On gün kadar evvel Taraf Gazetesi’nde bir yazı okudum. Sayın Orhan Kemal Zengiz’in yazdığı yazıyı burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.
Bu yazı aslında benim uzun zamanlardır yazmayı düşündüğüm pek çok şeyi içeriyor. Aslında bu yazı bir anlamda benim daha önceden yazmış olduğum Özür Dilemenin Vicdani Boyutu başlıklı yine Taraf Gazetesi’nde yayınlanmış olan yazımın açımlanması gibi.
Orhan Bey’i pek çok noktayı benden daha uygun ve daha güzel şekilde ifade ettiği için kutluyorum.
Doğrudan kendisi bahsi geçen yazısında bahsetmemiş olsa da Ermeni Olaylarını ima ediyor yazısında. Bu ve bunun gibi olayların nasıl bizlerin ortak bilinçaltına sirayet ettiğini ve tüm yaşamlarımızı ve psikolojimizi nasıl olumsuz bir şekilde etkisi altında tuttuğunu aktarmış.
Bu ve bunun gibi olaylar ve bu olayların milyonlarca insanın üzerindeki etkisini bilimsel olarak kanıtlamak elbette mümkün değildir. Bilim bu gibi durumlarda çok ama çok kifayetsiz kalır. Bu kadar büyük tarihi olaylar ve onların koskoca toplumların neredeyse tüm katmanları üzerindeki yüz yıllık etkisini ölçebilecek hangi aleti geliştirebilir ki insanlık? Bırakalım milyonlarca insanın üzerindeki herhangi bir etkiyi ölçebilmeyi, tek, sadece tek bir insanın üzerindeki kendi yaşanmışlıkların etkilerini ölçebilecek ne tür araçlara sahibiz?
Bilim bilincin olduğu yerde kifayetsiz kalır.
Bilinç bilimi dahi yaratabilir. Gerekirse de onu çöpe atmasını bilir.
Bir insanın vicdanına kanıtlarla, bilgilerle, bilimsel ölçütlerle sızamaz kimse.
Bizler imza kampanyasının yankıları geçiverdiğinde yine bilinçsiz hayatlarımıza dönüp bir milyona yakın insanın yok olması yahut büyük eziyetler çekmiş olmasının ruhsal sorumluluklarının altında ezilen ruhlarımızla başbaşa kaldık. Bu olaylar yine tartışılmadan ve yüzleşilmeden yine bilinçlerimiz dışındaki mutena yerine kaldırıldı pervasızca…
Yaklaşan 24 Nisan’da şayet Obama Ermeni meselesi üzerine iki siyasi laf ediverirse küçücük çıkarcı beyinlerimiz yeniden hezeyanlara kapılıp olayın aslında henüz kanıtlanmadığını ve bu kadar az kanıtla ve kavram olarak soykırımın ne kadar uygun olup olmadığının yeterince tartışılmadığını ileri sürüp olası zararlardan ülkemizi ve milli gururumuzu korumaya çalışacağız.
Bu toplum bu kadar ölünün ve bu kadar büyük haksızlıkların üzerine inşa edilmekten dolayı çatırdamaya devam edecek uzunca bir süre korkarım.
Bazı ilahi kanunlar vardır ve bu kanunlar bizim Türk mü yahut Müslüman mı yahut Cumhuriyetçi mi Kemalist mi vs. olduğumuza bakmaksızın hepimiz için geçerlidir.
Haksızlıklar olduysa haksızlıkların bedeli ödenmelidir. Bu bedel ister maddi ister manevi olsun ödenmelidir.
Hakikaten de olsa simgesel olarak da olsa bir bedel muahakkak ödenmelidir.
İnsan olmak bunu gerektirir. İnsan olabilmemiz için, kendimizi onur sahibi ve bütün insanlar olarak hissedebilmemiz için bu bedel ödenmeli, haksızlığa uğrayanların hakkı şu yahut bu şekilde teslim edilmelidir; yaşayan yahut yaşamayan tüm haksızlığa uğramışlar hak ettikleri saygıyı görmelilerdir.
Bunu hiç kimse için değilse kendimiz için yapmalıyız. Bunu resmi görevlilerden beklemeye bile gerek yoktur. Bunu hemen şu an kalbmizin derinliklerinde yapabiliriz. Tüm o acıları, tüm o haksızlıkları kalbimizde hissedip o insanların acılarını paylaşabiliriz.
