Çok İleri Gittim…

On gün kadar evvel Taraf Gazetesi’nde bir yazı okudum. Sayın Orhan Kemal Zengiz’in yazdığı yazıyı burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.

Bu yazı aslında benim uzun zamanlardır yazmayı düşündüğüm pek çok şeyi içeriyor. Aslında bu yazı bir anlamda benim daha önceden yazmış olduğum Özür Dilemenin Vicdani Boyutu başlıklı yine Taraf Gazetesi’nde yayınlanmış olan yazımın açımlanması gibi.

Orhan Bey’i pek çok noktayı benden daha uygun ve daha güzel şekilde ifade ettiği için kutluyorum.

Doğrudan kendisi bahsi geçen yazısında bahsetmemiş olsa da Ermeni Olaylarını ima ediyor yazısında. Bu ve bunun gibi olayların nasıl bizlerin ortak bilinçaltına sirayet ettiğini ve tüm yaşamlarımızı ve psikolojimizi nasıl olumsuz bir şekilde etkisi altında tuttuğunu aktarmış.

Bu ve bunun gibi olaylar ve bu olayların milyonlarca insanın üzerindeki etkisini bilimsel olarak kanıtlamak elbette mümkün değildir. Bilim bu gibi durumlarda çok ama çok kifayetsiz kalır. Bu kadar büyük tarihi olaylar ve onların koskoca toplumların neredeyse tüm katmanları üzerindeki yüz yıllık etkisini ölçebilecek hangi aleti geliştirebilir ki insanlık? Bırakalım milyonlarca insanın üzerindeki herhangi bir etkiyi ölçebilmeyi, tek, sadece tek bir insanın üzerindeki kendi yaşanmışlıkların etkilerini ölçebilecek ne tür araçlara sahibiz?

Bilim bilincin olduğu yerde kifayetsiz kalır.

Bilinç bilimi dahi yaratabilir. Gerekirse de onu çöpe atmasını bilir.

Bir insanın vicdanına kanıtlarla, bilgilerle, bilimsel ölçütlerle sızamaz kimse.

Bizler imza kampanyasının yankıları geçiverdiğinde yine bilinçsiz hayatlarımıza dönüp bir milyona yakın insanın yok olması yahut büyük eziyetler çekmiş olmasının ruhsal sorumluluklarının altında ezilen ruhlarımızla başbaşa kaldık. Bu olaylar yine tartışılmadan ve yüzleşilmeden yine bilinçlerimiz dışındaki mutena yerine kaldırıldı pervasızca…

Yaklaşan 24 Nisan’da şayet Obama Ermeni meselesi üzerine iki siyasi laf ediverirse küçücük çıkarcı beyinlerimiz yeniden hezeyanlara kapılıp olayın aslında henüz kanıtlanmadığını ve bu kadar az kanıtla ve kavram olarak soykırımın ne kadar uygun olup olmadığının yeterince tartışılmadığını ileri sürüp olası zararlardan ülkemizi ve milli gururumuzu korumaya çalışacağız.

Bu toplum bu kadar ölünün ve bu kadar büyük haksızlıkların üzerine inşa edilmekten dolayı çatırdamaya devam edecek uzunca bir süre korkarım.

Bazı ilahi kanunlar vardır ve bu kanunlar bizim Türk mü yahut Müslüman mı yahut Cumhuriyetçi mi Kemalist mi vs. olduğumuza bakmaksızın hepimiz için geçerlidir.

Haksızlıklar olduysa haksızlıkların bedeli ödenmelidir. Bu bedel ister maddi ister manevi olsun ödenmelidir.

Hakikaten de olsa simgesel olarak da olsa bir bedel muahakkak ödenmelidir.

İnsan olmak bunu gerektirir. İnsan olabilmemiz için, kendimizi onur sahibi ve bütün insanlar olarak hissedebilmemiz için bu bedel ödenmeli, haksızlığa uğrayanların hakkı şu yahut bu şekilde teslim edilmelidir; yaşayan yahut yaşamayan tüm haksızlığa uğramışlar hak ettikleri saygıyı görmelilerdir.

