Yol Keyifli, Heyecanla Dolu…

Tahir’in yorumu:

“aydınlanmadığının farkında olmak bile aydınlanmadır; aydınlanmadığının farkında olan insan aydınlığa giden yolu keşfedecek, yaşamın ona sınırsızca sunduğu sevgi okyanusunun bir damlası olacaktır. mesele okyanus olmak değil, okyanusta bir damla olup ona karışmaktır; hem varolmaktır, hem yok olmaktır. suya seccade sermenin egosundan kurtulup varlığını seccade diye yerlere sermektir; seccade olmaktır. ben hiç ciğer satmadım, ama hissediyorum ciğer satacağım günler çok yakın…”

Sevgili tahir bu yüreğinden akan yorum için teşekkürler.

Aydınlanma gibi son derece feminen bir olguyu dahi bir başarma yahut başarısızlıkmış gibi yaşamak, hissetmek onunla ilgili beklentiler içine girmek onun önündeki en büyük engellerden birisi olacaktır…

O sevgiliyle kavuşmaktır. Sevgilisini insan beklemeyi bilmelidir. Gerekirse onun için Ferhat gibi dağları delmeyi göze alabilmelidir. Gerekrise Yunus gibi 40 yıl odun taşımalıdır…

Egosunu insanın zaptedebilmesi, nefsini aşabilmesi varoluşun en meşakkatli işlerinden birisidir. Esas cesaret orduları mağlup etmek değil kişinin kendi egosunun ötesine geçecek kadar incelmesidir.

Bunu yapmak uzun ve ince bir yoldur.

Gnlünü açmak gerekir var olan her şeye. İncinmeye açık olabilmek, kırılgan olabilme cesaretine sahip olmayı gerekitirir…

Kapkalın bir kabuğun içinde insan kendisini göreceli bir güvenlik duygusunda hissedebilecek olsa da o kabuğun sınırları gelişimin önündeki yegane engeli teşkil eder giderek…

Hayat denen tecrübeler silsilesi insanı kendi egosunun ötesine taşımıyorsa o hayatın yaşattığı hiçbir şey işlevini yerine getirememiş demektir. Kaybolmuş ve boşa gitmiş bir hayattır. Fırsat kaçmıştır. Ders alınmamıştır. Ders alınana kadar ödev yapmaya devam etmek gerekebilir…

Aydınlanmanın kendisi ile ilgili bizlerin yapabileceği hiçbir şey yoktur. Bizler istediğimiz kadar sevgilimize aşık olalım: Eğer o kendini bize sunmazsa aşk hayata geçmeyecektir, kavuşma olmayacaktır.

Beklemeyi bilmek, varoluşun akışının bize uygun gördüğü ana saygı duymak en büyük erdemdir… Her şey olması gereken şekilde ve hızda ilerliyor. Her şey organik bir bütün olarak olması gerektiği gibi işliyor. Geri kalanın hepsi martaval…

Bu gölge oyununun sürmesi onun hakikatin kendisi olmasını gerektirmiyor… Gölge oyunları keyiflidir. Her ne kadar oyun olsa da ve hakiki olmasa da keyif alınabilir.Hatta oyun olması sebebiyle hakikatten de keyifli olacaktır çoğunlukla.

Hakikat zaman zaman keyiflidir ama çoğu zaman da acıdır… O tüm bu döngülerin hepsidir ne de olsa.

Bekliyoruz ve beklerken de eğleniyoruz, keyif alıyoruz… Yol devam ediyor, akıp gidiyor. Yol çok güzel, manzara hep değişiyor. Ama yolculuk baki kalıyor. Heyecanla bir sonraki durak nedir, bekliyoruz görmeyi.

Yolda diğer yolcularla tanışıyoruz. Hepsi birer derya deniz! Neler yaşamışlar nereleri görmüşler paylaşıyor, öğreniyoruz. Buluşuyor ve birlikte yol alıyoruz bazen. Bazen yollarımız ayrılıyor. Nihai varılacak hedefte buluşmak üzere ayrılıyoruz…

Ama hep yolculuklarımıza eşlik eden sevgili dostlarımız oluyor…

Bu yol bitmez. Sürer… Keyifle.

Meditasyonun Kollarına Kendini Bırakmak

Nurşen yazmış ve de sormuş:

“selam sangeet yazıma verdiğin cevap için teşekkür ederim öncelikle evet artık meditasyon vakti geldi haklısın sadece okumakla olmuyo ben daha öncede söyleşmiştim ankaradayım ve sadece meditasyonla tanışup özümle buluşmak istediğim için sizlerle olmak için istanbula gelicem daha önce hiç böyle bi tecrübem olmadı tarihler belli olmuş ama ben gülemeyen biriyim biliomusun yani kahkaha atamıorum tabi kendi okuduklarımdan etkilendiğim için daha az gerginim kendimi izlemeyi ve gevşemeyi azda olsa becerebiliorum hangi meditasyona katılayım ilk olarak beni yönlendirisen sevinirim sevgilerimle”

Meditasyon için ben zamanında Hindistan’a gitmiştim. Senin yolun daha, çok daha kısa…

Aslında illaki İstanbul’a gelmen de şart değil. Hemen meditasyon tekniklerinin anlatıldığı sayfalarımıza git ve okuyup hemen başla.

İlla ki bizlerle olmak istersen elbette buraya da gel. Ama buraya gelebilmeyi de kendine bir sorun haline getirme. Zihin çok kurnazdır. Elinin altında hemen uzanıverebileceğin bir şey sanki erişilmesi çok zormuş gibi davranabilir…

Buluşmak için, kaynaşmak için, sevgiyi ve meditasyonu paylaşmak için elbette gel: Ankara-İstanbul arası mesafe hiçbir şey değil… Ama o an gelene kadar beklemeye ne hacet? Hem böylelikle geldiğinde belki meditasyon tecrübelerinle ilgili daha çok şey paylaşabilirsin ve kurstaki diğer insanlar ve benim söyleyip paylaşacaklarımızdan daha çok faydalanabilirsin…

Gülmek istiyorsan bunu hemen şu an yapıver… Hemen kahkaha atmaya başla. Bir sebep olması falan gerekmiyor ki! Sen gülmeye başla ve gerçekten gülmeye başlayacaksın bir süre sonra….

Sana Mistik Gül meditasyonuyla kendi kendine hemen başlamanı tavsiye ediyorum. Lnki buradan takip et… ayrıca Osho’nun şu yazısını da oku….

Ama eğer istanbula hangi tarihte gelmen gerektiğini tespit etmek için soruyorsan Nataraj’a gel… Yahut Boyutsuzluk yapabilirsek ona gel… Ama galiba Boyutsuzluk yapabilmek için salonumuz biraz fazla küçük…O nedenle henüz tarih belirleyemedik…

Sen gelebilirsen Nataraj’a gel…

Fakat belli de olmaz! Belki ben Ankara’ya gelebilirm meditasyonlar yaptırmaya… Buradan haberini veririm belli olunca… Ama garantisi yok henüz..

Meditasyon yapmayan insan gülemez. Gülse bile hakiki gülümsemenin ne olduğunu bilemez… Onun gülüşü her zaman dışarıda olan şeylerle ilgili olacaktır. Ve aslında meditasyon yapmayan insanın güldğü şey kendisidir…

Gülmek için hangisi olursa olsun meditasyonları tecrübe etmeye başla…

Evin uygunsa Dinamik yap. Dinamik yap muhakkak dinamik yap!

