Neden Pasif Değil de Aktif Meditasyon?

Aktif meditasyonlar Osho’nun insanlığa sunduğu en büyük nimetlerden birisidir.

Bunu anlamak için sadece insanların 2000 yıl önce nasıl yaşamakta olduklarını bir düşünmek ve şu anki hayatlarımızla kıyaslamak yeterlidir.

Bildiğimiz oturma ve pasif meditasyon teknikleri binlerce yıl önceki insanlığın ihtiyaç duyduğu şekilde tasarlanmışlardır. Buda’nın yaşamış olduğu 2500 yıl öncesinde dünyada yaşayan insan sayısı 15-20 milyon civarındaydı! Şu an bunun neredeyse 500 katı insan yeryüzünde yaşamaktadır!

Dünyanın sessiz ve sakin olduğu dönemlerdeki bu insanlar tamamen doğanın içerisinde yaşamaklardaydılar. En büyük kent dahi 40-50 bin nüfusa sahipti… Kaldı ki en kalabalık kentlerde bile insanlar doğal malzemelerle yapılmış ve her tarafı ağaçlarla çevrili evlerde ve birbirine destek olmaya çalışan insanlardan oluşma komşulukların mevcut olduğu mahallelerde yaşıyorlardı.

Herkes doğal yiyeceklerle besleniyor ve bedenen çalışıyorlardı. Neredeyse gidecekleri her yere yürüyerek ve bedenlerini kullanarak gidiyorlardı. Eğitim sistemi diye bir şey yoktu. İnsanlar kendi hızlarıyla öğreniyorlar ve kendi istedikleri ve ihtiyaç duydukları şeyleri öğreniyorlardı.

Nüfusun çok çok büyük bir kesimi tamamen doğal ortamlar olan köylerde, hayvan ve bitkilerle iç içe yaşıyorlardı.

O zamanlar ne TV vardı, ne bilgisayar vardı, ne reklamlar; atom bombası henüz atılmamıştı, kitle imha silahlarıyla yüz binlerce insan katledilmemişti. Hakiki anlamıyla hiçbir makine yoktu. Arabaların gürültüsü nedir bilmezlerdi. Hiç uçağa binmemişler ve on milyon tanımadıkları insanla aynı trafiği, aynı sokakları aynı kenti ve yaşam alanını paylaşmıyorlardı. İnsanlar mertçe karşı karşıya dövüştükleri savaşlar haricinde neredeyse hiç birbirini öldürmüyordu. Hele zevk için yahut rasgele insanları öldürmek kimsenin aklına dahi gelmiyordu.

250 TV kanalından hayatın neredeyse her alanına ait bilgi yağmuruyla zihinlerimiz kirlenmemişti.

Böyle bir hayatı yaşarken insanların bir saat kıpırdamadan oturabilmesi herhalde dünyanın en doğal eylemlerinden birisiydi.

Zihinlerimiz o zamanlar sadece gerektiğinde devreye giriyordu ve büyük oranda pratik şeylerle sınırlıydı. İnsanların enerji merkezi kafada değil, daha aşağıda bedenin alt kısımlarında idi. Özellikle kalp bölgesindeydi. Hatta kimi toplumlarda daha da altlarda, yani hara’da yahut göbek civarındaydı… Çünkü insanların toprakla ve yerle bağlantısı çok daha güçlü idi. Kendi yaşamlarında ihtiyaç duydukları her şeyi kendileri doğrudan oluşturmak zorundaydı. Yumurta istiyorsa tavuk besliyor, ısınacağı odunu kendisi topluyor ve kesiyordu. Suyu kendisi taşıyor, ekmeğini kendisi pişiriyordu. Hatta içinde yaşadığı evleri dahi insanlar kendileri yapıyordu.

Tüm bu eylemler kişiyi, kendi varlığının hayatla kesiştiği alanın farkındalığına götürür. Yani var olmanın fiziksel tüm gereklerini yerine getirerek inanlar en alt çakralardaki yaşamsal, hayatta kalmaklailgili enerjiler üreten merkezleri aktif kılmaktaydı.