Bunu hiç kimse için değilse kendimiz için yapmalıyız. Bunu resmi görevlilerden beklemeye bile gerek yoktur. Bunu hemen şu an kalbmizin derinliklerinde yapabiliriz. Tüm o acıları, tüm o haksızlıkları kalbimizde hissedip o insanların acılarını paylaşabiliriz.

Bazı şeylerin zamanla ve mekanla hiç ilgisi yoktur. Bazı şeyler eskimez ve bazı şeyler asla anlamını yitirmez.

Bu toplumun günah çıkartmak gibi bir adeti yok. Bu toplumun affetmek diye bir adeti de yok. Müslümanlıkta maalesef bu kavramlar pek yok. Sadece Allah affedebilir günahları… Haksızlık yaptığımız insanın affını dilemek diye bir geleneğimiz yok maalesef. Bu sahte gurur, bu yanlışlarıyla yüzleşmeme ve onları kabullenememe hastalığı belki de bundan kaynaklanıyordur. Ve hukuku bu kadar az önemsememezin ardında da aslında her türlü haksızlığın bedelinin sadece Allah’a ödeneceğine olan derin inanç yatıyordur kim bilir?

En laikimiz bile sadece yüzeyde laik bu anlamda. Laiklik sadece acı ilacın üzerindeki şeker kaplı katman. Hakiketlerden bu kadar uzakta kalmaya çalışırken nasıl laiklik gibi son derece rasyonel bir yaklaşıma sahip çıkabilir ki insan?

Dinlerin yarattığı koşullanma o kadar derindir ki bunu anlamak için bile aydınlanmaya epey yaklaşmış olmak gerekir.

Bizim köhne eğitim sistemimizdeki Kemalist jargon dinin derin etkisini kıyısından bile yalayıp geçemez… Olsa olsa yüzeyden azıcık tıraşlar insanı. Dışardan baktığında zannedersin ki Batılı olmuş! Batı’nın her türlü görüntüsüne sahip olsa da kazıyıverdiğinde Doğulu’nun en hası, en Müslüman olandan daha katı Müslüman koşullanması oradan sana sırıtır…

Kendi tarihindeki yanlışları görüp ondan ders alamamanın neresi Batılı olmaktır? Zaten müslümanların da laikçilerin de, sağın da solun da, faşistinin de sözde komünüstinin de çoğunlukla  hemfikir olduğu en temel konu budur: Ermeni soykırımı olmamıştır! Zinhar…

Psikoloji aynıdır. Psikoloji kişinin aldığı eğitimle alakalı değildir. Psikoloji bizlerin üzerinde hiç düşünmediğimiz şeylerin toplamıdır. Üzerinde hiçbir doğrudan bilincin iş görmediği şeyilerin toplamıdır. Biz farkında olmadığımız şeyler sayesinde aynı psikolojiye sahip oluruz zaten.

Bu tıpkı aynı atmosferi solumamız gibidir. O atmosfer sayesinde nefes alırız ve hayatta kalırız ama onun farkında bile değilizdir.

Bu yaşanmışlıklar, bu ruhumuza işlemiş cinayetler bizleri hasta ediyor. Ben yapmadım ki deme lüksümüz yok. İnanın yok. Şu ya da bu şekilde şu yahut bu düzeyde etkileniyoruz. Az yahut çok suçlu hissediyoruz kendimizi.

Ve anormal olan şudur ki tüm zıtlıklarımız ve çelişkli yanlarımız arka planda bu olayların yaşanmışlıklarıyla az ya da çok ilişkili…

Biz hem katillerin hem de katledilenlerin ruhunu taşıyoruz içimizde.

Bu yüzden fırtınalar kopuyor içimizde.

Toplam nüfusu on on beş milyon iken ülkenin bir milyon kişi kayboldu ortadan…

Bunun nasıl bir atmosfer olduğunu hayal edin.

Komşularınız hatta belki uzak-yakın akrabalarınız kayboluveriyor ortadan…

Neler hissedersiniz ve o hislerle ve duygularla oluşan psikolojiniz nasıl çocuklar yaratırdı?

O çocukların çocukları bizleriz; yahut torunları bizleriz..