Yok daha yumuşak bir şeylerle başlamak istiyorum diyorsan Kundalini yap…

İstediğin herhangi birini yap ve kendin keşfet…

Ama gelirsen harika vakit geçirip anın içinde varlıklarımızın en derin tecrübelerini yaşamamız da mümkün. Meditasyon bir grup insanın birlikte yapabileceği yegane anlamlı deneyimdir…

Her zaman gel. Her zaman katıl. Meditasyon için 500 km hiçbir şeydir… Esasen meditasyon için ne zaman ne de mekan önemli değildir…

Kalpten kalbe her zaman mesafeler ve zaman anlamsızdır.

Sevgiler…


Kaybettiğin Şeyi Kaybettiğin Yerde Ara

Nurşen’in yorumu:

“sangeet merhaba ben sorularıma verdiğin cevepları tek tek ve dikkatlice okudum teşekkür ediyorum…..şaşırdım söylediklerinde yani seninle ilgili beklentimde doğruluk payı var evet baba olmanı beklemem ve hayatta hiçbir noktada karşı çıkmadığımız oyuna varoluşa gitmeye çalışırken bi engel bulmam bu egonun çabası mı bilmiorum ama seni manevi hocam olarak görmek evet bunu farkında olmadan yaptım sanırım oshoya duyduğum saygıyı hayranlığı sanada yansıttım sanırım seni çok fazla tanımadan ama en azından bizden çok tecrübeli olduğunu düşünerek saygı duyuyorum sana ve seni önemsiorum seninde bize sana yaptığımız eleştirilere saygı duymanı bekliorum bilinçaltımdaki düğümleri çözmek istiorum bugüne kadar ki yanlışlarımı farketmek en güzel kaynaklarımdansın teşekkürler sevgilerle”

Sevgili Nurşen, saygını ve sevgini hak ettiğimi düşünüyorsan bu beni sadece onurlandırır.

Ama tecrübenin fazlalığına/azlığına vs. orantılı bir şeyle alakası var mıdır saygı ve sevginin emin değilim. Benimle karşılaşmadan ve beraber meditasyonları tecrübe etmeden benimle ilgili varacağın her tülü sonu./yargı/fikir eksik yahut yanlış olmaya mahkumdur.

Benim tercihim her zaman meditasyon tecrübelerine katılarak birlikte aynı enerjiyi paylaşmaktır.

Bu web sitesi ona giden araçtır olsa olsa. Dediğim her şey bir yere kadar anlamlı olabilir ama ondan sonrası sadece laftır. Fazla önemsemeye gerek yoktur. Kafanda geçmişinden kaynaklanan binbir tane varsayım ve yargı var… Herkes için bu böyle.

Daha henüz hiç görmediğin bir insan hakkında olumlu da olsa olumsuz da olsa edineceğin her türlü izlenim ve sonuç her zaman seninle alakalı olacak… Sanal olacak. Zihnin bir türevi olacak…

Meditasyonun ve Osho yolunun zihinle hiç ama hiç alakası yoktur. Zihin sadece hakiki olan tecrübeye giderken kullandığımız bir araçtır. Ama insanlar araçlarını o kadar çok severler ki içinde yaşamaya başlarlar. O araç kendi başına, sanki bir bilinci varmış gibi kendi kendine orya buraya çarpa çarpa gitmeye çalışır…

Araçları, buluşmak için, gideceğimiz yerlere varmak için bizim kullanmamız gerek oysa…

Zihin ve kelimeler sadece bizi hakikatin kapısına götürecek araçlar olarak düşünürsek burada yazılan yahut yazılacak her şeyin bir yerden sonra işlevi kalmayacak..

Meditasyon yapmak üzere bir mekanda bir arada olsaydık şu anda konşmaya hiç gerek olmazdı.

O nedenle sen arzu ettiğin zaman gel meditasyonlara katıl ve kendine doğru yolculuğuna ilk adımını at. Bana yahut Osho’ya ya da babana, ona-buna saygı duyup duyamanın hiç ama hiçbir gerçek önemi yok…

Sadece ve sadece kendine karşı sevgi ve saygı dolu olarak başla… Bu zaten birebir diğriyle koşut ilerler.

Kendini ne kadar seversen başkalarını da o kadar sevebilirsin. Kendine ne kadar saygı duyarsan başkalarına da o kadar saygı duyarsın… Kendinden korkuyorsan herkesten korkarsın… bu böyle sürer..

Dışarısı, başkları sadece iç dünyamızın yansımalarıdır.

İçinde huzur varsa dünya senin için huzurludur. Ve tam tersi: İçinde kaos varsa sadece kaos yaşayacaksın…

Meditasyon bu nedenle olmazsa olmaz bir yaşam yoludur. Meditasyon yapmayan bir insan istediği kadar Osho okusun yahut kutsal metinleri hatmetsin… Hepsi boş.

Eğer istiyorsan hemen osho meditasyonları linkinden oku ve denemeye başla.. Yakın zamanda müzikleri internete yükleyip linkini buradaki medtasyonların sayfalarına kyacağım..

Oradan ndirip buradaki talimatları okuyarak meditasyonları kendi kendine bile yapabilirsin.

Ne bekliyorsun? birkaç hayat daha onun bunun laflarını dinlemeyi mi?

Değmez.. Bu kendini başka yerlerde arayış hiç bitmez. Cebinden evinin içnde düşürmüş olduğun parayı orada ışık var diye dışarda ararsan bulamayacaksın. Kendi evindeki ışıkları yakman ve orada kaybettiğin şeyi araman gerekiyor..

Sevgiler

Zehir-Zemberek

Adını vermemiş bir yorumcu aşağıdakleri yazmış:

“sangeet osho cevirileriniz için tesekkur ederim bizi onun bilincine ulastırdın ama sadece bu kadar kalsaydın koca SANGEET yazılı sitenin ve selam verip soru sorsan para oldugu belli bir merkezin kurucusu olup daha da kazanmanın yollarını aramasaydın gözümde en az osho kadar buyuk biri olurdun(görünüste senin için önemli oldugunu dusunuyorum) ama su anda yaptıgın sey oshonun uzerinden ve yanlıs tanıtarak para kazanmak yorum yapma sadece cevir ve soru cevaplayacak kadar aydınlanmadıgını söylüyorsun ama yalan yanlıs yarım sayfa yorum yapıyorsun lutfen yapma oshoyu tanıtsan bu genclere zaten bi kitabını okusalar hepsini okumak isteyeceklerdir oshonun söylediklerini degiştirip içine de anlamayacakları iki kelime sıkıstırıp oshonun söylemlerini sert ve kesin söylem gibi düsünmelerini saglama lutfen bu genclerin aydınlanmaya ihtiyacları var hem de senin paraya oldugundan cok daha fazla”

Aslında, her ne kadar bu yazı soru-cevap kısmında olsa da bu bir yorum. Ortada bir soru yok. Ama oldukça önemli bir konuya değindiği için ben de bu yorumlara istinaden içimden geçenleri paylaşmak istiyorum. Bu yorumu yazan kişiye de bana bu fırsatı yarattığı çin teşekkür ediyorum.

Yorumcu benim bir meditasyon merkezinin kurucusu olduğumu söyleyip bunun onun kendi gözündeki değerimin böyle olmasaydı daha yüksek olacağını söylüyor başlarda…

Öncelikle ben o meditasyon merkezinin kurucusu değilim. Sadece orada bireysel seanslar ve meditasyonları yapıyorum. Ama kurucusu da olabilirdim. Hatta bir gün bir yerim olacağı kesin. Bu durumda maalesef bu yorumcu arkadışımızın gözünde pek bir yere gelemeyeceğim demektir.