Bu yaşam için fazla bir zihinsel aktiviteye gerek yoktu. Ne de olsa süt sağmak ve ineğin bakımını yapmak için yüksek düzeyde bir zeka ve zihinsel işlem yapmak gerekli değildi…

Zihinleri bu kadar sakin insanların oturup düşüncelerine bakması dünyanın en kolay işlerinden birisiydi muhtemelen. Ve nutmayalım ki meditasyonda kendimizi zorlayan herhangi bir yöntem bizim için doğru değildir. Zamanın ustaları Buda ve Mahavira  birbirlerinden habersiz olarak, neredeyse aynı teknikleri oluşturmuşlardır. Çünkü bir usta çağının insanının ihtiyacı neyse ve onun için en kolay ve doğal teknik neyse onu yaratır her zaman.

İnsanlık için 25 asır uygun olan meditasyon teknikleri son 100-150 yılda yaşanan olağanüstü değişimler sebebiyle artık nüfusun çok büyük bir kesimi için geçerliliğini yitirmiştir.

Artık uzay çağına girmiş, atom bombalarıyla dakikalar içerisinde 100.000’lerce insanı yok etmiş, tüm insanlık tarihi boyunca üretilen bilginin iki katı bilgiyi artık birkaç yıl hatta ayda üretebilir hale gelmiş, reklam ve zihin kontrolü teknikleri geliştirmiş, seri katiller üretmiş, zihnine giren bilginin kontrolünü çoktan yitirmiş bir insanlık söz konusudur.

Ortalama bir insanın zihninden herhangi bir verili anda geçen düşüncelerin hiçbir kontrolü artık ne yazık ki yoktur. Zihin denen süper makine uykuda dahi asla durmadan çalışmaktadır. Zihinlerimiz, içinde bir sürücüsü olmayan ve son süratle gitmekte olan bir süper spor otomobil gibidir… Arada bir oraya buraya sürtünür yahut çarpar ama asla durmaz. Giderek daha da hızlanır… Nerede duracağını bilemez. Çünkü onun bir bilinci yoktur. O bir hız makinesidir. Düşüncenin ne olduğunun hiçbir önemi yoktur. Sadece ve sadece düşünceler kontrolsüzce akmaktadır.

Zihin oyuncu bir maymun gibidir. Her zaman, durmaksızın bir daldan diğerine zıplar durur. Bir o dala bir bu dala… Hiçbir mantık yahut düşünce silsilesi izlemez… Sadece düşünceler ve düşünceler… Gelir ve giderler… Bizim gerçekten ne istediğimizi dinlemezler… Bize herhangi bir şey sorma gereği bile hissetmezler…

Ve biz oturup da bu zihinde neler olduğunu izlemeye başladığımızda ne göreceğiz? Gördüğümüz şey hoşumuza gidecek mi? Dışardan bakılınca gayet düzgün ve “normal” görünen bir insan olarak kalkıp da birilerini boğazlamak istiyor olamayız! Yahut birilerinin ırzına geçmek isteyen de biz olamayız. Peki ya bu zayıf ve hassas ruh neden bu kadar basit bir olaydan bu kadar etkilenmiş? Bu öfke, keder, hüzün niye? Siyah dediğine hemen sonra beyaz diyen bir zihin. Kendi kendine konuşuyor. Hatta konuşuyorlar….Kim bunlar???

Bunlar hiçbirimizin kolay kolay kaldıramayacağı şeylerdir. Biz kendimizi “normal” zannediyor olabiliriz ama aklımız bizden habersiz bu şeylerle dolup taşıyor.Sadece ve sadece biz bunları izlemeyiz. İçerde neler oluyor diye bakmayız. Yalnızca kendimizi dışarıya odaklarız ve dışarıdaki etkilere tepkiler veren bir mekanizmaya indirgeriz kendimizi. Biz orada neler var diye bakmadığımızdan göremediğimiz, farkına varamadığımız için o şeyler yok olmaz… Bilinçaltı dediğimiz şey de budur. Bizim görmemek için her şeyi içine atıp bir daha oraya asla bakmadığımız bir bodrum.