Eve birkaç gün misafir geldiğinde ve güzel vakit geçirdiğimizde ve sonrasında ansızın gidiverdiklerinde hissettiğimiz boşluğu bir düşünelim…

Sonra da on kişiden birinin bir gece ortadan kayboluverdiği bir toplumu düşleyelim..

Bunun boşluğu dolar mı?

Kendi varlığının bir dalını koparmış bir ağaç ne kadar mutludur? Bir kolu kopmuş bir insan kendini nasıl hisseder?

Ya vicdanı? Vicdanı ve ruhu çekilmiş bir toplum ne yapar?

Resim ortada değil mi?

Gerçeklerle yüzleşme zamanıdır…

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Yapmak İçin Hayata Geldiğimiz İş!

Son iki haftadır yoğun şekilde bireysel senaslar veriyorum ve Osho Meditasyonlarını insanlarla paylaşıyorum.

İnsanlarla çalışmak bir anlamıyla dünyanın en zor ve meşakkatli işi gibi geliyorsa da bazı zamanlarda, çoğunlukla yıllarca uğraşıp çözemeyeceğim kendimle ve hayatla ilgili pek çok noktayı anlamama muazzam yardımı dokunuyor.

Senas verdiğim hiç kimseyle raslantı eseri buluşmadığım konusunda derin bir sezgi gelişmeye başladı içimde.

Sanki her danışan gelip kendi varlığının derinliklerinde yaşadığı tecrübeleri bana açtığında, sanki benim eksik kalmış bir parçam görünür hale geliyor.

Sanki bir ayna gibi karşıma geçip kendime onların gözleriyle bakıyor gibiyim. Onlar için de ben aynı işlevi görüyor olmalıyım.

Aynalar karşı karşıya durduğunda sonsuzluk ortaya çıkar…

Ve ben gerek meditasyonlarda, gerekse senaslarda bu tecrübeyi yaşıyorum: Sonsuzluk içime işliyor ve zaman kayboluyor.

Çoğunlukla senastan yahut meditasyonlardan ayrılırken insanlar bana teşekkür ediyorlar ama aslında ben onlara nasıl teşekkür edebileceğmi hiç bilmiyorum.

Her senas, her meditasyon benim için tamamlanmaya dopru giden bir adım; bütünleşmeye bir adım daha yakın olmak demek.

Bir yanımı daha görmüş, kendimi biraz daha tanımış oluyorum her süreçte… istisnasız.

Bu yola girip de kendimi tanıma yolunda ilerdikçe, bunun tüm bu güzel insanlarla tanışma ve bu nadir tecrübeleri paylaşma fırsatını bana sunduğunu farkedip içimden büyük şükran duyguları yükseliyor.

Ne büyük nimet…

Bir insan bana güveniyor ve kendisini savunmaları olmaksızın benim önümde ifade ediyor… Kendi varlığının derinliklerine iniyor. Bu bir insanın başka bir insana sunabileceği en değerli hediyedir.

Bana bu hediyeyi sunan tüm dostlarıma şükran duyuyorum… Varoluşun bana böyle bir yol bahşetmiş olmasına hala inanmıyrum… Ne büyük nimet. Ne büyük bir hazine…

İnsanlarla bu düzlemde ilişki kurabilmek benim için son derece zenginleştirici bir süreç.

Umut ediyorum bu sürec benimle paylaşan dostlar da en az benim kadar bu paylaşımlardan keyf alıyorlardır.

Hep söylerim: Meditasyon yahut grup çalışmaları esnasında yaşanan paylaşım olabilecek en derin buluşmalardan birisidir. Bunu sadece yaşayanalar bilir..

Bugün bir senas sırasında henüz kırk yaşımdayım ve her ey normal seyrederse bir 25-30 yıl daha bu işi yapabilir ve binlerce insanla bu güzel şeyleri paylaşabilirim diye düşündüm ve bu bana büyük bir coşku verdi.

Bir insanın sevdiği bir işi, kendisini mutlu hissettiği bir işi yapıyor olması herhalde hayatının en büyük nietlerinden birisidir.