Nasıl ki o merkezin kurucusu olduğum konusunda bir varsayımda bulunup o varsayımdan birtakım sonuçlara ulaşıyorsa, kendisinin gözündeki değerimin benim için önemi konusunda da birtakım varsayımlarda bulunmuş sevgili dostumuz.

Beni hiç tanımadan bu kadar çok varsayımda bulunmanın benimle değil daha çok yorumcunun kendisiyle alakası olduğunu düşünüyorum.

Benimle yahut Osho ile ya da herhangi birisiyle ilgili, isteyen kişi istediği her türlü fikre sahip olabilir. Buna hiçbir itirazım yok. Zaten buna itiraz edecek olsaydım dahi bir anlamı olamazdı.

Ben anlamsız şeylere artık çok da takılmamayı öğrendim. Dolayısıyla benimle ilgili isteyen kişi istediği her şeyi söyleyebilir.

Ben de bu durumda bazı şeyleri netleştirmek ve hakkımdaki yargıların oluşmasında daha sağlıklı veriler sunabilmek için kimi noktaları vurgulamak isterim.

Osho’yu yanlış tanıttığım ve bunu paraya çevirdiğimi iddia ediyor aynı yorumcu.

Bu site Osho’yu tanıtma sitesi olsaydı haklılık payı olabilirdi elbette ama ben Osho’yu değil kendimi satıyorum! Kendi kendimin satıcısıyım yani… Alan alır almayan ise eleştirir yahut beğenmez ve başka bir malı alır… Serbest piyasa kısacası…

Ben Osho’yu satmıyorum; şunu açıkça ortaya koyalım.

Bu site Sangeet’in fikirlerinden oluşuyor. Onun kendi dünyasından yansıyan şeyler. Bir kısmı Osho’dur, bir kısmı başka bir üstattır, başka bir kısmı Sangeet’tir… Ama Sangeet’in kendi tecrübelerinden süzülerek buraya akmaktadır ne varsa.

Osho’nun üzerimdeki etkisini hiçbir zaman reddemem. Odur burada yazılan şeylerin en temeldeki kaynağı. Ama o kaynaktan alıp da kendi içimde hazmettiklerimdir bunlar…

Bazıları Osho’ya uyabilir ama belki de bazıları uymaz. Uymayabilir. Bu da doğaldır.

Kimi fikirlerimi, söylediklerimi ben bile beğenmiyorum bazen. Çünkü şu gökkubbede sabit olan hiçbir şey yoktur, her şey akmaktadır… Yazdıklarımın, söylediklerimin hakkında yorum yapan kendi zihnim bir sonraki an değişmektedir. Ben değişmektyim. Nasıl olur da bir zaman söylenmiş bir şeyi sonsuza kadar beğeneyim…

Aslında yazdığım her şeyi beğendiğim için de yazıyor değilim ki! Benden çıkıveren şeyler onlar sadece. Bazen çıkan şeyi o kadar da beğenmeyebiliyorum… Senin gibi. Ve bunda da garipsenecek bir şey yok bence.

Ben burada sadece kendimi olduğu şekliyle ifade ediyorum hepsi bu.

Bizlerin galiba alışkın olmadığı bir şey varsa o da tam olarak bu galiba: Kendini ifade etmek! Kendini ifade etmek buralarda sadece “büyük adamların” işi herhalde.

Kendini ifade etmek için illa ki Osho mertebesine erşmek gerekiyor sanırım yorumcunun gözünde. Ama bu o kadar da zor bir şey değil. Ayda 10 TL masrafı ve yeterli miktarda motvasyonu bulabilirse herkes kendisine bir web sitesi yapıp kendini istediği şekilde ifade edebilir.

Benim yaptığım sadece budur.

Ve sanırsam kendi web sitemin adını “Sangeet” koymamdan daha normal de bir şey olamaz.

Ama aslında ben de adımdan oluşma bir site isminden pek memnun değildim. Yorumcunun da itelemesiyle biraz değiştirdim adını… Ama burada şunu da açıklamak isterim: Bu siteye Sangeet dediğim sırada içeriğinin nasıl ve ne yönde akacağını bilmiyordum.

Kısacası doğmamış çocuğa don biçmek olacağından önce adını koyup sonra da çocuğun o ada uymasını beklemektense ben önce çocuğu oluşturmaya çalıştım ve diyorum ki hmmm evet buna bu isim iyi gider…

Eh, büyümek ve gelişmek durmayacağına göre de bir süre sonra yine bir şeyler değişebilir. Bu biraz da okuyucular ve bendeki değişim ve etkileşimlere  bağlı…

Sevgili yorumcu arkadaşımız benim aydınlanmadan yalan yanlış yorumlar yaptığımı söylemiş.

Bunu, soruyu soran kişilere verdiğim yanıtlara dayanarak söylüyorsa pek bir anlam veremiyorum. Soru bana sorulduysa yorumcunun fikrine göre mi cevap verseydim?

Canım nasıl istiyorsa öyle yanıt veririm elbette.

Yok eğer yazılarımı eleştiriyorsan anlayabilirim. Yorumcunun bu kanuda yarım yamalak değil büsbütün fikirleri ve ifade gücü olabilir.

Bu durumda benim yazdıklarıma verilecek en iyi cevap kendi sitesinden yahut kitabından bu yazılanların doğrusunu söylemesidir…

Kalkıp da bana neyi nasıl ve nerede yapacağımı söyleme cüretini göstererek benim alanıma girerek haddini aşması değildir.

Artık başkalarının fikrine saygı göstermeyi öğrenmenin ve çocukça davranmanın ötesine geçip olgun insanlar haline gelmenin vaktidir.

İsteyen istediği her şeyi ama her şeyi söyleyebilir. Bunun için binlerce yol var.

İsteyen herkes istediği her yorumu yapabilir.

Ama kalkıp da başkasına ne yapacağını söylemek en hafifinden küstahça bir davranıştır.

Buna saygı duymuyorum. Bu kadarı fikrini söylemenin ötesine geçmektir. Bu haddini aşmaktır.

İnsanlar kendi istediklerini yapmaktansa başkalarının kendi istediklerini yapmasını talep ediyor. Ne tuhaf. Ama maalesef bunlar oluyor.

Bu arada “Gençleri zehirlediğim” fikri çok eğlenceli… Ama eksik. Anladığım kadarıyla belli yaşın üzerindeki insanlar da ziyaret ediyor siteyi. Onları da korumak gerek Sangeet’in fikirlerinden bir şekilde.

Belki de filmlerde olduğu gbi yaş sınırı koymalıyım siteme: 25 (30? 40? 50? daha yüksek?) yaşın altındakiler için zararlı olabilir!

“Gençlerin aydınlanmaya olan ihtiyaçları benim paraya olanından daha fazla…” olduğuna göre ben onları bozmıyayım… Onları para kazanmak için bir araç olarak kullanmıyayım…

Yorumcumuzun para konusundaki bu saflaşmış düşüncelerinin kaynağı Osho değil herhalde. Zira Osho gayet güzel yaşamamız konusunda hep bizleri teşvik etmiştir. Ama parayı bir araç olarak önemser Osho elbette… Ama paranın kendisini sevme konusunda bana haksızlık ediyor yorumcumuz. Ben aslında sundugum şeyin değerinin altında bir para talep ediyorum Zira terapi seansları normalde talep edilenden azdır…

Bu konudaki daha detaylı bir yanıt için burayı ziyaret edebilir zehirlenmek üzere olan gençler ve diğer yaştakiler…

Meditasyonların ücretsiz olmasını hakikaten ben de çok isterdim. Ama maalesef şu an için bu pek mümkün gözükmüyor. Sadece şunu belirtmek istiyorum ki meditasyondan gelecek tüm para ilerde ücretsiz meditasyonarın da yapılacağı bir merkez için kullanılacak…

Zaten şu an için de ücreti ödeyemeyen insanlar için bir zorunluluk yok. Gelin ve beraberce meditasyonu yaşayalım.Bunun önünde hiçbir zaman herhangi bir şeyin engel teşkil etmesini istemiyorum.

