

Haydi anlıyorum, gazeteler ve medya ve TV’ler vs. ticari kurumlar ve elbette her şey çıkar eksenli olarak oluşmuş ilişkilerle yürüyor…

Peki kaç tane psikolog, psikiyatr yahut terapist bu konunun ehemmiyeti üzerine kafa patlatıyor? Hangi psiokoloji bölmleri, sosyal enstitü, üniversite kampusu bu hakikatler için kılını kıpırdatıyor?

Bir de kalkmış Kürt sorunun çözümünden bahsediyoruz.

Zannediyoruz ki bu sorun sadece birkaç milyon Kürt’ün ekonomik geri kalmışlığından menkul bir problemdir. Yahut anadilinde göbek atabildiğinde sorunlar bitmiş olacaktır…

Peki bugüne kadar kaybolan 70.000 can ve onların eksikliğini hisseden en azından 300.000 insanın duyguları, hassasiyetleri ve ruhsal durumları ne olacak?

Bu insanlar için sorun bitmş durumda mı?

Ruhsal çalışmalar ve Aile Terapisi tecrübeleri gözteriyor ki ailedeki tek bir insanın beklenmedik kaybı en az üç kuşaktaki tüm aile bireylerini etkiliyor.

Bir örnek vermek gerekirse, bir kişi bir cinayet işlediğinde o kişinin tüm kardeşlerinin tüm çocukları ruhsal olarak dengesizlik potansiyeli taşıyor.

Delilik diye tabir edilen şizofreni vakaları büyük oranda iki üç kuşak öncesinden bir cinayetle bağlantılı olabiliyor.

Ve bu tüm kuzenleri etki altında bırakıyor. Bir tek cinayet vakası ailenin kaç kardeşten ve kardeşlerin kaç cocuğa sahip olmasına bağlı olarak belki üç-dört kişinin ağır ruhsal sorunlar yaşamasına sebebiyet verebiliyor. Bu tip vakalara bizzat bazı aile dizilimi terapilerinde şahit oldum.

Ve bir cinayet yahut öldürme olduğunda ölenin de öldürenin de çocukları, torunları kardeşlerinin çocukları ve onların çocukları tehlike altında oluyor…

Bu demektir ki şayet 70.000 kişi öldüyse bu iç savaşta -güneydoğu’daki ailelerin ne kadar kalabalık olduğu da düşünülürse belki önümüzdeki yüz yılda 500.000 kişi doğrudan ruhsal problemlerin pençesine düşecek demektir.

Dolaylı olarak tüm aile bireylerinin az yahut çok ruhsal sorunlar yaşayabileceğini de hesaba katarsak herhalde nüfusun en az %10′u bu iç savaşın bir sonucu olarak psikolojik sorunlar yaşayabilir.

Buna ekonomik, sosyal, kültürel zararları da eklerseniz ne büyük bir fenomenle yüz yüze olduğumuzu -anlayamasak da herhalde- hissedebiliriz.

İnsanoğlunun adına “tarih” dediği şey işte böyle saçmasapan laf ebelikleri yüzünden yaşanmış olan saçmalıklar bütütnüdür.

Hayatı neden tam şimdi bir cennete çevirebilecekken ve birbirimizi anlamak için çaba sarf edebilecekken br savaş alanına döndürüyoruz?

Neden sadece birbirimizi öldürerek sorunları bitirebileceğimize ikna olduk biz?

Aklıma sadece işleri adam öldürmek olan bir grup profesyonelin ve bu profesyonel insan öldürme uzmanlarını kullanan güç odaklarının sıradan insanların zihninin içine karşı yürütttükleri bir psikolojik savaş ihitmali geliyor.

Tüm bu ölümler ve kan ve yıkım bizlerin bilinçlatımızın derinlerine işliyor.

Öfke birikiyor insanların içinde. Ve bu öfke o kadar büyüyor ki sadece daha fazla kan ile bir nebze sakinleşmeye çalışıyor…

Ama acı olan şu ki savaşlara esas karar verenlerin ne kendileri ölüyor bu savaşlarda ne de onların çocukları…

Bu sanki bir tür it dalaşı.

Çok ağır bir laf olacak hissediyorum ama söyyemek zorundayım.

İtlerin tasmalarından tutan sahipleri onları birbirine karşı kışkırtıyor ve aralarında hiçbir sorun olmayan iki zavallı yaratık birbirini parçalar haldeyken kendilerini buluyorlar…

Köpeklerin sahipleri de aralarındaki bahisin sonucunda ellerini ovuşturuyor…

Çok acı ama tarihteki tüm savaşlarda olan hep budur…

Tüm sahte milli-dini kimlikler sonuçta boyunlaraki birer tasmadır.

Ve tüm tasmalar biz doğar doğmaz boynumuza dolandırılmıştır.

Sorun şu ki biz kendimizi bilmeye başlamadan boynumuzdaki tasmalarla büyüdük ve zannediyoruz ki o tasmalar bizim birer organımız. Onlar olmaksızın var olamayız.

Birileri tasmayı “sağa” çekiyor ve biz sağa dönüyoruz. Dünyada özgürlükler ön plana çıkmaya baladığında tasmamız sola doğru çekiştiriliveriyor ve biz hoop sola dönüyoruz…

Bu dinler için de milliyetler için de böyledir.

Bireyin boynuna toplum tasmasını -hatta pek çoğunu- takıverir…

Biz onlarla büyüdükçe, onlar olmadan güvende dahi hissetmeyiz kendimizi. Yanlışlıkla açılıverse tasmamız, görünmez ipler bizi belirli mesafelerde tutmaya devam eder.

Özgürlükle ne yapacağanı bilmeyen köpekcik ne yapsın, evin önünden ayrılamaz. Boynunu uzatır yine sahibine taksın tasmayı boynuna diye…

Uyanın ey insancıklar! Ölenler insan, insan…

İnsan demek konuşmak, anlamak ve anlaşılmak potansiyeline sahip olmak demektir.