Herkesin yaparken asla bir iş yapıyormuş gibi hissetmediği gönlündeki o işi bulabilmesini; bu hayata yapmak için glmiş olduğu o işi bulabilmesini yahut yaratabilmesini diliyorum… Tüm insanlar bu şekilde yaşadığında burası en güzel cennet olacak bence…

Ne hiddet, ne şiddet, ne savaş ne kargaşa olacak…

İnsanların yaptığı şi sevdiği bir dünyada herkes e başta kendisini sevecek ve sayacak; sonra da bu giderek çevreye sirayet edecektir…

Herkesin, her canlının olması gereken yerde bulunmasını dilerim..

Kim Olusan Ol, Nerede Olursan Ol Kutla!

Serdar sormuş:

“Arayışı sona erdirmek gerekiyor biliyorum ancak hem hayatımıza farkındalık katabilmek hem de arayıştan uzak durmak benim için çok zor oluyor. Bütün Osho öğretilerini sözlerini fırlatıp atmam gerekiyor gerginlikten ancak öyle kurtulabiliyorum. Ama herşey eskisine dönüyor o zaman da ya da ben öyle sanıyorum. Bir kısır döngü var, Osho’yla mı Osho’suz mu? Osho’suz ama Osho’nun öğrettiklerini gerginlik yaratmadan hayatımıza nasıl katabiliriz bilmiyorum.”

Serdar, Osho’yu ve onun temsil ettiği arayışı bir gerginlik nesnesi haline getirebilen bir zihnin olduğunu fark ederek başlamanı önerebilirim sana. Zihin öyle bir şeydir ki “zihindir gerginliğinin sebebi” desem bu sefer zihinle (kendi kendisiyle) nasıl mücadele deceğiyle ilgili fikirler yaratıp ondan da br gerginlik yaratacaktır…

Tek çare var: İzlemek. Sadece ve sadece izlemek. Mücadelenin herhangi bir olasılığı dahi gerginlik yaratacaktır ki bu da zihninin istediğ şeydir.

Osho’nun söylediklerini çöpe atman gerektiğini -en azından ben- söylemiyorum. Bunu da herhalde kendi zihnin uydurmuş yahut böyle bir inanç yaratmı olmalı.

Osho’nun da Hz.. Muhammed’in de Hz. İsa’nın da söylediklerini çöpe ataman -yahut atamaman- gerekmiyor ki…

Sen gerektiğinde, yahut bilincinin önünde engel teşkl ettiğinde kime inanıyorsan inan, kimi önemsiyorsan önemse onun söylediklerini çöğe atıver… Ama engel teşkil etmek ne kelime ruhunu besliyor ve kana kana seni doyuruyrsa…. O zaman da dediklerini asla aklından çıkartma.

Kategorik olarak hiçbir şey doğru değildir.

Kategorik olarak hiçbir şey yanlış değildir.

Her şey görcilidir. Belli durumlarda ve belli zamanlarda doğru olan bir şey başka koşullarda ve başka insanlar için ve başka zamanlarda son derece zararlı ve yanlış olabilir…

Varılan her yargı, alınan her karar, akla gelen her düşünce görecelidir. Bunu anlamakta zorluk çekeriz çoğunlukla. Ve tüm sorunlar burdan gelir.

Sanki Türk olmak, Müslüman olmak -yahut Yunanlı ya da Alman veya Hıristiyan, vs.- kategorik olarak iyi ve diğerleri kötüymüş zannederiz…

Bizim gibi olmayanı yok etmeye, aşağılamaya ezmeye, kontrol etmeye çalışırız.

İnsanlık tarihi bu saçmalıkların, bu sabit fikirlerin ve göreceli iyi ve kötü, doğru ve yanlış, olumlu ve olumsuz niteliklerin gerçek sanılma yanılgılarının tarihidir. Tüm tarih bir yanlış algılama tarihidir.

En azından bize okutulanı!

Osho bazen sana çok şey söyleyebilir ve sende bir ateşi bir yangını tutuşturabilir… BAzen Osho okuduğunda kendini kötü hissedersin. Bazen seni değersiz hssettirebilir: Eğer o doğru söylüyorsa o zaman bu hayatın, benim sahip olduğum hayatın ne ehemmiyeti var diye düşünebilirsin…

Bazen de hakikaten ne dediğini bile anlamayabilirsin…

Hiçbir mahsuru yok. Anlayabildiğin kadarını al, gerisini at!