Hakkımda bunca laf edip birtakım ithamlarda bulunacağına gel sevgili yorumcum ve beraber meditasyon yapalım.

Birbirmize bu tanışma ve buluşma şansını vermeden niçin bu kadar önyargıya kapılalım?

Bu çağrı herkes içindir, sevgili yorumcumuzla sınırlı değildir…

Beklerken Eğlenmek İyidir

KADİR’in Sorusu:

Selam Sangeet.

Ben de kundalini yapıyorum. İkinci defa başladım tekrar. İlkinde biraz vücudumda ağrılar oldu sonra geçti yaptıkça ama beni endişelendiren şöyle bir şey oldu: tam kalbimin olduğu kısım da kendiliğinden olan seğirme gibi bi şeyler oldu. Gün içerisinde arada oluyordu bundan korkmaya başladım ve 1 ay yaptıktan sonra ara verdim 4 ay kardar, o seğirmeler bir süre devam etti ve geçti. Şimdi tekrar geçen ay başladım ve 21 gün, her gün yaptım. Çok güzel oldu tekrar başlamak.  Şimdi senin açıklamarın çok faydalı oldu. Şu an o süreçte devam ediyor… bu ikinci başlamamda da şöyle bir şey dikkatimi çekti: bu sefer anlımın olduğu kısımlarda yine kendiliğinden gelen seğirmeler olmaya başladı.

Bunları paylaşmak istedim şimdilik belki senin tecrübelerinde bununla ilgili durumlar olabilir diye. Bu konuyu yorumlarsan sevinirim. sevgiler

Kadir İNAN

SANGEET’in Cevabı:

Kundalini Meditasyonu dediğin gibi çok hoştur ve Osho’nun yaratmış olduğu meditasyonlar arasında genelde çok sevilenlerden birisidir.

Öncelikle uzun süreler boyunca meditasyonu yaptığın için ve tekrar başladığın için seni kutlarım.

Meditasyon aklın alabileceği en köklü tecrübelerden birisidir. O nedenle pek çok “engel” ortaya çıkabilir çeşitli aşamalarda. Şimdi senin tecrübene dönecek olursak, birkaç maddede ele alalım sorunu…

1) Aslında cevabı kendin veriyorsun: Eskiden olan şey aynen tekrar ediyor. Bir süre sonra alnındaki seğirmeler de geçip gidecek. Bunu sen bizzat yaşadın zaten. Kalbin seğiriyordu, şimdi de alnın. O geçince kolun sallanabilir, kafan ağrıyabilir, yahut içinde muazzam bir zevk hissedebilirsin… Ve bunlar geçer. Her ne tecrübe edersen hepsi geçer. Medtasyonda neler olduğuna kafayı takmaya gerek yok. Gelip geçen herhangi bir şeye takılmaya gerek yok çünkü o sadece ve sadece bir duyumdur. Meditasyon yaparken bunları daha fazla görmeye başlarız hepsi bu… İzle ve sadece izle onları… Sadec seğrmeleri de değil, dans ederken hissettiğin hoş duyguları da izle. Yahut üçüncü aşamada sesleri dinlerken varlığında yankılanan titreşimleri, o titreşimlerin sende yarattığı duyguları, o duyguların bedeninde oluşturduğu yansımaları, bunların hepsini anlamaya çalışan zihnini izle… Sen sadece olan biteni izle; neler olup bittiğinin bir önemi yok. Hiç önemi yok. Hepsi geçici; hayattaki diğer her ama her şey gibi, geçici. Uçup gidecek. Havaya karışacak. Tüm zevkler, tüm acılar…

2) Bunları yaratan mekanizmaya odaklan. Mekanizmanın kendisini anlamaya çalış. Mekanizmanın neyle ilglendiğine değil de nasıl çalıştığını anlamaya çalış. Mekanizma nedir?

Şöyle bir örnek olsun: Bir film yönetmeni film çekiyor. Bir senaryo yazar. Bu senaryoyu birtakım insanlara inandırıcı bir şekilde oynatır. olay kısaca şöyledir: Karısının pek çok olasılık ve gelişme potansiyeline sahip bir işe başlayıp da kendi kontrolünden kurtulmasını istemeyen adam kadına yalan söyler ve kadın da o yalana inanır. Sonra bu yalan yüzünden kadın korkmaya başlar ve yapmakta olduğu işlerini yarım bırakır ve tüm özgürleşme ve kendi istediği hayata doğru yol alma kararından vaz geçer. Çünkü hasta olduğuna ikna olduğundan yaptığı işin tehlikeli sonuçlar oluşturabileceğine inanmıştır… o eylemden vazgeçer ve seçeneklerini daraltmış olur: Artık içine kapanıp asla hayata katılmayacaktır… Korkuları yüzünden olduğu yerde kalıp eski kalıbının içinde hayataına hep olduğu gibi devam eder….

Yönetmen kimdir? Ne istemektedir. Niye kadını eski seçeneksiz hayatına hapeder?

Peki bütün bunlar ne kadar gerçektir?

Oyuncu(lar) kimdir? Gerçek midirler, yoksa sadece birer kurmaca mı? İyi ama o zaman neden bu kadar gerçek gibi gelmektedir?

Ya seyirciler, onlar kimdir? Ne amaçları vardır?

Tüm bu mekanizma nedir? Bu oyunu anlamaya çalış.

3) Meditasyon kabuldür. Sadece olanı biteni olduğu gibi ve olduğu şekliyle kabul et. Sadece sen meditasyonunu yap ve sonuçları umursuma. Meditasyonun kendisi yeterlidir. Teknik kendi kendine çalışıp sende gerekli etkileri yaratmakta. Eğer şüphe ediyorsan sorun yok. Şüpheyi de kabul et ve devam et meditasyonunu yapmaya. Şüphelerin kendiliğinden kaybolup silinmesi doğaldır. O ana kadar meditasyon yap. Bu sorular ve sorunlar kendiliğinden kaybolacak zaten, o ana kadar şüphelerin korkuların ve meditasyonun yan yana var olsunlar. Hakiki olan kalacaktır ve sahte olan kaybolacaktır. Merak etme sen, sadece meditasyona da, şüphelere de, korkulara da, seğirmelere de, kasılmalara da, sevinçlere de, zevkli anlara da evet de ve izle. Hiçbir şeyi dışlama. Gelen her tecrübe sana ait. Bekle ve gör. Meditasyon bekleme sanatıdır. Bekledikçe göreceksin. Sahte her şey silinip gidecek ve sadece ve sadece hakikat kalacak… Meditasyon hakikatin kendisini ortaya çıkarmasını beklemenin yöntemidir. Beklerken yapıp ettiğimiz şeylerdir…

Bekle, sabret, meditasyonun tadını çıkart.

Özgürlüğe İlk Bebek Adımları…

Vipassana Meditasyonu tecrübelerim üzerine Deniz aşağıdaki yorumu yazmış…

“sangeet hoşgeldin.bende katılmak isterdim ve bu istegimi sözlü ifade etmem bile hoş karşılanmadı meğer meditasyon ne kadar rahatsız ediyormuş üstümüzde söz hakkı iddia edenleri, insanın özgürleşmesinden rahatsız oluyorlar yada egolarına tutunuyorlar.Şimdilik erteledim bende.”