Ama “anlayış” bu yeryüzünde en zor bulunan şeydir.

O nedenle savaşmak, öldürmek, yok etmek daha kolaydır.

Temiz iş! Toptan çözüm…Kökten çözüm!

Çözüm (?) yok etmek olduğunda asker önem kazanır tabi. Ordu önem kazanır. Silah en büyük fetiş olur. Korku başat duygu olur…

Korku dışında bir şey görmüyorum ben bu toplumda.

Diğer her şey onun örtüsü işlevini görüyor.

Ne hakiki neşe var ne de hakiki bir fikir…

Orijinal hiçbir şeyin yeşermesine uygun bir ortam göremiyorum ben bu toplumda.

Çünkü bizleri kirli savaşlarda ölmüş askerlerin, masum insanların ruhu rahat bırakmıyor.

Bu delilik tüm hücrelerimize sirayet etmiş vaziyette. Öylesine büyük bir vicdani yük var ki her birimizin üzerinde, yürüyen zombilere dönüşmüş vaziyetteyiz onu hissetmemek için.

Sokakta iki sevgilinin birbirine dokunması bile 100 kişinin doksandokuzunun rahatsız olması için yeterli.

Sevgiden o kadar korkuyoruz ki onun en ufak bir imaresi bile dehşetle şoka girmemize sebep oluyor…

Bizler ölüyüz maalesef.

Ölen her bir asker ve ölen her bir gerillanın ruhu sonsuza kadar bizleri lanetliyor.

Ve korkarım bu lanetin sürdüğünün en büyük göstergesi askerlerin hala bize neyin normal karşılanacağını dikte etmeye devam etmesi ve koca toplumun bir askerin ağzından çıkan üç beş lafla bir hafta çalkalnıp durması…

Görünürde ne özgürlük, ne neşe, ne normalleşme ne de sevgiyle ve doğallıkla yaşayabilme ışığı yok maalesef.

Herkesin hakikatin ışığına doğru bir pervane misali yönelmesini dilerim.

Çok Geç Olmadan…

Hasan demiş ki,

“çok güzel bir yazı. meditasyon demek tanık olmak, izlemek demek. her zaman devam etmeli bu. ama şuda var istekler belirdiğinde acaba ona uymalı mı insan? sevgiler”

İzlemek ve tanık olmak her zaman devam etmeli sözcüğü biraz iredelenmeyi hak ediyor.

Meditasyonu ilgilendiren herhangi bir konuda -meli, -malı dendiğinde bu zihinde otomatikman bir direnç yaratır.

Bir şeyin olmamasını yahut çok zor gerçekleşmesini istiyorsa insan yapmalı/etmeli şeklinde konuşursa bunu gerçekleştirmde büyük yol kat etmiş olacaktır.

Hele meditasyon konusunda bir zorlama/zorlanma iması dahi meditasyon yapmamanın garantisini teşkil edecektir.

Meditasyon sadece onu yapmanın keyif vermesi durumunda işleyecektir.

Aksi halde meditasyon “yaparken” insan aslında mücadele halinde demektir. Kendisine rağmen meditasyon yapıyordur! Yapıyormuş gibi yapıyordur…

Meditasyonun ödülü sadece kendisi olduğunda bir işe yarayacaktır. İşe yarayacağı için değil sadece onun içinde olmanın verdiği haz ve bütünlük duygusu sebebiyle yapıldığında hakikaten işe yarayacaktır…

Paradoksal gibi gözükse de bu böyledir.

Aslında hayatın temel prensiplerinden birisidir bu: Bir şeyi sadece o şeyi yapmanın zevki için yapacak olursak o şey gerçekten bir anlam ifade eder. Aksi halde yaptığımız  şey sadece aklımızın derinliklerindeki brtakım hedeflere ulaşmadaki araçlar haline gelmiş demektir.

Oysa araçsallaştırmış olduğumuz şeylerin, yani yapıp ettiğimiz şeylerin toplamı bizim hayatımızdır! Hayatımızı kendi var oluşumuzu bir araca dönüştürmüş olmuyor muyuz?

İşte, zihnin bizi götüreceği nihai sonuç budur: Kendi varlığımızı bir araca dönüştürmek.

Zihin asle bizim için bir araç olacağı yerde, aracın kendisi onu var eden varlığı araçsallaştırıyor!

Dürbüne tersinden bakmak diye buna deniyor herhalde…

Meditasyon özelinde ise bu yaklaşım iyice belirginleşir: Zihin kendisinin ortadan kalkmasına sebebiyet verecek olan meditasyon uygulamasını sabote etmek için herhangi bir zorunluluk hissiyatının üzerine atlayıverir. Çünkü meditasyon hayatın sürdürülmesi için bir gereklilik gibi görünmez. Hatta pek çok insan meditasyonu günlük hayatın önünde bir engel teşkil edbileceğini düşünür.

Bunun sebeplerinden birisi insanın günlük hayatın akışı içerisinde egosuna ihtiyaç duyduğu yanılsamasına sahip olmasıdır. Şayet kişi egosunu kaybedecek olursa toplumda korunmasız kalacaktır: Derinlerdeki inanış budur.

Oysa ego denen şey bir sorun üretme mekanizmasından başka bir şey değildir. Egomuz olduğu için toplumda egomuza ihtiyaç vardır!