Bazı şeylerin zamanla ve mekanla hiç ilgisi yoktur. Bazı şeyler eskimez ve bazı şeyler asla anlamını yitirmez.
Bu toplumun günah çıkartmak gibi bir adeti yok. Bu toplumun affetmek diye bir adeti de yok. Müslümanlıkta maalesef bu kavramlar pek yok. Sadece Allah affedebilir günahları… Haksızlık yaptığımız insanın affını dilemek diye bir geleneğimiz yok maalesef. Bu sahte gurur, bu yanlışlarıyla yüzleşmeme ve onları kabullenememe hastalığı belki de bundan kaynaklanıyordur. Ve hukuku bu kadar az önemsememezin ardında da aslında her türlü haksızlığın bedelinin sadece Allah’a ödeneceğine olan derin inanç yatıyordur kim bilir?
En laikimiz bile sadece yüzeyde laik bu anlamda. Laiklik sadece acı ilacın üzerindeki şeker kaplı katman. Hakiketlerden bu kadar uzakta kalmaya çalışırken nasıl laiklik gibi son derece rasyonel bir yaklaşıma sahip çıkabilir ki insan?
Dinlerin yarattığı koşullanma o kadar derindir ki bunu anlamak için bile aydınlanmaya epey yaklaşmış olmak gerekir.
Bizim köhne eğitim sistemimizdeki Kemalist jargon dinin derin etkisini kıyısından bile yalayıp geçemez… Olsa olsa yüzeyden azıcık tıraşlar insanı. Dışardan baktığında zannedersin ki Batılı olmuş! Batı’nın her türlü görüntüsüne sahip olsa da kazıyıverdiğinde Doğulu’nun en hası, en Müslüman olandan daha katı Müslüman koşullanması oradan sana sırıtır…
Kendi tarihindeki yanlışları görüp ondan ders alamamanın neresi Batılı olmaktır? Zaten müslümanların da laikçilerin de, sağın da solun da, faşistinin de sözde komünüstinin de çoğunlukla hemfikir olduğu en temel konu budur: Ermeni soykırımı olmamıştır! Zinhar…
Psikoloji aynıdır. Psikoloji kişinin aldığı eğitimle alakalı değildir. Psikoloji bizlerin üzerinde hiç düşünmediğimiz şeylerin toplamıdır. Üzerinde hiçbir doğrudan bilincin iş görmediği şeyilerin toplamıdır. Biz farkında olmadığımız şeyler sayesinde aynı psikolojiye sahip oluruz zaten.
Bu tıpkı aynı atmosferi solumamız gibidir. O atmosfer sayesinde nefes alırız ve hayatta kalırız ama onun farkında bile değilizdir.
Bu yaşanmışlıklar, bu ruhumuza işlemiş cinayetler bizleri hasta ediyor. Ben yapmadım ki deme lüksümüz yok. İnanın yok. Şu ya da bu şekilde şu yahut bu düzeyde etkileniyoruz. Az yahut çok suçlu hissediyoruz kendimizi.
Ve anormal olan şudur ki tüm zıtlıklarımız ve çelişkli yanlarımız arka planda bu olayların yaşanmışlıklarıyla az ya da çok ilişkili…
Biz hem katillerin hem de katledilenlerin ruhunu taşıyoruz içimizde.
Bu yüzden fırtınalar kopuyor içimizde.
Toplam nüfusu on on beş milyon iken ülkenin bir milyon kişi kayboldu ortadan…
Bunun nasıl bir atmosfer olduğunu hayal edin.
Komşularınız hatta belki uzak-yakın akrabalarınız kayboluveriyor ortadan…
Neler hissedersiniz ve o hislerle ve duygularla oluşan psikolojiniz nasıl çocuklar yaratırdı?
O çocukların çocukları bizleriz; yahut torunları bizleriz..
Eve birkaç gün misafir geldiğinde ve güzel vakit geçirdiğimizde ve sonrasında ansızın gidiverdiklerinde hissettiğimiz boşluğu bir düşünelim…
Sonra da on kişiden birinin bir gece ortadan kayboluverdiği bir toplumu düşleyelim..
Bunun boşluğu dolar mı?
Kendi varlığının bir dalını koparmış bir ağaç ne kadar mutludur? Bir kolu kopmuş bir insan kendini nasıl hisseder?
Ya vicdanı? Vicdanı ve ruhu çekilmiş bir toplum ne yapar?
Resim ortada değil mi?
Gerçeklerle yüzleşme zamanıdır…