İşte bu gibi nedenlerden oturup da içerde neler oluyor diye bakıvermek; 2500 yıl öncesinin insanlarının doğallıkla yapabildiği bir şeyi dünyanın en zor şeyi haline getirmiştir.

(devamı var…)

Hayalimdeki Eğitim Sistemi

Hayalimdeki okulun temel felsefesi bireyi merkeze alır.

Bireyin kendisini bedensel, ruhsal, zihinsel olarak tanımasına hizmet eder. Öğrenciyi şekillendirmek gibi bir amacı, haddini aşmak olarak algılar. Okul açısından temel hedef, zaten öğrencide var olan potansiyelin açığa çıkmasına hizmet etmektir. Bireyi içi boş bir kutu gibi algılayıp onu, değeri kendinden menkul ideolojiler, fikirler, inançlar, bilgilerle doldurmaya kalkmaz.

Her türlü bireysel farklılıkları yok edilmesi gereken engeller olarak değil, yüceltilmesi gereken zenginlikler olarak görüp buna uygun davranır.

Tüm bunları yaparken öğrencinin bir birey olarak kendisini çevreleyen kültürün, toplumun ve ekolojinin bir parçası olduğunun farkına varmasına hizmet eder.

İdealimdeki okulun yaklaşımı bilgiyi aktarmak değil, bilgiye ulaşmak ve bilgiyi üretmenin yollarını öğrencilere öğretmektir. Çünkü bilginin kendini yenileme hızı bilgiyi edinme hızımızı çoktan aşmıştır. Bu koşullarda hangi bilgiyi aktarmaya çalışırsa çalışsın yanlış ve/veya eksik olmak zorundadır.

Hayalimdeki okul asla neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmeye ve bunu aktarmaya kalkmaz. Bunun yerine doğruyu ve yanlışı ayırt edecek muhakeme yeteneğine sahip olması için öğrencilerine destek olur. Öğrencilerine balık vermektense balık tutmayı öğretir.

Hayalimdeki okul öğrenciyi toplum makinesinin bir dişlisi haline getirmeye çalışmaktan kaçınır çünkü bir insan makineyi tamamen yeniden tasarlayabilecek güce ve potansiyele sahiptir.

Bireyin eğitimini, bireyin kendini tanıma ve tanımlama süreci olarak algılar ve buna en üst düzeyde hizmet etmeyi kendine görev bilir.

Bireyin sadece bilişsel boyutuna değil, ruhsal ve psikolojik gelişimine de en üst düzeyde hizmet eder.

Bunun için fen, matematik, resim vs. gibi “dışarıdaki” bilgileri öğrenmesinin yanı sıra meditasyon gibi “içerdeki” bilgiye ve dünyaya da erişebilecek becerilerle donatılır.

Var olmanın iç dünya ile dışarıdaki dünya arasındaki denge üzerine kurulduğunun farkında olan bireyler yetiştirir ve bireyi bu her iki dünyaya da erişebileceği araçlarla donatır.

Aktif Meditasyon: Giriş

“Aktif” ve “Meditasyon” sözcüklerini yan yana koymak bile oldukça riskli görünüyor. Çünkü aktif olmak ve meditasyon kavramları, imgelemimizde yer etmiş Buda heykelcikleri yahut resimleri sayesinde birbiriyle asla uyuşmayacak şeyler olarak zihinlerimizin ayrı bölgelerinde sınıflanmışlardır.

Ancak bizzat bu koşullanmayla, modern hayatın aktif doğası yüzünden kendimizi meditasyondan bütünüyle soyutlama eğilimindeyizdir. Hasbelkader Buda gibi sessizce ve hareketsizce oturarak meditasyonu deneyenlerimiz olduysa, büyük bir huzursuzluk, can sıkıntısı ve boğulmuşluk hissiyle “bir daha asla” deme noktasına gelmiş olabiliriz. Elbette doğası gereği kimi insanlar ilk seferde dahi bir Buda edasıyla dingin ve kıpırtısızca dakikalarca oturabilmiş olabilir. Ancak sessiz ve hareketsiz meditasyonları yapabilenlerimiz ile yapamayanlarımız arasında yapamayanlar lehine —maalesef— oldukça büyük bir fark mevcuttur.