Egomuz yüzünden biz negatif etkiler yaratırız diğer insanların üzerinde. Ve bu yarattığımız etkiler sonucunda karşımızda karşı-etkiler tecrübe ederiz. Bu durumda bize yansıyan kısımları görüp kendi etkimizi görmezden geliriz. Bu yüzden de eğer kendimi savunmak üzere bir kabuğum olmazsa tüm kötü etkilere açık bir halde kalırım…

Bu derin inanç kendi egomuzu algılayamadığımız kör noktamız nedeniyle bize görünmez ve biz sürekli olarak dışardan üzerimize yağan fenalıkları berteraf etmeye çalışan kurbanlar gibi hissederiz… Yahut büyük birer savaşçıya dönüşürüz. Sonuçta ya kendimizi sürekli yenilgilere yahut sürekli gerginliklere ve mücadeleye hapsetmiş oluruz..

oysa bize görünmeyen kendi egomuzun yarattığı durumlarla başa çıkmaya çalışmaktayızdır. En baştan tüm bu gereksiz etki-tepki döngüsünü yaratmama şansımız vardır.

Biz meditasyonun doğal bir sonucu olarak gerekl gereksiz her şeyi yapmak zorunda olmadığımızı anlaybilir ve bunu yaşamımızda tecrübe edebiliriz. Bunu yaptığımızda hayatın nasıl da doğal bir şekilde kendi mecrasında akıp gittiğini ve bizim herhangi bir müdahalemizin aslında doğal akışı yanlış yöne yönelttiğini ve tüm sorunların da buradan kaynaklandığını görebiliriz…

Bu yüzden başlangıçta meditasyon, sorunlarla çevrili hayatımız için hakiki bir gereklilik gibi görünmez egomuza. Aslında eomuz için meditasyon onun canına kast eden bir canidir!

Ondan uzak durulması gerekir… Bu sayede egonun kendi kendini besleyen döngüleri kesintiye uğramamış olur.

Kendi zihnimiz hakkında bilmemiz gereken en önemli husus onun parçalı yapısıdır. Bir yanıyla yarattığı şeyi öteki yanıyla eleştirebilir. Bir kısmının sebep olduğu bir şeyden diğer bir kısmı şikayet edebilir…

Aslında budistler zihnin tam elli iki parçadan oluştuğunu ve her parçanın birbirinden bağımsız işlevleri olduğunu söylerler.

Meditasyon tüm bu farkında olmadığımız ve enerjimizi sürekli bölüp parçalayan ve özünde şizofrenik olan zihnimizi yok edip, onun tümünü bilinç haline getirir.

Tek parça haline gelmiş zihin bilinçtir.

Neresinden bakarsan bak sadece tek bir görüntüye sahiptir. Hangi durumda olursa olsun tek bir işleve sahiptir.

Saydamdır o yüzden. Dışardan bile gözlemlense içi göürnebilir… Su gibidir. Akışkandır. Doğallığı buradan gelir. Bir kısmının yaptığına öteki kısmı direnç geliştirmediğinden anın içerisinde gereken neyse o yönde akıverir…

Hesap-kitap yapmaz tam zihin. O nedenle sadece olanı olduğu gibi algılar…

Bilinç zihnin saflaşmış halidir.

Bu nedenle meditasyon aslında zihnin içinde herhangi bir direnç yaratılmadan çok hassas dengelere ihtiyaç duyarak ilerlemeyi gerektirir.

Meditasyon zihinle en hassas şekilde çalışmak demektir. Bilinçsiz ve parçalı kısımların, su damlacıklarının birleşerek kocaman bir göle dönüşmesi gibi bir araya gelip bilinç nehrine katılması demektir.

Meditasyon doğal halimiz olan tek parçalığa dönüş demektir. Yeniden bütün olmak ve varoluşun içinde erimek demektir.

Dolayısıyla mditasyondan bahsederken son derece dikkatli olunması gerekir. Meditasyon ölümdür. Gönüllü olarak kelleyi (zihni) varoluşun önüne uzatmak demektir.

Sahte olan her şeyin, eksik, parçalı olan her şeyin sonsuza kadar yok olması demektir.

Bu sadece kişi kendini rahat ve güvende hissederse, bu ölüm sürecinden korkmazsa yahut ürkmezse ve bilincini koruyabilirse mümkündür.

Aksi halde zihin hemen bilinçsizliğin tatlı kollarına kişiyi geri fırlatıp rüya aleminin uyuşuk mutuluğuna geri döndürür insanı…

Bu son derece narin bir olgudur.

On günlük bir bebeği yıkarken, yahut onun yanında konuşurken gösterdiği hassasiyeti göstermesi gerekir insanın meditasyondan bahsederken.

Zihin bir kuştur onu ürkütmemek gerekir. En ufak bir ani hareket ve kuş hemen kanatlanır: On yıl sonrasına, olmamaış ve hiç olmayacak on bin tane en kötü olasılığıa doğru uçuverir…

Bu sayede zihnin diğer işlevi olan kendini koruma güdüsüne ihtiyaç duyar insan. Sonra o savunma güdüsüyle aslında saldırganca şeyler yapar, hayatı ve çevredekileri uyarır ve kışkırtır… Sonra da etraftaki diğer zihinlerin kendini savunma mekanizmalarıyla başa çıkabilmek için karşı taktikler vs oluşturup hayatı bir arnaya çevirecektir… On- yirmi saniye içerisinde…

Kuş hemencecik kanatlanır ve anın içinden olası en uzak diyarlara kaçıverir…

İstekler de, arzular da hemencecik üzerine konulacak güvenli sığınaklardır zihin kuşu için…

Zihin kuşu arzu ağacının en tepesinde son derece güvendedir. Asla ordan inmek istemez…

Ve ağaç büyümeye büyümeye ve büyümeye devam eder…

Bir dalından öteki dalına sürekli sıçrayabilir kuşumuz arzu ağacının…

Bu nedenle arzular bizi anın her zaman uzağında tutacaktır.

Bir şeyin arzulanması demek o şeyin yokluğunu kabul etmek demektir. Ve biz olmayan bir şey için içinde bulunduğumuz anı feda etmekteyiz.

Hiçbir şey için elimizdeki her şeyi -ANI- ortaya koyarız.

Ve an her şeyi içerir. An elimizdeki tek şeydir. Sahip olduğumuz yegane şey odur. Ve biz onu bir hayalet için yok ederiz.