Kullanabileceğin kadarını al, fazla gelen, sana engel olan kısmını at…

Meditasyonlarını deneyebiliyorsan dene. Beğendiğin meditasyonlara devam et, beğenmediklerini at…

Yarın her şey değişebilir. Söyledikleri ve senin analamamış olduğun şeyler bir anda anlama bürünebilir… O zaman onları al senin olsun sonsuza kadar…

Meditasyonların beğenmediklerini bir sür sonra denemek isteyebilirsin ve belki de Bingo!

Şimdi işe yaramaya başlamıştır… Al onu hayatına buyur et…

Ama hayatın, varoluşun, kendinin vs. bir kısmını anlayabiliyorsun, yahut kabul edecek durumdasın diye diğer tarafla ne yapacağın konusunda çelişkiye düşme… Buna gerek yok.

Hayat engindir. Her şeyi içerir. Her şeyi aynı anda içine kabul edemezsin. Hele Osho gibi bir adamın her dediğini yalayıp yutmak her babayiğidin harcı değildir.

Yutabildiğin kısmını yut ve geri kalanını kus…

Karnın acıktığında yeniden bir parça daha ısırırısın…

Acele yok. Siyah ve beyazdan oluşmuyor hayat…

Gri denen bir şey var… HEm zaten beyaz siyah da dahil her şeyi içermiyor mu?

Onları “zıt” kabul eden bizim küt kafalarımız…

Sen rahat ol. Canın nasıl çekiyorsa öyle davran.

Osho sana bir şey söylüyorsa kutla!

Fethullah Gülen sana çok şey söylüyorsa kutla!

Deniz Baykal hayatının adamıysa kutla!

Hepsinin canı cehenneme benim ne hissettiğimdir diyorsan kutla!

Kafan karışıksa kutla!

Kutlamak dışında yapılacak anlamlı bir şey yok şu hayatta.

Zihninin yaratıcılığını kutla!

Osho’yu dahi gerginlik nesnesi yapabilecek kadar yaratıcısın… Daha neler yaratbilirsin bir düşün…

SANGEET'LE ÖZEL TERAPİ SEANSLARI

İçinde yetiştiğimiz toplumun değerleri ve koşullar çoğunlukla bireyi destekleyn ve gelişimine katkıda bulunan özellikte değildir. Birey olarak geçmişimizin üzerimizdeki olumsuz etkilerini temizlemek özgürleşmeye giden yolu açmak anlamına gelir. Tıknadığımız noktaları aşmak ve meditasyonun derinliklerine erişebilmek için terapi yaklaşımı gerekli olabilir.

Bunun için Elmas Nefes Terapisi Seansları çok iyi bir araçtır. Binlerce insanın geçmişten kalma bitmemiş duygularını ve travmalarını çözmede yararı dokunmuş bir tekniktir.

Sangeet’le Elmas Nefes Terapi Seansları hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayınız…

Bir Hayalim Var

Bir hayalim var.

Hayalimi daha doğrusu hayatımı yaşamamı anlamlı kılacak şeyin ne olduğunu son meditasyon inzivasında keşfettim.

İçinde olduğum tecrübe o kadar köklü ve o kadar bütün bir deneyimdi ki yaşam(lar)ım boyunca içinde dönüp durmuş olduğum döngülerin toptan ne kadar anlamsız ve biçare olduğunu fark ettirdi bana.

Ne yaparsam yapayım, nereden nereye varırsam varayım asla hakiki bir tatmin duygusu yaşayamayacaktım. İçimde beni kışkırtan pek çok arzu, beklenti, istek,  amaç; her şey ama her şey aslında sadece kendi kendimden kaçmam ve uzaklaşmam için birer araçtı. Zihin denen şeyin, kendi varlığımı kontrol altında tutup beni ego denen hapishanenin içine hapsetmesi için gözlerimin önüne sarkıttığı ama bana bağlı olan birer havuçtu… Hayat(lar)ım hep bu havuçları yakalamak için koşturup durmakla geçmişti.