Evet, maalesef tıpkı senin dediğin gibi.

Maalesef toplumsal olan her türlü yapı br insann bireyselleşmesinin önüne her zaman binbir türlü engel koyma eğilimindedir.

Çünkü toplum sadece ve sadece bireyler kendi niteliklerinden ödün verdiği ölçüde var olabilir. Yani bizden kopartılan parçalardan oluşma bir yamalı bohçadır toplum denen şey.

Ancak yapılacak da pek bir şey yok. Hepimiz seçim şansımız olmaksızın bu tornalardan geçmek zorundayız işte!Ve geçiyoruz/geçtik. Bize verebileceği kadar zararı vermiş durumda olmasına rağmen, hala ümüğümüzü sıkmaya devam ediyor değil mi toplum ve onun temsilcisi ailelerimiz!

Nasıl da onlara olan maddi/manevi bağımlılıklarımızı sonuna kadar sömürüyorlar.

1500 yıllık müslümanlık koşullanmasının sonucunda üzerimizde birikmiş olan tüm yükü hafifletebilmek için bir on günü dahi bizden çok görüyorlar… Daha doğrusu şöyle ifade etmek isabetli olacak: 10 günlük meditasyon pratiğine dahi dayanıp dayanamayacağından emin değiller dini koşullanmalarının etkisinin.

Ellerindeki izin verme yahut vermeme yetkisini kullanıyorlar. İplerimizi çekiştiriyorlar sağa-sola… Nerye gittiğimizin br önemi yok! Sadece kendi yolumuza gitmeyelim yeter!

İnsan olmamıza, sadece ve sadece insan olmamıza asla izin yok: Ya Müslüman, ya Türk, ya kadın, ya erkek, yanne ya baba, ya birisinin evladı yahut birisinin öğrencisi/müridi her neyse ama asla ve asla sadece insan olmak yetmez!

Sadece saf bir varoluş anını tecrübe edebilmek için bile birirlerinin onayını almamız gerekiyor.

Ama artık fiziksel anne babamızın bizi belirmesinin ne anlamı olabilir? Elbtte biz buna izin vermediğimiz sürece?

Bu ipler, boynunda hissettiğin bu tasmalar sadece senin olduğunu zannettiğin sanal bağlar… Sen özgürsün. Sen her zaman özgürdün ve her zaman özgür olacaksın.

Senin sevgini esir almış olsalar da aslen sen varolşun evladısın. Sadece sen kendine aitsin.

Hiçkimse ama hiçkmse başkasına ait olamaz! Her varlık kendinden menkuldür. Her varlık bir bütündür.

Hele insan!

Ah insan!

Bu kadar sınırsız bir varlık nasıl da kendini köleleştiriyor, nasıl da buna izin verebiliyor?

Bunu anlıyrum elbette ama birazcık kendi özgürlüğünü tatmış bir kimse geçmişte, yakın geçmişte bile aynı şeylerin kölesi olmasına rağmen bunu anlamakta zorluk çekiyor…

Zaten sonsuz, zaten kimseye bağımlı olmayan bizler nasıl oluyor da buna izin veriyoruz Allah’ım!

Sevgili Deniz, eğer sen bunu gerçekten, hakikaten istiyorsan ailenden kopma pahasına bunu tecrübe etmelisin.

Aksi taktirde 10 günlüğüne dahi özgür olmayı beceremeden nasıl tüm varlığının özgürlüğüne doğru yelken açacaksın?

Bu mümkün olabilir mi?

Özgürlük sevgiden daha değerli bir değerdir.

Çünkü özgür olmayani kendi tercihleri olmayan bir insan nası sevebilir ki? Nasıl sevmemek gibi bir seçeneği yokken gerçekten sevdiğinden emin olabilir ki?

Sadece kendini kandırabilir.

Anne babalarımızı hakikaten sevemememizin, bir yanımızın onlardan derin bir nefret duymasının sebebi de budur işte!

Onları sevmemek gibi bir şansımız yoktur. En azından biz öyle zannederiz.

Daha doğrusu onlar bizlere bir şeyler dayatıp durduklarından sevgimizi sınırsızca içimizden geldiği gibi yaşamamıza imkan bırakmazlar.

Bir yaımız gerçekten onları severken, minnet duyarken, diğer yanımızla onlardan nefret ederiz…

Aslında onlar da çok zor durumdadır. Onlar da çocuklarının özgür olmasını, kendi hakikat arayışına girip doğruyu kendi tcrübeleriyle keşfetmesini isterler içten içe..

Ancak, maalesef onlar da toplumun kurbanıdır. Onlar da bizimkinden belki daha da sıkı bir cenderede sıkışıp kalmış durumdalar.

Maalesef organize dinlerin insan evladına yaptığı kötülüklerden birisidir bu.

Ama olan olmuş. Binlerce yıllık bireyin boğazına çökme birikimi kolay kolay yakamızı bırakmayacak herhalde…

Yapılacak pek bir şey yok. Eğer sen en küçük baskıda senin için doğru olduğunu hissettiğin şeyden vazgeçeceksen zaten özgür olmayı hak etmiyorsun demektir. Elbtte şimdilik, yanlış anlama.

Özgürlüğün sana getireceği sorumluluğu yüklenmeye hazır değilsin muhtemelen henüz.

Fakat lütfen üzülme yahut kendini kötü hissetme. Zaman çok. Zannediyorum zaten gençsin ve bu ve bunun gibi daha pek çok çalışma olacaktır. Senin için en doğru, en güzel, en olması gerken tecrübe sana gelecektir…

Ben son üç-dört yıldır hep içimden diyordum ki, bir fırsatını bulup Hindistan yahut Tayland’a gidip Vipassana inzivasına sokayım kendimi…. Bir türlü iş-güç vs derken nasip olmamıştı.

Bir de baktım bu son katıldığım meditasyon inzivası oturduğum semte gelmiş. Yaşadığım evden sadece birkaç km mesafede yapılıyor….

Doğru zaman, doğru mekan, doğru insanlar, hepsi senin ayağına kadar gelecektir sen hazır olduğunda emin ol.

Ama bu arada elbette kendini meditasyondan tamamen mahrum etmene de hiç gerek yok.

Birkaç saat da mı ailenden izin alamazsın?

Emenim alabilirsin.

O zaman gel, bizim meditasyon çalışmalarımıza gel. Öğrendiklerini evinde, kendi kendine uygula… Yola çık.

İlk adımı at. Kendine, özgürlüğe, sevgiye, huzura doğru uzun yolculuğa ilk adımını at.

Gerisi elbette gelecektir..

Sevgiyle kucaklarım seni


Eşsiz Bach ve Meditasyon

Bach hayatımı değiştirdi.

Ne oldu bilmiyorum ama bu adamın müziği dışında bir şeyi dinlemekten zevk alamaz hale geldim.

J. S. Bach…

Ne var bu adamın bestelerinde bilmiyorum. Eminim inpek çok insan onun ve müziğinin hakkında bir dolu şey yazmıştır. Ama mesela benim şu an şu meşhur “Air on the G String” parçasını dinlerken hissettiklerimi açıklaması ne kadar mümkün olabilir yazılan bunca şey?

Bir parça bu kadar mı akıcı olur, insanın içine, varlığının merkezindeki öze bu kadar mı işleyebilir?

Bunu açıklamak nasıl mükündür? Nasıl olur da 350 yıl önce yaşamış bir adamın kalbinden geçenleri aktardığı notalar bana gelip dokunuyor? Nedir bu zamansız ve mekansız iletişimin sırrı?