Ne büyük israf!

Hayatlarımız koca bir israftan ibarettir. Ve biz neyi israf ettiğimizi sadece ölm döşeğindeyken anlayabileceğiz.

O an geldiğinde sadece kaybettiğimiz tüm anların toplamı olan hayatımızı arzulayacağız…

O zaman ise çok geç olacak…

Anlamaya cesaretimiz varsa bu gerçeği şu an bir şansımız var demektir.


Posted in Uncategorized | 1 Reply

İyi Bir Film İzleyicisi Olmak…

“Sangeet,

Bir soru sormak istiyorum ve eğer mümkünse cevaplamanı istiyorum. Ama sorudan önce birşeyler yazayım.

Ben şuna yürekten inanıyorum ki, hiç bir şey boş yere yaşanmıyor. Ben de son 2-3 yıldır yaşadıklarımdan sonra bunu anladım. Ve bu süre zarfında çok şey öğrendim. Ben ilk olarak Eckart Tolle’nin “Şimdi nin Gücü” kitabını okuyarak başladım ve bir çok kitap okudum ve hâla da okumaktayım. Ve okuduğum kitaplarda şunu farkettim, yıllardır bir şekilde hissettiğim şeyleri gördüm bu kitaplarda. Ama insan anlatamıyor, yani lisan yetmiyor. Osho’nun “Sır” isimli kitabında da lisanın bu konuda yetersizliğinden bahsediliyordu. Şimidi diyeceksin ki, bu adam bu kadar şey yazdı, kesin güzel bir soru sorar. Sorum kısa:

Ben zihnimi nasıl susturabilirim? Beni öyle rahatsız ediyor ki, onunla kavga etmek de istemiyorum, denildiği gibi. Bana bu konuda bir cevap verebilirmisin?

Özcan G.”

Sevgili Özcan,

Lisan ve sözcükler her zaman için bizim tecrübelerimizi ve hayatın kendisini simgeleyen şeylerdir. Ve biliyoruz ki bir şeyin simgesi o şeyin kendisi değildir. Bu anlamda tanımı gereği sözcükler, dilin kendisi yetersizdir. Çünkü hakiki olanın temsilcisidir onlar. Aslında onları temsil dahi etmezler. Çünkü her sözcüğün birden fazla anlamı ve yan anlamları vardır.

En basitinden şöyle bir örnek vereyim. Elma sözcüğü elmanın kendisi değildir. Elma yediğinde sende bir tecrübe yaşatan, seni besleyen, var oluşunun sürekliliğini sağlayan besinleri sana sunan maddenin belli bir formudur.

Elma sözcüğü “bana elma ver” derken anlamlıyken yaşadığın tecrübenin ne olduğunu anlatırken hiç de işe yaramayacaktır.

Bir kimse elmayı sevmiyor olabilir ve sen elma harika bir şey dediğinde bu karşı taraf için başka bir anlam ifade edecektir.

Elma tatlı demek bile anlamsızdır. “Tatlı” bütünüyle subjektif bir tanımlamadır. Hayatı boyunca çok az tatlı almış bir insanın “tatalı” dediği şey her gün çok miktarda tatlı tükettiğ için tatlı eşiği çok yüksek birisi için “ekşi” anlamına gelebilir..

Gayet somut olan ve herkesin aşağı yukarı tadını bildiği bir şey için dahi asla doğru iletişimi kurduğumuzdan yüzde yüz emin olamayacak durumdayken, Tanrı, meditasyon, sevgi, aşk, huşu, dinginlik vs. gibi son derece soyut kavramları dil aracılığıyla aktarmak imkansız bir şeydir.

Dil ile sadece insan negatif olarak neyin mükün olmadığını ifade edebilir. Tıpkı bu yazıda olduğu gibi.

Dil sadece ilkel insanların ilk konuşmaya başladığı dönemlerde somut şeyler hakkında kullanılmak üzere icat edilmiştir. Mesela bir mamutu avlamak içn işbirliği yapma konusunda gayet işe yaramış olmalı.

Halen bir grup insan ortak bir eylem yapacakken somut işlevleri var diln. Daha doğrusu nesnel konuların iletişimini yaparken lisan son derece işlevseldir.

Ancak, öznel yani subjektif tecrübeleri anlamlandırmakta ve bunu başkalarına kayıpsız aktarabilmekte bir yardımcı değil engeldir.

Bu istisnasız böyledir.

Hakikat sadece dolaylı olarak ifade edilebilir: Sanatta olduğu gibi…

Ama hangi sanat eserinin bana herkes için aynı mesajı verdiğini iddia edebilirsin? Sanat da sadece bir ifade biçimidir. Tam anlamıyla bir iletişim sayılmaz. Daha tek yönlüdür iletişim. Sanatçıyı bize ifade eder ama bizim sanatla ilişkimiz bizim tarafımızda kalır.

Sonuçta bir usta da sadece kendisi olur ve ondan herkes subjektif olarak ne alıyorsa kendince alır. Orada dahi tam bir iletişim yoktur. Usta hakikati olabilecek her kanaldan aktarır ve mürit de alabildiği her kanaldan alır.

Ama yine de hakikatin kendisi anlatılmış olmaz.

O sadece ve sadece hakikatin kendisi olunduğunda anlaşılır. Ki o zaman da başkalarına anlatmak mümkün olmaz.. Tıpkı elmanın tadının tarifi gibi aslında tanımsızdır… Dolayısıyla aktarılamaz…

Oysa tüm organize dinler hakikatin kendisi olmuş ustalara, masterlara, ermişlere, mürşitlere bakıp, onların sözlerini okuyup hakikati aktarmaya çalışırlar. Ama nafile..

Anlattıkları her şey yarım yamalak olmak zorunda. Ve hakikatin tamamı değil sadece bir kısmını aktardığında hiçbir dinin yahut öğretinin bir anlamı olamaz.