Peki, ne yapmalı? Meditasyondan uzak durup kendimizi doğa sporlarına mı vermeliyiz? Yahut her gün 15 km. koşup bu “fazla” enerjiden kurtulmaya mı çalışmalıyız? Belki de daha çok seks ile bu enerjiyi “harcamak” mümkün olabilir? Yahut bir maça gidip 90 dakika boyunca çocuklar gibi bağırıp-çağırıp zıplayarak tüm sıkıntılarımızdan kurtulmaya gayret edebiliriz?

Bunlar pek çoğumuzun denemekte olduğu ve belirli oranlarda enerjimizi “harcamakta” işe yarayabilen etkinliklerdir. Ancak bu “fazla” enerjiyi “tüketme” çabasının bizim farkındalığımıza ne gibi bir katkısı olabilir? Daha doğrusu herhangi bir eylemden daha fazla bir katkısı olabilir mi?

Elbette her eylemimizi farkındalığımızı artırmak amacıyla gerçekleştirmek gibi bir meselemiz yahut zorunluluğumuz yok. Kimi şeyleri eğlence olarak yapabiliriz ve yapıyoruz. Bunda asla yanlış bir şey yoktur.

Fakat meditasyon yapmanın alternatifi olarak herhangi bir eylemi, etkinliği koymaya kalktığımızda olan şey sadece eylemin kendisidir. Aslında yapılan eylem basitçe bedensel bir egzersizdir. Enerjimizi bilince, farkındalığa dönüştürmektense, onu tüketmek ve ondan kurtulmaya çalışmaktır yaptığımız.

Peki “kurtulmaya” çalıştığımız şey aslında nedir?

Bunu çoğu insanın düşündüğünü sanmıyorum. Hayat o kadar hızlı bir ritimle akmakta ki bu akışın içerisine kendimizi bir kibrit çöpünün nehirde sürüklendiği gibi bırakmış durumdayız. Hayat ve eylemlerimiz bizi ve enerjimizi tüketerek akıp gitmekte. Hayatımızı oluşturan sınırlı sayıda günler geçip giderken eylemlerimizden oluşma motorlar yaşam enerjimizi tüketerek bizi harekete sevk ediyor.

Oysa bu enerjileri hayatın ve zamanın yatay eksenindeki “ilerlemelerdense”, düşey ve yükseğe doğru çıkmak için de kullanmak mümkündür.

Yakıt aynı yakıttır. Sadece yakıtı kullandığımız araç artık bir otomobil değil, bir füzedir.

Bu benzetmelerin nelere karşılık geldiğini açıklamaya gerek var mıdır bilmiyorum ama sözcüklere bağlı iletişimin sınırlamalarına güvenmektense işin tadını kaçırma pahasına ne anlama geldiklerine değinmenin yararını görebiliriz.

Bizler yaşam enerjimizi eylemlerimizle tüketmeye çalışırız. Bunun ardında yatan sebep şudur: Biz sadece enerjimiz tamamen ya da neredeyse tükendiğinde kendimizi rahatlığın ve gevşemenin kollarına bırakırız. Ancak sorun şudur ki o aşamadan sonra artık en kısa sürede uykuya dalıp uyanana kadar dış dünyaya bilincimizi kapatırız. Bu bir doldur-boşalttır. Tıpkı pilin tükenmesi ve yeniden şarj aletine takılması gibidir. Kendimizi enerjiyle doldurur ve sabah olunca da eylemin içerisinde girerek enerjimizi tüketene kadar kullanırız.

Bu doldur-boşalt döngüsü enerjinin en alt düzeyde kullanımına denk düşer. Çünkü biz onu sadece hayat denen çizgi üzerinde ilerlerken yakıt olarak tüketmekteyizdir. Bu enerji kullanımı elbette sorunlu vs. değildir. İnsan, hayatının sonuna gelene kadar enerjisini bu döngü içerisinde yaşamını sürdürmek için kullanabilir.