Ne kadar masum ve ne kadar samimi olurlarsa olsunlar tüm arzu ve beklentiler sadece gelip geçici olan birer tatmin(sizlik)den ibarettiler. İsteklerimi elde ettiğim an, hatta yaklaştığım an on tane farklı istek ve arzu çoktan yaratmış ve onları hedefler (havuçlar) olarak kendime seçmiştim bile…

Bu döngü, bu kıpkısır döngü benim tutsaklığımın ta kendisiydi.

Ve meditasyon haricinde hiçbir şey bu tutsaklığın bitmesine ve ruhumun, varlığımın özgürleşmesine hizmet edemezdi.

O an derin bir farkındalık ve bilgelik anıydı benim için.

Hayatım sadece kendi fark ettiğim bu şeyi başka insanların da fark edebilmesine hizmet ettiğim oranda anlamlı olacaktı. O an fark ettim ki bana bu meditasyon çalışmasını sunarak büyük bir hizmette bulunan insanların yaptığı şeyi benim de olabilecek her şekilde benden sonra gelecek insanlara, özgürlüğe susamış insanlara sunmam, buna hizmet etmem varlığımın, burada olmamın altındaki yegane motivasyon olacak…

Hayatımın bundan sonra akacağını hissettiğim mecra, bir nehrin yatağının değişmesi gibi, sadece meditasyon yönüne doğru olacak. Sadece meditasyon içerisinde olmak ve bunu talep edecek herkesle ve her koşuldameditasyonu  paylaşmak istiyorum… Kalbimin derinliklerinde başka hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor.

Bunun için kendimce bir program yaptım. Kendimce bir yol haritası çizdim.

Umut ediyorum önümüzdeki 3-5 yılda bu hedefe doğru yol almış olacağım.

Nihai hedefim bir meditasyon vakfı kurmak. Bu niyetle gelirlerimin belirli bir kısmını vakfa ayırmaya başlıyorum. Ayrıca meditasyon ve terapi çalışmalarından elde edilecek tüm gelir bu amaca yönelik olarak kullanılacak.

Meditasyon konusunda kitaplar yazmaya başlıyorum ve bu kitapların tüm gelirleri meditasyon vakfının hizmetinde olacak.

Bu süreç içerisinde tüm enerjimi meditayonun kitlelerin faydalanabileceği bir şey haline gelmesine hizmet etmeye kullanacağım. Yayınevindeki işlerimi yavaş yavaş elemanlarıma devretmeye başlıyorum. Kendimi sadece meditasyon konusunda yazılar yazmaya, etkinlikler düzenlemeye, bu konuya meraklı ve kendi meditasyonunu derinliştirmeye hazır ve istekli insanlarla her düzlemde buluşmaya adıyorum…

Yolumun kesiştiği insanlarla emek olarak yahut herhangi başka bir şekilde iş ve gönül birliği yapmaya ihtiyacım olacak. Bu, sonuçta tek bir insanın asla başaramayacağı bir iştir.

Vakıf olmadan evvel yüzlerce hatta binlerce insanla meditasyonlar yapmamız gerekecek.

Bu konuda kendimce bir prensibim var:

Benden meditasyonla ilgili herhangi bir talepte bulunan bir insanın yahut bir  kurumun talebini asla geri çevirmemek.

Bu çok kapsamlı bir cümle ve aşırı vaatkar gözüküyor biliyorum.

Ancak bu aslında bir vaatten çok bir yaklaşımı ifade ediyor. Örneğin bir kimse benden meditasyonla ilgili çok büyük maddi imkanlar gerektiren bir talepte bulunabilir ve benim  yahut vakfın kaynakları o an için yeterli olmayabilir… Ama o talebi bir emir telakki edip, varoluştan gelen bir işaret olarak düşünüp o talebi karşılamak için gerekli kaynakları nasıl sağlayabileceğimizin yollarını aramaya başlayacağız..