Mesela gideceğimiz yerin yarı yolunda bozulan bir araba bizim ne işimize yarar? Yahut bir filin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen bir insana sadece kuyruğunu anlatsak fil hakkkında öğrendiği şey nedir?

Dolayısıyla yarım yamalak hakikat kırıntıları ile insanlık kör topal bu kadar ilerleyebildi…

Bilincin bir nebze yükselmesinin bedeli bunca acı ve yıkım oldu..

Sonuç olarak zaten lisanla aktarılamayacak bir şeyin iletişimini kuramamaktan doğal bir şey olamaz…

Sorduğun sorunun yanıtına geldiğimizde ise yine aynı şeyler prensipte geçerli.

Zihin nedir?

Zihin aslında bilincin dılarıya yönelmesi nedeniyle vardır. Taamıyla kendine yöneldiğinde insan zihin ortadan kaybolacaktır.

Zihnin tüm kanalları dışarıya açıktır ve ona yönelir… Zihin bütünüyle sözcükler ve lisan üzerine inşa edilmiştir.

Kullandığımız kavramlar ve simgeler hakikati temsil etmekle işe başlasa da giderek hakikatin yerini almaya başlar…

Her bir sözcük temsil ettiği şeyin niteliğini belirlemeye başlar.

“Allah” yeni konuşmayı söken bir çocuk için sadece basit bir sözcük iken koyu dindar bir müslüman için uğrunda insanların katledilebileceği, hayatını feda edebileceği bir “hakikat” halini alır.

İşte biz buna, bu sürece zihin diyebiliriz. Zihin demek birtakım sözcüklerin hakikatin yerini aldığı sanal bir mekanizma demektir.

Bir Türk zihni dört harten oluşma bir kelimenin kendisini o zannettiğimiz yaratılmış anlamlar bütünüdür. Türk deyince buralarda yetişmiş insanlar için belirli resmler, duygular, çağrışımlar uçuşur…

Artık zihnimiz kirlenmiştir.

Bir Alman yahut biz Japon için de aynı şey olmuştur.

Evet, Türkiye’de doğmuş olmak burada birtakım şeyler yaşamış olmak bizde asla silinmeyecek izler bırakır. Ve bunar iyi yahut kötü olarak tanımlanması anlamsız şeylerdir.

Bir ağaç belirli bir iklimde büyüdüğünde o iklimin üzerindeki izlerini nasıl taşıyorsa bizler için de burada yaşamak, bu dili konuşmak vs. sadece maruz kaldığımız etkilerdir..

Ama biz o etkileri kendimizmiş yahut hakikatimizmiş gibi algılıyoruz.

Tüm ideolojiler ve öğretiler bu sürecin nasıl maniple edileceği üzerine kurludur. Tüm çabaları insanların zihninin içine bir şeylerin nasıl ve nelerin aktarılacağı konusunda etkilerinin olması üzerinedir.

Sevgili Özcan, zihin denen şeyin sakinleşmesi, susturulması demek senin kendin olarak özdeşleşmiş olduğun her şeyin ortadan kalkması demek. Buna hazır mısın? Kayıtlı her şeyin silinmesine hazır mısın? Kendin zannettiğin şeyin ölmesine hazır mısın?

Eğer bunlara hazırsan, sana dışardan verilmiş olan ve hakikatin yerine geçmiş olan sahte dünyanın dağılıp gitmesine hazırsan meditasyona başlamalısın.

Meditasyon dışında zihnin sakinleşmesini sağlayabilecek herhangi bir şey yoktur.

Sen onu sağlayamazsın.

Çünkü o zihni sen yaratmadın. Sen o zihnin içine doğdun ve onun içinde büyüdün.

Ondan kurtulman asla mümkün değil.

Sen sadece hakiki doğanı fark edebilirsin. Hakiki doğanı bulduğunda zihnin aslında çok uzaklarda kaldığını göreceksin.

Ama zihin kendiliğinden ortada kalkacak. Sen onu ortadan kaldırmayacaksın.

Onunla savaşamazsın. Savaşırsan zaten zihninin içindesin çünkü. Mücadelenin ta kendisi zihinnin bir işlevidir.

Zihinden -yahut herhangi birleyden- kurtulma çabasının ta kendisi zihnin bir işlevidir.

Negatif bir şeyle savaşılamaz. Negatif ile doğrudan hiçbir şey yapılamaz.

Sadece sen pozitif bir şey yapabilirsin. Karanlıkla savaşmanın tek yolu vardır ışık yakmak.

Ve ışık yakak savaşmak dahi değildir. Sen doğru olanı yaptığında yanlış kendiliğinden yok oluverir.

Meditasyon kendi alevimizi tutuşturmaktan başka bir şy değildir. Karanlıkların aydınlanması için, bilinaltımızın bilince dönüşmesi için yapabileceğimiz yegane şeydir.

Bunu için yapabileceğin tek şey zihninle savaşmak değil onları sanki başka birilerinin zihniymiş gibi izlemek… Hiçbir şey yapmadan izlemek ve müdahi olmamak. O düşünceler sana ait olmadığından onlar üzerinde bir şey yapma şansın yok.

Zihin ekranında yansıyan filmler onlar..

Sen de filme giden bir izleyici gibi izle o filmi.

Bazen korku filmi, bazen aşk filmi, bazen seks filmi, bazen siyasi, felsefi, bazen edebi, bazen ekonomiyle ilgili filmler göreceksin… Ne gördüğünün zerre önemi yok. Ne de olsa hepsi film. Sen o filmlerin izleyicisisin.

Tadını çıkart. Mısır patlağı al belki bir tane de kola… Otur seyret. Bak bakalım ne oluyor.

Onlar hayaletlerdir.

Ve hayaletler onlardan korktuğun yahut onlara tepki verdiğin oranda güç sahibidir.