Oysa aynı enerji bilince dönüştürülebilir. O zaman enerjimizi, bilincimizi dikey eksende, yukarı doğru yükseltmek için kullanmış oluruz. Ve yatay olarak bizi içine hapsetmiş olan doldur-boşalt döngüleri (dualite) onların üzerine doğru bilincin yükselmesiyle anlamını yitirir ve biz o döngülerden özgürleşmeye başlarız.

Bir labirentin içinde olduğumuzu hayal edelim. Bu labirentin herhangi bir koridorundayken görebildiğimiz şey sadece o koridorun sona erdiği yerdir. O koridorun döndüğü yer hakkında da, o yerin nereye gitti konusunda da herhangi bir fikrimiz olamaz.

Hayatımızı da böylesi bir labirent olarak düşünecek olursak karşımıza çıkan pek çok meselenin ve anlam veremediğimiz pek çok olayın, olgunun bizi nereye götürdüğünü bilemeyiz.

Bahsettiğim doldur-boşalt döngüleri bu labirentlerin bir koridoru olarak düşünülebilir. Bir koridor biter ve diğeri çıkar karşımıza. Eylemler bizi sadece bir sonraki eyleme götürür bu düzlemde. Ve labirentin bittiği yer hayatımızın da sonlandığı yerdir.

Oysa labirent kendisini de içine alan daha büyük bir alanın içerisindedir. Bizim labirentlerimiz varoluşun kendisi değildir. Eylemlerimiz sayesinde hayatımızı, labirentin içerisinde yolumuzu bulmaya çalışarak yahut hiçbir çıkış olabileceğini hayal bile edemeden, labirentin kendisini varoluşu sanarak da geçirebiliriz.

Bir de şunu hayal edelim şimdi: Labirentin içerisindeyken, ilerlememize ve doldur-boşalt stratejimize hizmet eden enerjimizi yahut yakıtımızı labirentin üstüne yükseleceğimiz bir füzenin motorunda kullanmaya karar veriyoruz.

Bunun için bir füze inşa ediyoruz. Yaşam enerjimizi labirentte ilerlemek değil, o enerjiyi labirentin üzerinde yükselmek için kullanmaya karar veriyoruz. Aynı yakıtla labirentin üzerinde yükseldiğimizde yaşadığımız her şeyin, her olayın ve her döngünün aslında bizi nereye götürdüğünü görmek ve neyin ne olduğunu bilmek artık mümkündür.

Bilinç, hayat denen labirentin dehlizlerinde kaybolmaktansa, onun üzerinde yükselmektir.

Ancak biz bunu sadece yaşam enerjimizi kullanarak gerçekleştirebiliriz.

Esas sorun bu noktada şu şekilde ortaya çıkıyor: Nasıl olacak da bizi oradan oraya sürükleyen enerjimizi yükselmek için kullanacağız?

Buda gibi oturup dingin hale geçmek için nasıl olur da bizi sürekli dürten bu enerjiyi kullanacağız?

Bu soru modern hayatın en derin ve yanıtı en önemli sorularından birisidir.

Meseleyi şu şekilde örneğimize uygulayabiliriz: Yatay olarak bizi ilerleten otomobil teknolojisinden, füze teknolojisine geçiştir bu sorunun yanıtı!

Nasıl ki artık kağnılarla, atlarla vs. ulaşım yapmıyorsak, niçin 2500 yıllık teknolojilerle kendimizi tanımaya çalışalım?

Yaşamın ritmi bu kadar hızlanmışken, içimiz kıpır kıpır iken nasıl olacak da oturarak zihnimizi izleyeceğiz?

Yahut kiliseye gidip rahibin okuduğu dualara amin diyerek nasıl ruhlarımız huzur bulabilecek?

Bu elbette mümkün değildir

Hayatın getirdiklerine baktığımızda bize binlerce yıllık bu farkındalık ve bilinç oluşturma yöntemlerinin neler getirmiş olduğunu görebiliyoruz: Ya içine kapanık Doğru toplumlarının sefaleti yahut bu sefil hayatları sömüren Batı saldırganlığı… Eril ve dişi enerjinin sonsuz savaşı!

Pasif meditasyon tekniklerinin Doğu’yu getirdiği nokta hayatın gereklerinden kaçınmak, uzak durmak iken, Batı’nın meditasyonsuz ve eylem odaklı yaşam biçimi hayatın sunduklarına aşırı ve obsesif, takıntılı bir haldir.