Gerçek yaratıclık budur: O an mevcut olmasa da bir şeyleri var etmeye çalışmak ve bunun için gayret sarf etmek. Bu sayede varoluşta mevcut bulunmayan güzellikleri hayata sunmak…

Yoksa üç tane rengi karıştırıp bir tablo yapıp sonsuza dek insanların kalbinde taht kurmak değildir yaratıcılık sadece .

Yaratıcılık insanların kendisiyle, hayatın tüm ögeleriyle yaşamın daha güzel bir kompozisyonunu oluşturup dünyayı daha mutlu bir şekilde yaşanabilir hale sokmaktır.

Buna hizmet etmektir amaç. Budur nihai hedef. Daha özgür, daha sevecen, kendisine, çevresndeki insanlara ve doğaya daha saygılı bireyler yaratmak; onların bunu hayata geçirebilmeleri için onlara meditasyon aracılığıyla ve kendilerini tanıma araçları sunarak destek olmak.

Umut ederim bu satırları okuyanlarla da bir zaman bir yerde bu hedefler doğrultusunda yolumuz kesişir.

Önclikle herkesin üzerinde konuşup durduğu ama neredeyse kimsenin tecrübe etmediği meditasyonları paylaşmak ve buluşmak gerek.

Hayatın ezici çarkları arasında kaybolup gitmektense birlikte meditasyon tecrübelerimizi derinleştirmek ve bilincimizi hep birlikte mümkün olduğunca yükseltmek için bariyerleri yıkmaya başlamak gerek.

Hem bir arad hem de birer birey olarak özgürlüğü kendimiz yaşarken başkalarını da özgüleşmeleri için teşvk etmek.Bu sadece meditasyonla mümkündür. Bu çok iddilaı bir laf ama maalesef doğru bir tespittir. Ama kimsenin buna inanmasına gerek yok. Bunu tecrübe ederek göreceğiz.

Yeni bir yaşam biçimi mümkündür. Ve bu yol hiçbir zaman tam olarak insanlık tarafından denenmedi.

Meditasyonu tüm olasılıklarıyla insanlara sunmak istiyorum. İnsanlar her türlü mditasyon tecrübesini yaşasın ve hayatlarına geri dönsünler istiyorum. Dönüp hayatlarında meditasyonu yaşasınlar. Hiçbir şeyi hayatlarından çıkartmalarına gerek kalmaksızın sadece yaşamlarına meditasyonu eklesinler…

Ve sonra da kendileriyle birlikte hayatın da nasıl değiştiğini ve giderek güzelleştiğini gözlemlesinler…

Meditasyon bugüne kadar sadece bireyi değiştirmek için kullanılmıştır. Bunun da sebebi meditasyon için saf bir zihin yapısına ihtiyaç duyulmasıydı. Çünkü kadim meditasyon teknikleri saf ortamlarda yaşayan insanlara hitap ediyordu. Oysa artık hayatlarımız kuşatılmış durumda ve klasik meditasyonları yapmak neredeyse modern insan için mümkün değil..Bu nedenle meditasyon uzunca bir süredir sadece biry kendisini hayattan soyutladığı oranda işe yarıyordu..

Artık meditasyonu değiştirmeden insanların hayatlarına onu sokmak mümkün değildir. Meditasyon şayet kişinin kendisine giden yoldaki kapının anahtarıysa artık o kapı değiştiği için eski anahtar işe yaramamaktadır…

Kapıyı değiştirmektense anahtarı değiştirmek daha akıllıcadır.

Osho meditasyonlarıyla bu anahtarlar artık ellerimizdedir.

Ve bunları artık denemeye ve kapıları açmaya başlamnın vakti geliyor, geldi.

Artık kapalı kapılar ardında kilitli kalmaya gerek yok. Artık kendimizi soyutlayıp kendimizden ve bizi bize gösteren aynalarımız olan insan kardeşlerimizden kaçmamıza gerek yok…

Sevgiyle ve farkındalıkla meditasyon temelinde buluşmamızın önünde engeller yok.

Olsa bile bizim o engelleri aşmamız için hiçbir engel yok.

Yaratıcılığımız ve enerjimizle aşamayacağımız engel yok.

Yolculuğumuzu yaparken eğlenmek ve sevinç içerisinde yeni ufuklara doğru ilerlemek dileğiyle…