Bırak film oynasın…

Ayn filmleri göre göre bir yeren sonra ilgi çekici olmayacaklar.

Giderek sinema salonu sana dar gelemye başlayacak ve kendini dışarıya açık gökyüzüne atmak isteycksin. Taze hava, çiçek kokuları, kuş cıvıltıları daha da bir çekici olacak.

Başkalarının seni inandırmak için yarattığı filmlerdense hayatın kendisi çok daha heyecan verici olacak…

Başta küçük bir çocuğun ilk kez dışarıya çıkması gibi kısa süreler  dışarı çıkıp evinin yahut sinema salonunun güvenlive korunaklı koltuklarına gömüleceksin… Ama dışarsının bir kez tadına vardığında hep o karanlık salonlardan dışarıya gitmek isteyeceksin…

Bir yerden sonra ise snema salonuna sadece istediğin bir film olduğunda ve sen karar verdiğinde girecek, prada eğlenecek ve canın isterse filmi yarıda kesip dışarı çıkıvereceksin…

Görünen o ki Özcan sen filmden fena halde sıkılımışa benziyorsun…

Onu izle. Sıkıldığın halde izle… Bir süre sonra tüm film numaralarını ve hilelerini algılamaya başlayacaksın.

O zaman artık seni kandıramayacak, o zaman senin üzerinde gerçekmiş yanılgısı yaratamayacak…

Şimdi sırtını arkaya yasla, gevşe ve filmin tadını çıkart…

İNSAN Henüz Doğmadı ki!

“cevaplarınız için teşekkürler. evet dedikleriniz doğru sadece mustafa abi, dediği meditasyon çeşitler cokca her birinin azda olsa faydası vardır ama kendiniz olmak kendi beninizle tanışmak istiyorsanız, kolay meditasyondan baska care yok diyor, aslında krisnamurtide bunu diyor. hiçbir meditasyon biçimi sizi özgürleştiremez. yapmanız gerekn baslangıctan sonuna kadar farkında olmak ve arada dikkati yitirmemek.özgüven problemim var.bunu aşmam gerekiyor dediğiniz tekniği evde uygulam sansım varmı?aslında bir çok soru varda aslını kendim görmem gerekli. mesela evrim e sosyalizme kürt sorununu alevilere bakışınız nasıl..? sevgiler asıl adamı hüseyin 24yasındayım matematikte okuyorum….sizleri ve kendini gerceğe adamış insanlara bayılıyorum.en rahat ettiğim yer burası…”

Sevgili Hüseyin,

Öncki yazıları senin adını Hasan zannettiğim için düzeltmem gerekecek.

Mustafa Çetin ve Krishnamurti haklılar. Ama ben de haklıyım. Hatta sen de haklısın :)

Bu haklı olup olmama meselesi değil zaten. Esas mesele insanların hepsinin aynı anda  “farkında olmak yeterli” argümanını duyduğunda farkında olup olamaması meselesi.

Bunu duymak yahut “bilmek” yeterli değildir sevgili Hüseyin. Öyle olsaydı insan bilinci hemen şu an en üst seviyesine sıçrayıverirdi. Ama bu olmuyor. Bunu en iyi sen kendinden biliyor olmalısın.

Sen bunu biliyorsun. Hatta bu tekniği yaratan kişiyle de bir arada olma şansına sahip olmuşsun. O halde neden özgüven eksikliğinin ortadan kalkmasını sağlayacak farkındalık halinde değilsin?

Bizim “bilmek” dediğimiz şey aslında bilmek sözcüğünü duymuş olmak ve kafamızda o sözcüğün anlamı neyse onunla sınırlı bir anlayış demektir.

Hakikat denen şeyi tecrübe etmek ise tam bir dönüşümdür.

Farkındalık sözcüğünü sözlüklere bakarak yahut başkalarının tecrübeleri olarak “bilmek” yahut gözlemlemek sana hiçbir fayda sağlamayacak.

Başkalarını su içerken gördüğünde damaüındaki kuruluk geçmeyecek hatta artacaktır.

Suyu senin içmn gerek sevgili kardeşim.Krishamurti susuzluğunu gidermiş ama bundan sana ne? Onun için pınar hep akıyor neden içmiyorsunuz demek kolay ama sen boğulmaktan korkuyorsun, suyun kendisinden bile korkuyorsun nasıl pınarın altına girip elini uzatacaksın?

Krishnamurti harika bir entelektüeldi. Çok güzel kitaplar yazdı, konuşmalar söyledi… Ama kaç kişinin aydınlanmasını sağladı bilmiyorum. Ama tek bir kimse dahi duymadım ben şahsen. Kendisi çocukken zorla meditasyon yaptırıldığı için hayatı boyunca meditasyon teknikleriyle sorunları oldu… Kaldı ki farkıda olmak yeterli diyen ilk kişi o değil. İnsanlık tarihi boyunca bu söylenegeldi. Yunanlılar dört bin yıl önce “kendini bil” demişlerdi ve milyarlarca insan bunu duydu. İnsanlığın hali ortada!

Bir de şunu unutmamak gerek: İnsanlık çok geniş bir spektrumdur: En ilkel güdülere sahip ve onların kontrolünde bireyleri de içerir, hepsi birer buda olan yahut olmasına ramak kalmış bireyler de içerir.

Sen zaten ha oldun ha olcaksın haldeysen birisi san “farkında olmak yeterli” derse bam! Belki de bir anda bardağın taşmasına sebep olan damla o oluverir…

Ama ya en ilkel ve vahşi güdülerin kontrolü altındaki insanlar ne yapacak?

Bir master tüm insanlığın gelişimiyle ilgilenir. Bir master yepyeni bir insan medeniyeti yaratan kişidir. Bir master tüm bir paradigmayı kökten ve sonsuza dek değiştiren kimsedir.

Bir müslümanla bir hristiyana bak. Ayrı dünyaların insanları gibidir….