Ve modern yaşam o kadar güçlü bir şekilde hayatın her alanını —ve elbette Doğu’yu da— kaplamaktadır ki tüm gezegen neredeyse yok olmanın eşiğine gelmiş durumdadır. Çünkü Doğru ülkeleri (Çin ve Hindistan) de giderek aynı ritme ve maddeye takıntılı hale gelmeye başlamıştır.

Bu durumdan şikâyet etmenin bir anlamı yoktur.

Olması gereken şey “ne o ne de budur.” Bu paradigmanın tamamen dışına çıkmak ve yeni hayata yepyeni metotlar sunmak lazımdır. Aksi taktirde hepimiz bu labirentin içerisinde kaybolabiliriz.

Bu yeni metot, bu yeni yaklaşım, bu yeni bilinç eylemle —yakıtla— kavga etmektense onu kullanmaktır. Onu labirentin sınırlarının dışına çıkmak ve özgürleşmek için kullanmaktır.

Aktif meditasyon demek yakıtı yükselmek için kullanmaktır. Eylemin içerisinden geçerek eylemden özgürleşmektir. Aktif meditasyon kömürü elmasa dönüştürmektir. Aynı kömür sadece ısınmak için kullanılabileceği gibi ehil ellerde onu elmas yapmak da mümkündür. Çünkü her ikisi de sadece karbondur. Biri ham haliyken ötekisi ise nihai potansiyelin hayat bulmasıdır.

Aktif meditasyon artık modern hayatlar için mümkün olan yegâne meditasyondur.


>> Konunun devamı olan yazıyı buradan okuyabilirsiniz.. <<

Seks, Din ve Politika

SEKS

Nedir seks hiç düşündünüz mü? Neden sözcüğün kendisini duymak dahi içimizde pek çok duyguyu harekete geçirir; utanç, heyecan, gülümseme, kızgınlık, sevinç, merak, kaygı, zevk, acı…?

Nasıl oluyor da tek bir eylemin zihnimizde canlandırılması ve onun düşüncesi dahi bunca karmaşık ve birbirine zıt gibi görünen duyguları ve davranışları tetikleyebiliyor? Mesela yemek yeme, araba kullanma, yürüme ya da televizyon seyretme neden buna sebep olmuyor?

Bunu büyük ihtimalle hiç düşünmemiş olabiliriz. Ama gerçekten, derinlemesine bakacak olursak özünde seksin de yaptığımız herhangi bir eylemden pek bir farkı yoktur: Her şeyden önce seks çok temel bir insan ihtiyacıdır. Hatta insan olmak değil canlı olmanın, var olmanın temel ihtiyacıdır. Belki de bu kadar temel bir ihtiyaç olması ve varlığımızın tümleşik bir parçası olması bunu düşünmememizin sebebidir.

Fakat ne olmuştur da çok temel bir ihtiyaç olan seks bizde bunca karmaşık duygular yaratmaya başlamıştır? Neden yemek yeme, su içme için bunca karmaşık duygu araya girmezken seks için bu kadar büyük bir enerji yoğunluğu üşüşür benliğimize?

DİN

Cevabı dinlerin sekse karşı takındığı tavırda aramaya ne dersiniz?

İstisnasız tüm dinlerde seks ile ilgili tabular vardır. Şu ya da bu düzeyde, şu ya da bu şekilde sekse ilişkin —olumsuz— bir tavır söz konusudur. Pek çok din adamı bu iddiama karşı tezler öne sürebilirler. Ve diyebilirler ki, “Bizde sekse karşı olmak yoktur, sadece bunların kurallarını ve koşulları belirlenmiştir dinimizde…”

Ancak esas sorun tam da burada başlıyor gibi.  Neden tamamıyla mahrem olan seks gibi bir konuda kişinin kendisi dışında bir otorite kalkıp neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veriyor?

Bunun ardında ilahi birtakım nedenler aramaya başlamadan evvel, bu konuda biraz fikir yürütmeye ne dersiniz?