Asla bilemeyeceğiz. Asla bunun ardındaki mistik gerçeğin perdesini aralayamayacağız.

Sanatın ve sanatçının tanrıların, peygamberlerin yerine geçtiği, en azından onlar kadar saygı gördüğü bir insanlık hayal edelim.

Mesela tarihte on binlerce insanı katletmiş katillerin değil Bach gibi, Mozart gibi, Salvador Dali gibi, yahut bizim muazzam hat sanatı eserlerinin isimli/isimsiz sanatçıları gibi üstatların okullarda çocuklara insanlık tarihini temsilen anlatıldığını hayal edin…

Çocukların kısa yoldan zengin olmuş futbolcuları değil de bu gibi üstatları model aldığını, spidermanleri falan değil yüksek sanatın dahilerini kahraman addettiklerini düşünün…

İnsanlık nerelerde olurdu değil mi?

Ama öyle değil işte. Ben bile klasik müziği, Bach’ı birbuçuk yıl önce keşfettim… Yani elbette biliyor ve arada bir orada burada kulağıma çalınıyordu ama hakikaten, gerçekten, başka hiçbir şey yapmak istememecesine dinleme isteği hiç ama hiç olmamıştı…

Belki de kişinin biraz olgunlaşması gerekiyordur bilemiyorum… (dilim “yaşlanması” demeye varmadı da!)

Benim için klasik müziğin özellikle bazı parçaları kesinlikle en derin meditasyon tecrübelerinde yaşanabilecek ekstatik hallere insanı sokuyor… Ama bunun için elbette insanın nasıl kendisini meditasyonun kollarına tamamen teslim etmesi gerekiyorsa, bu müziğe de koşulsuz bir şekilde teslim olması gerekiyor…

Belki bir gün meditasyon eşliğinde seçtiğim klasik parçalardan oluşma bir dinletiyi bir grup katılımcıyla hayata geçiririz. Muazzam bir tecrübe olacağından eminim.

Hatta en kısa sürede böyle bir çalışmayı ben hazırlayayım ve ilgilenen dostlarla birlikte bu tecrübeyi paylaşalım… Sonsuza doğru kesintisiz bir keyif ve coşku paylaşımı olacaktır.

Eminim hiç klasik müzik sevmeyen insanlar ve hiç meditasyon tecrübe etmemiş klasik müzik sevenler hatta her ikisini de hiç tecrübe etmemiş insanlar bile bu tecrübeyle bu müziğin ne kadar meditasyona yatkın olduğunu ve klasik müziğin de ne kadar keyif verci bir şey olduğunu deneyimleyecektir…

Bu çalışmayı ben oluşturayım en iyisi ben. Eminim harika olacaktır… Maneviyatla müzik her zaman içiçe olmuştur… Ama beni şaşırtan şey bu kadar derinlemesine nufuz eden bir müzik nasıl Doğu’dan değil Batı’dan çıktı?

Belki de şaşıracak bir şey yoktur gerçi… Düşünüyorum da Doğu zaten meditasyonu yaşıyor ve ilahi, hiç bitmeyen müziği kendi içinde doğrudan tecrübe ediyor… Bu müziği dışarda aramaya yahut onu bestelemeye, ortaya çıkartmaya çalışmasına gerek yok…

Batı ise meditasyonu pek bilmez. İç dünyanın engin dehlizlerinde kaybolma riskindense dış dünyanın nesnel varlığının derinlerine inmeye çalışır bu yüzden de.

Müziği de içerde değil dışarda aramak, kulakları içe doğru değil dışa doğru açmak onların en iyi yaptığı, yapacağı şeydir…

Ve bu yüzden sanatın her dalında bu kadar sofistike ve incelmiş zevkler yaratıyor olmalılar.

Bach gerçi dindar bir insandı ama içe bakma diye bir yöntemi bilseydi acaba bu kadar güzel müziğin peşine dşer miydi? Şüpheliyim…

Ama yine de hssettiğim o ki Tanrısal olanı müziğiyle aktarmış bizlere, insanlığa Bach.

Ne yüce, ne estetik, ne büyük emek! Sana minnettarım Bach.

Sanatın mükemmel olabileceğini kanıtlayarak, sıradan dünyanın ötesinde hakiki bir şeyler, sonsuz, ebedi, ölümsüz, Tanrısal bir şeyler olduğunun somut, elle tutulur, kulaklarca duyulur kanıtlarını bizlere sunduğun için ruun şad olsun eşsiz usta…

Bizlere düşen onun eşsiz ve ebedi müziği aracılığıyla varoluşun kulaklarımızdan nüfuz ederek kendi iç dünyamızda bir şeyleri titreştirmesine izin vermek…

Tamamıyla alıcı, tamamıyla saf, tamamıyla gönülden bir şekilde kendimizi muazzam notaların eşsiz ahengine bir kibrit çöpünün kendisini nehrin akışına bırakması gibi bırakıvermek….

Gerisi saf keyif, gerisi saf huşu, gerisi saf sessizlik ve meditasyon…

Bundan daha güzel ne olabilir, ben pek bilmiyorum….

Vipassana Bitti (?)

Vipassana bitti. Aslında biten Vipassana değildi. Aslında Vipassana başladı ve eski birtakım şeyler silindi. Havaya karıştı. Buhar oldu gitti.

Bu meditasyon inzivası zihnimin hiç inemediğim derinliklerine beni götürdü. Geri döndüğümde kim olduğumu pek çıkartamıyordum. Hala da neyin ne olduğunu hatırlamakta güçlük çekmekteyim. Hayal miydi yoksa gerçek mi eskiden yaşadıklarım kestiremiyorum. Aslında kendi geçmiş hikayemin başka herhangi birisininki kadar “bir hikaye” olduğunu anladım. En az o hikayeler kadar mesafeliyim geçmiş ve de gitmiş olanlara…

Hayatın en ince detaylarını algılayabilir oldum bu çalışmadan sonra. Ve bu bir dipsiz kuyu anlaşılan. Ne kadar derine insen daha derinleri mevcut. Ne kadar inceltsen bakışını o kadar keskinleşiyor her şey.

Ve insanlar, ve hayat, ve her şey ama her şey! O kadar, o denli güzelliklerle dolu ki, bana ekmek satan fırıncıya ekmeği uzattığında hissettiğim derin minnet Osho’ya yahut Buda’ya duyduğumdan az değil.

Sevgi o kadar nüfuz etmiş ki varoluşun her anına, ayrı bir şey olup olmadığından emin değilim artık onun hayatın kendisiyle.

Ne güzel, ne ulu, ne asil bir yol meditasyon.

Başka her şeyi ama aklınıza gelebilecek her şeyi anlamsızlaştıran bir şey meditasyon. Artık başka neyi önemseyebilirim hayatta bilemiyorum. Bunca lafa gerek var mı bilmiyorum. Daha doğrusu olmadığını biliyorum da hala insanlarla bir diyalog kurmak için gerekli minimum koşullara maruz yaşıyorum, hepsi bu işte. Benimkisi mecburiyetten biraz… İki gündür bir şeyler yazmak ile yazmamak arasında gidip geldim. Biliyorum ki ne diyecek olursam olayım eksik kalacak. Yine de devam ediyorum bir şekilde. Ama artık içimde gerçekten hissetmeden yazabileceğimi sanmıyorum. O nedenle eğer bir süre yazmadığım dönemler olursa hiç şaşmamalı.

Her insanın hayatının en az bir on günü bu çalışmaya ayırmasını dilerdim.