Bunu iyi bir şey olarak da kötü bir şey olarak da görebilir insan. Ama bu böyledir.

Devrim, evrim Alevilik gibi konularda neler düşündüğümü sormuşsun.

Sorunun cevabı biraz da bu konuşmaların çinde gizli.

Hz. Ali ana akım müslümanlığın rotasını değişirmiştir. Ali’nin kendis de bir master’dir ve aslında Alevilik müslümanlıktan bir kopuştur bana göre. Tupkı Hıristiyanlığın Yahudilikten kopuşu gibidir…

Ali bir müslümandı, tıpkı İsa’nın bir yahudi olması gibi.

Alevilik pek çok ögesiyle aslında müslümanlıktan kopmuştur. Baöbaşka bir paradigmadır.

O nedenle bir alevinin yaşama bakışını bir müslüman sünninin anlaması ve onaylaması neredeyse imkansızdır.

Koyu dindar bir yahudi yahut bir hıristiyanın dünya görüşü sünni bir müslümanın dünyaya bakışına bir alevinin olduğundan çok daha yakındır.

Bunlar insanlığı zenginleştiren şeylerdir.

Tüm teknikler, tüm yollar insanlar için var. Eskiden hangi geleneğin içine doğarsa kişi ona mahkum kalırdı. Artık alevi olarak doğan kişi budizme merak sarabilir, müslüman doğan bir kişi meditasyon yapabilir. Hıristiyanlar namazı deneyebilir…

Belki de milyonlarca hıristiyan namaz kılsa huzur bulacak. ya da milyonlarca müslüman meditasyon yapsa aydınlanıverecek…

Ama nedense görünmez sınırlarımız var ve suların birbirine karışmaması gibi bilinç nehirleri ayrı ayrı mecralarda kendini bir arada tutmaya çalışıyor.

Artık çağ değişiyor. İnsan her şeyin merkezinde. Tüm dinler, tüm kültürler, tüm gelenekler insana hizmet ettiği, edebildiği oranda anlamlı. Müslümanlık bireyi daha zengin kılmıyorsa yetersizdir. Kürtlük yahut türklük ya da almanlık, yahudilik, alevilik, kadınlık, erkeklik hiç fark etmez her türlü kimlik bireyi daha zengin, daha dolu, daha mutlu, daha neşeli kılmıyorsa çöpe atılmayı hak etmiştir.

Bu “kimlikiler” sadece legolardan yapılmış birer çocuk oyunudur ve insanlık artık çocukluk evresinden bluğ çağına erişiyor. Ben gerçekten kimim diye bir sorgulama evresinde.

Sosyalizmi denedi pek beceremedi, kapitalizm kendi içinde yıklıp yıkılıp yeniden ortaya çıkmaya çalışıyor… Ki şu aralar yine br yere düştü sürünmekte… Tüm dinleri denedi, denedi… tam analamıyla hiçbiri yeterli gelmiyor…

Yavaş yavaş birey olarak doğduğunda çevresinde doğru olarak kendine sunulmuş şeylerin dışında acaba bana ait ne var? Benim için tüm bu çevremedeki “doğru” denen şeyler ne kadar doğru diye sormaya başlıyor…

Artık bu sorgulama başladığında ne alevilik, ne kürtlük, ne sosyalistlik ne türklük ne müslümanlık ne şunluk ne de bunluk insanı tatmin e-d-e-m-e-z….

Artık birey kendisi ve doğa arasında, kendisi ve Tanrı arasında, kendisiyle evren arasında, kendisiyle bütün arasında hiçbir engeli kabul edemez.

Etmeyecek.

İnsanlık daha yeni doğruyor.

İnsanlık -hakiki insanlık- daha doğrusu İNSAN ilk kez ortaya çıkmaya başlıyor.

İnsanlık, -LIK ekinden kurtulmaya başlıyor. Belki henüz sadece “K” ortadan kalktı ama hızla diğer gereksiz harfler de silinip gidecek.

Yakında sadece İNSAN kalacak. Her bir insan bireyi kadar din her bir insan bireyi kadar yol, her bir insan bireyi kadar kimlik ortaya çıkacak…

Farkındalık bunu sağlayacak zaten. Sağladı ve sağlamaya devam edecek.

Evet, insanlığın on binde biri farkında olmak yeterli dendiğinde bunu hayatına geçirebilir belki.

Ama meditasyon işte İNSAN’ın ortaya çıkması sürecinde -LIK’tan kurtulmak için gerekli.

En saf, en doğal haliyle sadece İNSAN kaldığında ne meditasyona, ne aleviliğe, ne sosyalizme ne de kapitalizme gerek kalmayacak…

Sandala Atlamak

Hasan’ın yorumu şöyle…

“Evet, en sonunda tüm çabayı bıraktığı ve tüm tekniklerin işe yaramadığına kanaat getirdiği an aydınlama gerçekleşmiştir ama o “an”ın gelmesinin koşulu sadece tüm teknikleri tecrübe edip görüldüğünde gerçekleşmiş olur.
sözüğ bence hatalı ,cünkü hiç çaba harcamadanda özünü bilen insan var,mustafa çetin örneğini vermem bu yüzden.şu an ise hayatta yasıyor ordan yardım alınabilir irtibata geçilebilir.www.kolaymeditasyon.com tan ulaşilabilir.burda kimseyi yüceltmek gibi bi derdim yok.bakın ve görün sadece.peygamberlerin yalanları pekte işe yaramış görünmüyor.insanların bilinçleri yükseltmeyi bırakın düşürmüş görünüyor.namaz kılmak teknik olabiir ama insanlar bir emir üzerine yapıyor,yani hiçtebili nç yok.birde neden peygamberler osho krisna buda gibi meditasyon dememişler hayret..gari bi durum.ben meditasyon tekniklerini uygulamadım sadece dediğim meditasyonu uyguluyorum daha yolun basındayım ama okadar zorki ,heran her yerde farkında olmak.birde bende özgüven eksikliği ,kendini küçümseme utangaclık cekingenlik sorunu var bu hayatımı zehir ediyor.bunu yok etmek için bir teknik söyleyebilirmisiniz..ne yapam gerekir…sevgiler..”

Sevgili Hasan demişsin ki,  “Evet, en sonunda tüm çabayı bıraktığı ve tüm tekniklerin işe yaramadığına kanaat getirdiği an aydınlama gerçekleşmiştir ama o “an”ın gelmesinin koşulu sadece tüm teknikleri tecrübe edip görüldüğünde gerçekleşmiş olur.
sözüğ bence hatalı ,cünkü hiç çaba harcamadanda özünü bilen insan var,mustafa çetin örneğini vermem bu yüzden.şu an ise hayatta yasıyor ordan yardım alınabilir irtibata geçilebilir.www.kolaymeditasyon.com tan ulaşilabilir.”

Ben Mustafa Çetin’in sitesini inceledim. Kendisi hakikati bulmuş bir insan olmalı. Söylediklerinin hepsine anlayışımın elverdiği ölçüde katılıyorum. Hepsinin altına kendi imzamı da atabilirim.

Ancak biraz daha dikkatli olursan görebileceğin bir şey var: Kendisi yıllarca TM yapmış ve şöyle diyor: “1992′ de Transandantal Meditasyon ( TM ) öğrendi. Yıllar süren, okuma, düşünme, sorgulama, izlenen konferanslar ve TM uygulamalarının en sonunda, yaşamın ve insanın saf gerçeğinin ne olduğunu fark etti.”

Yani kısacası benim dediğimin tıpatıp aynısı.

Nehri geçene kadar sandala ihtiyacı vardır insanın ama bir kez varması gereken kıyıya ulaştığında artık sandalı kıyıda bırakabilir.

Meditasyon bir araçtır.

Eğer sen yüzme biliyorsan zaten sandala da gereksinimin yoktur.

Aslında bir şey yapmamak halidir meditasyon ve bunu yapabiliyorsan zaten ne bana ne Mustafa Çetin’e ne de bir şey yapmamaya ihtiyaç duyardın.

Bir örümceğe bak saatler yahut günler boyunca hiç ama hiç kıpırdamadan durabilir.

Örümceğin bu meditasyon halinde olabilmesi için bir şey yapması yahut yapmaması gerekmiyor… Bu onun doğal olarak var oluş hali..

Tüm doğa böyledir.

Ama biz doğal değiliz.. Bu yüzden Hasan, “ben meditasyon tekniklerini uygulamadım sadece dediğim meditasyonu uyguluyorum daha yolun basındayım ama okadar zorki ,heran her yerde farkında olmak.birde bende özgüven eksikliği ,kendini küçümseme utangaclık cekingenlik sorunu var bu hayatımı zehir ediyor.” diyorsun.

Böyle hissetmenin sebebi doğallığının en uzak noktasında olman. Toplumun tezgahından geçmiş olman. “İnsan” olma yolunda kaybettiğimiz şeydir doğallık. Mustafa Çetin doğal olun diyor. Bunun için sadece “demek” yeterli oluyorsa ne ala.

Tekniğini nasıl sunduğunu bilmiyorum. Ama işe yarayan kısım tekniğin kendisinden çok Mustafa Çetin’in kendi dinginliği ve içinde bulunduğu meditayon titreşimi olmalı.

Hasan peygamberlerin bugünün insanı için doğru şeyleri yapmış olduğunu söylemiyorum ben.

Eğer öyle anladıysan yazımı daha dikkatli okumanı tavsiye ederim. Ben putlara tapınmakta olan insanların namaz yahut meditasyon yapar hale gelmesini sağlamıştır diyorum…

Bu insanlığın daha alt bir seviyeden daha yüksek bir seviyeye gelmsini sağladı. Ve milyarlarca insan söz konusu.

Ayrıca herhang bir dinin tüm uygulamaları ve tüm sonuçlarını algılamaya çalışırsan bütünüyle çöpe atılabilecek bir şey olmadığını anlayabilirsin.

Kaldı ki peygamberlerin özündeki mesajın 2000 yıldır tam olarak anlaşılıp tam olarak saf haliyle aktarıldığını mı sanıyorsun?

Bence neyi neyle kıyasladığını bilmeden dinler kötüdür deyip kestirip atıyorsun.

Evet artık dinlerin var olan uygulamalarına pek de ihtiyacımız yok. Ama bu bile senin-benim için Mustafa Çetin için geçerliyken çok geniş kitleler için öyle mi acaba?

Hayat ve insanlık ve bilinç ya o ya da bu şeklinde ilerlemiyor.

Aynı zaman ve mekanın içinde birden farklı boyutta var oluşlar var. Bunlar kimi zaman birbirleriyle etkileşim halinde olsalar da hiç birbirlerine dokunmadan da var olabilir ve evrimlerinin farklı aşamalarında olabilir.

Bunları anlayablmek gerek.

Herhangi bir sonuca varmamız gerekmiyor Mustafa etin’in de dediği gibi. Kabul etmek ve sadece olduğu haliyle serbest bırakmak gerek. Olanı olduğu haliyle görmek gerek bir şey yapmamız gerekmiyor ki.

Ama senin kendinle ilgili bahsettiğin sorunların elbette çözümleri var.

Benim yaptığım Elmas Nefes Terapi seansları ve NLP teknikleri ile bunların çözümleri söz konusu.

Arzu edersen hiçbir şey yapmadan olanı olduğu gibi yaşayablecek hale gelmek mümkün. Ama bunun için bazı insanların çalışması gerekiyor… Sandala çıkmak istiyorsan her zaman kıyıda bir yerlerde durmakta. Yeter ki sen karşıya geçmeyi dile…

Posted in Uncategorized | 1 Reply