Sadece bu kadarı bile tüm dünyayı bir cennete çevirmeye yetebilirdi…

Bu satırları her kim okuyor olursa olsun şunu tüm kalbimle söyleyebilirdim ki bu kursa en kısa sürede katılması kendisine ve çevresine ve tüm dünyaya yapabileceği en büyük iyilik olacaktır….

Bu iyiliği kendinize yapmak isterseniz muhakkak  Vipassana Türkiye (http://www.tr.dhamma.org/index.htm) sitesin ziyaret ediniz ve Nisan ayındaki kursa hemen kaydınızı yapabilmek için patronunuzdan nasıl izin koparırsınız yahut dersleri nasıl kırarsınız diye kara kara düşünmeye başlayınız…

Tüm varlıkların huzur bulmasını, mutlu olmasını ve özgür olmasını dilerim…

Vipassana Meditasyonu

Bugün 10 günlük bir Vipassana meditasyonuna başlıyorum. 15 Şubat’tan sonra döneceğim.

Aslında döner miyim dönmez miyim bilemem elbette. Çünkü böyle bir süreç insanı kökten değiştirebilir. Ne olacağını kim bilebilir?

Daha önce Hindistan’dayken aynı süreci yaşamıştım. Ancak neredeyse on yıl olmuş. Hatta zannediyorum TAM on yıl oldu!.Bunu şu an yazıyı yazarkn fark ediyorum. Bu bir rastlantı mı acaba?

Her neyse, bu zihinsel egzersizlerin ne bana ne de başka kimseye bir faydası yok.

Vipassana nedir diye merak edenler olacaktır.

Vipassana Buda’nın meditasyon tekniğidir.

Yapılan şey rahat bir beden pozisyonunda oturup, sırt dik baş karşıya bakar şekilde kıpırdamadan nefesini yahut içinde-dışında olan biteni izlemektir.

Hepsi budur.

Sadece izlemektir. Ve nefesi izlemek demek hayatın her anında bir tanık olarak mevcut bulunmak demektir. Kendi bedenimize, düşüncelerimize, etrafımızda olan bitenlere her şeye tanık olmaktır.

Değişen ve yok olmaya mahkum olan her şeyi izlemektir.

Çünkü formlar sürekli değişir. Bebekliğimizdeki bedenimiz artık yok! Sadece fotoğraflarda mevcut.

Hatta ceninken insana bile benzemiyorduk. O beden şimdi nerede? Öldü, çoktan öldü! Beden ölür ama bir şey hep var olur, bir şey hep canlıdır.

Nedir o?

Cablı olan nedir? Farkında olan şey nedir? Bilinç nedir? Ne yapar?

Canlı olmak demek farkında olmak demektir,  bir bilinç formudur.

Ve bilincin yaptığı sadece tek bir eylem vardır -eylem denebilirse- o da tanık olmaktır.

Çocukluğumuzu hatırlıyoruz çünkü olanlara tanık olduk. Tanık burda ama olaylar artık yok. Hatırlayan kim? Hatırlayan, o zaman olan bitene tanık olan bilinçtir.

Artık çocukluktaki beden ölmüştür, yoktur… Doğaya dönmüştür ve başka bir beden olmuştur. Form değişir ama tanık değişmez.

Beden ölür ama tanık hep vardır. Asla bir yere gitmez. Beden aslında her zaman ölüdür. Beden sadece maddedir. Madde kendi başına bir bilinç içermez. Daha doğrusu bilincin en düşük formudur.

O nedenle bedenler değişir… Beden kaptır. Kabın içinde başka bir şey vardır.

Kabı değiştirip içindekini bir yerden başka bir yere aktarabiliriz.

Bu hayatımızda dahi kabımızı yüzlerce kez değiştirdik. Hatta bu yazıyı okurken dahi o kap değişti. Burada okuduklarınız dahi sizde pek çok değişimi tetikledi, artık aynı insan, aynı beden değilsiniz.

Aslında hiçbir zaman o beden değildiniz. O beden muazzam bir makinedir, dünyanın en güzel şeyidir. Ama o değiliz. Hiç olmadık. O olsaydık şimdi burda olamazdık. Çoktan dışkıya dönüşmüştük. Dışkı ölmüş hücrelerimizdir. Ve o dışkılar doğaya döndü ve başka bir varlık için gübre oldu, ya da bakteriler parçaladı ve bambaşka bir şeye dönüştü. Artık başka bir bedenin bileşeni haline geldi.Tıpkı bizim başka hayvanların, bitkilerin bedenlerini yiyip kendi bedenimiz haline getirdiğimiz gibi…

Beden değilsek neyiz?

Ya zihnimiz?

Zihin de ölüdür. Hem de bedenden daha ölü! Bu nasıl olur, ne demektir?

Bu şu demektir: Zihin sadece bir kolajdır. Ordan-burdan toplanmış şeylerin bir arada tututulmaya ve tutarlı bir izlenim vermeye gayretinden ibaretttir.

Aslında beden canlıyken, daha doğrusu ölü maddeler birbirleriyle etkileşim halindeyken kendini yenileyebilir ve kendini yeniden oluşturabilir.

Oysa zihin kendi içsel bütünlüğü olmayan bir şeydir. O tamamıyla içselleştirilmiş dış seslerdir, görüntülerdir, yansımalardır.

Zihin sadece gölgelerin yansımasıdır. Bir oyun perdesidir. Sinemadır.

Zihin hayat filminin bitmek tükenmek bitmeyen seansıdır… Hayat zihin denen perdede yansır. Ve biz, gördüğümüz şeyler çok fazla olduğundan yansıyan kısmı öznel algılarımızla kesip biçer, yamultur ve yeni ve daha küçük bir kısa filme çeviririz…

Zihin hayat malzemesinden kendimize yeniden oluşturmuş olduğumuz kısa film versiyoumuzdur… Aslında hiçbir zaman kendi başına var olmamıştır. İkinci eldir, kullanılmış malzemedir… Sadece bir gölgedir.

Zihin olmamıza zaten imkan yoktur. Çünkü onun olmadığı anlar yaşadık. Zihin hayata henüz atılmadan evvel anne karnındayken yoktu. Hayat henüz yansımıyordu üzerimize doğrudan… O zaman zihin yoktu. Sadece varlık vardı. Beden vardı ve bedenin içindeki bilinç vardı. Meditasyon halindeydik. Biz hayata gelmeden evvel meditasyon yapıyorduk. Hayatın içine mediasyondan geldik. O en doğal halimizdir.

Zihin, biz  doğar doğmaz üzerimizde yansımaya başlayan hayatın izlenimlerini kaydetmeye başladığı anda oluştu… Ve hala birikmeye deva ediyor yeni izlenimler..

Kendisi dahi var olmayan bir şey nasıl olabiliriz peki?

O zaman biz kimiz?

Türk değiliz, dışardan geldi; Müslüman değiliz, o da sonradan geldi ve zihnimizde yansıdı… erkek değiliz, kadın değiliz… Çünkü varlığımızın en önceki evrelerinde cinsiyetimiz dahi yoktu… Beden değiliz her şeyden evvel, bedene ait bir ayrım olma şansımız zaten yok…

Biz neyiz o halde?

İşte ne ya da kim olduğumuzu anlama yolculuğu Vipassana.

Bakmak ve bakmak. Sadece bakmakla ilgili… İzlemekle. Bir şey yapmamakla ilgili.

Kimdir bir şey yapan? Beden-zihindir.

Biz eğer zaten ölü olan bu şeylerin yaptıklarından anlamlı ne çıkartabiliriz ki? Neyi “doğru” yapabilirler ki? Bilinci olmayan oluşumların mekanik eylemleri bizi bilinçsiz yanılsamalara hapseder.

Sadece yapmamak ve izlemekle, tanık olmakla hakikati ve yansıma olmayanı hep olanı, hiç kaybolmayanı keşfedebiliriz.

Ölmeden ölebilir ve ölümün, ölümlü olanın ötesini tecrübe edebiliriz..

10 gün boyunca ben ölümlü olan her şeyin ötesine doğru yolculuk yapacağım.

Bu yolculuğumda edindiklerimi ve enerjiyi paylaşabilmek  çoğaltabilmek için 20 Şubattaki meditasyon çalışmasına ve ertesi gün (21 Şubat) yapacağımız grup çalışmasına beklerim…

Yepyeni ve taze bir enerjiyle buluşmak 10 gün sonra dileğiyle…

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Hep Olan Dışında Ne Olabilir?

Hayat sadece mücadele değildir.

Bazen insan diğerleriyle buluşmak, kaynaşmak, barışmak ve sevmek de ister.

İnsanlar bizim düşmanlarımız değildir; hayattaki diğer şeyler de öyle.

Peki neden bu kadar düşmanlık var hayatın içinde dediğinizi duyar gibi oluyorum. Haklısınız. Düşmanlık var ama düşman nerede?

Düşmanlığa maruz kalıyoruz çünkü o insanlarda bize düşmanlık göstgermeleri için onlardaki bazı şeyleri biz tetikliyoruz… Aynı zamanda kurban gibi hissetmeyi ve davranmayı çok seviyoruz. Kendimizi mağdur pozisyonuna gayet güzel yakıştırıveriyoruz. Çünkü en güvenli pozisyon budur. Ve bizim başımıza gelenlere dışardan bakan herkesin “aa ne kadar haklıyken bak mağdur olmuş zavallıcık” deyip bizi onaylaması garanti… En güvenli pozisyon kurban pozisyonudur. Her durumda başkalarının sempatisini, ilgisini, korumasını vs. kolayca elde etmek mümkün olabilir…

Fakat bunun bedeli de karşımızdaki insanda düşmanca duyguları uyandırarak onların yaptıklarından zarar görmektir. Zarar gördüğümüzde -ruhsal yahut maddi- kendimizi kurban gibi hissederiz ve öyle hissettiğimiz için de karşımızdakilerin düşmanlığını körükleriz..

Hayat biz ne istersek bize onu verir. Varoluş biz kendimizi tamamen onun kollarına bırakana ve “bana her ne getirirsen kabulümdür” diyene kadar bizim her istediğimizi harfiyen yerine getirir. Çünkü bizi o var etmiştir. Biz onun evladıyız. Biz ondan ne talep ettiysek bize merhametinden tam olarak onu sunar, cömertçe…

Peki peki açıklayayım neden hayatımızda pek çok kötü olarak nitelendirdiğimiz şeyin başımıza geldiğini… Her şeyden evvel onlara “kötü” demek bizim nasıl algılamak istediğimizle alakalıdır. Ama bu başka bir yazı konusu olabilir…Esin gelirse o konuda da yazarım bir gün elbet…

Şimdi neden “kötü” şeyleri istediğimiz sorunsalına gelelim.

Evet başaımıza gelen en kötü şeyi bile, düşünecek olursak harfi harfine biz istemiştik… Sadece ne istediğimizin ve bunu nasıl yaptığımızın farkında değildik bunu yaparken.

Örneğin korku, bir şeyden korkmak, bir şeyin gerçekleşme yahut gerçekleşmeme olasılığından korkmak, endişe, kaygı, güvensizlik o şeyi farkında olmadan istemenin en güçlü yollarındandır.

Biz farkında olmadan korktuğumuz, kaygılandığımız şeyin gerçekleşmesini isteriz. Ve tahmin edin: Varoluş neyi istediğimize bakmaksızın bize o şeyi herkes için en uygun olacak şekilde düzenler ve hemen değilse bile bir süre sonra muhakkak bize sunar.

İstediğimiz her şeyin o an olmamasının sebebi bizim dışımızdaki diğer herkes için en uygun koşulların ve zamanın gelmesinin gerekmesidir.

Biz her ne kadar kendimizi evrenin merkezi sanıyor olsak da durum bu değildir: Varoluşun bizden başka sadece bu dünyada 7-8 milyar evladı var ve bu sayıya diğer varlıklar dahil bile değil!

Tüm evlatları düşünüldüğünde yine de muazzam bir hızla isteklerimiz yerine geliyor demektir…Kainatın kendisini bir Noel Baba olarak düşünebiliriz. Her çocuğunun istediği oyuncağı ona verir… Ama bugün ama yarın…

Biz ne istediğimizi çoktan unutmuşuzdur. Ve sipariş bir şekilde bizim değil, varoluşun herkese uygun olacak şekilde ayarladığı zamanda elimize geçtiğinde “nerden çıktı bu da şimdi” deriz… Ama sipariş verilmişti tarafımızdan… O kadar uykudaydık ki ne istediğimizi, ne zaman istediğimizi dahi unutmuşuzdur…

Farkındalığı sıfıra yakın bir insanın hayatı çok büyük oranda istemediği şeylerle doludur ve kendini hep kurban hissetmektedir ve ona göre davranmaktadır.

Farkındalığı yüzde yüze yaklaştıkça insanın hayatında güzellikler çoğalmaya başlar.

Farkındalığı yüksek bir insan hep iyi şeyler ister: kendisi ve diğer herkes ve her şey için… Çünkü ne istediğinin farkındadır. Ve insan asla kendisi ve diğerleri için kötü şeyler istemez. Zaten Hitler gibi zalimer bile aslında yüce ve büyük iyilikler yapmak için yola çıkmıştır… Sadece istediği şeyin tüm boyutlarıyla ve herkes için iyi olabilmesi için yeterince bilinçli ve farkında değildi… Cehenneme giden yollar iyi nyet taşlarıyla döşelidir diye bir laf vardır. Bir sonraki adımda yahut kendisi ya da kendi grubu dışındaki insanlar yahut türler için de iyi olanı dileyebilecek ve varoluşun bunu tümüne doğru zamanda sunması için sabredbilecek kadar bilinçli ve farkındalığı yüksekse insan yaptığı “kötülük” bile Cennete giden yolun taşları olarak yerini alır.

Dileklerini ve eylemlerini en saf ve en duru bir biçimde hiçbir korku, endişe, güvensizlik olmaksızın yapar. Bu da istediği şeyin hakiki ve saf olması ve bilinçle dolu olması demektir.

Varoluş hazretleri bunu emir telakki eder ve hayata geçirir… Ve arzu ve siteklerimiz ne kadar safsa ve ne kadar bilinç ve sevgiyle ışıldıyorsa o kadar herkes için doğrudur, güzeldir.

O zaman o dileğin yahut arzunun hemen gerçekleşmesinin mahsuru olmaz…

Giderek varoluşun ve bizim arzularımız örtüşmeye başlar….

Öyle bir an gelir ki varoluşun sunduklarıyla arzularımız arasında hiçbir ayrım kalmaz.

Zaten olanın kendisi arzu edilebilecek olan yegane şeydir. Zaten olması gereken odur. Daha ne isteyebilir insan?

İsteyen ve istenen birleşmiştir. Varoluş ve varolan yoktur. Her şey tektir. Farkında olan ve farkına varılan artık yoktur. O zaman her şey birdir ve saftır..

Düşam da yoktur kurban da yoktur… Ezen de ezilen de…

Acı da zevk te…

Olanın içine girdik.

Ama acayip olan şudur ki olan biz bu hale gelmeden evvel de her zaman ve her zaman olan zaten o şeydi…

Daha ne olsun?