Tüm dinlerin kurucusu olan peygamberler ya da aydınlanmış kişiler kendilerinden sonra çevresinde toplanmış kişilerin aktardıkları kadarıyla insanlığa ulaşmak zorunda kalmışlardır bu güne kadar. Hiç düşündünüz mü? Hz. İsa’nın kendisi bir Hıristiyan değildi. Buda’nın kendisi Budist değildi. Bu üst bilinç düzeylerine ulaşmış insanlar kimseye kendilerine tapınmalarını talep etmediler. Onlar sadece varlıklarıyla ve deneyimleriyle çevresindekilere, var olmanın bambaşka bir boyutunun mümkün olabileceğini onlara hissettirdiler.

Ancak sorun şudur ki bu aydınlanmaya ve Tanrısallığa ulaşmış kişilerin çevresindeki insanlar kendi egolarının ve zihinlerinin zindanlarından bakarak onları anlamaya çalışıyorlardı. İçinde bulundukları zindanın küçücük penceresinden tüm gökyüzünü göremiyorlardı elbette. Gördükleri ve anladıkları şey kendi baktıkları pencerenin sınırlamalarıyla örülüydü. Dışarı çıkıp tüm gökyüzünü göremedikleri halde kendi gördükleri ve bildiklerini hakikatin kendisi zannettiler ve öyle aktarmaya başladırlar.

Bu nedenle, kişi kendi zindanından özgürleşip dışarı çıkarak aydınlanmadığı sürece her şeyi eksik ve yanlış anlar. Hiç erişemediği, bulunmamış olduğu bir zirve hakkında olduğu yerden sadece masallar ve hikâyeler uydurur.

Bu nedenledir ki varlığının zirvesine ulaşmış olan bu insanların çevresindekiler onların bahsettiği hakikate kendi düşüncelerini, değerlerini, hırslarını, beklentilerini, duygularını, zayıflıklarını katmışlardır. Sonra, bu üstatların çevresindeki insanlar kendilerini diğer insanlardan daha ayrıcalıklı hissetmeye başlamış ve en iyi kendi bildiklerinin doğruyu yansıttığını iddia etmeye başlamışlardır. Dinler böyle doğmuştur. Din adamları böyle doğmuştur. Mezhepler böyle doğmuştur. Politika böyle doğmuştur.

DİN VE POLİTİKA

Kendi öz benliğinin gücünü tanımamış ve bilmeyen insanlar dışsal gücün peşine düşmüştür. Bunun için insanlara hükmetmeye başlamışlardır. Din en ince ve derinden giden ve insanların en zayıf olduğu noktalardan birisi olarak gücü elde etmenin en kolay araçlarından birisi haline gelmiştir. Dindarlık giderek herkesin bireysel olarak Tanrıyla yahut bütünle ilişki kurma yöntemi olmaktan çıkıp bir meslek, bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Bir geçim kapısı olmuştur. Güç aracı haline gelmiştir.

Bu bireyin kendi varlığının sorumluluğunu kendisi dışındaki bir “uzman”a bırakmasıdır. Kendini tanımak için başka birisine başvurmak zorunda kalmasıdır. Bu en derin ve en köklü sömürme yöntemidir, köleliktir. Gücümüzü, varlığımızı başkasının eline teslim etmektir.

Bu yüzdendir ki dünyanın her yerinde, her kültürde, her dinde, din adamları ve politikacılar iç içedir, işbirliği içindedir. Politika dini kullanır ve din adamları da politikayı kullanır. Her ikisinin de amacı hükmetmektir. Bireyin bireyliğini mümkün olduğunca yok etmek, sakatlamaktır. Bu sayede onu kendisine bağımlı hale getirebilir. Onu kendi hakimiyeti altına alıp tüm yaşam enerjisini sömürebilir.

Peki bunu yapabilmenin en kolay ve güçlü yolu ne olabilir sizce? Evet, seksi bastırmak ve onu korkulacak, utanılacak, kaygılanılacak, zevk alınmayacak hale getirmek… Onu bireyin elinden alıp topluma ait hale getirmek. Bir düşünürseniz, tamamen bireyin kendi enerjisi olan seks güdüsünün nerede, ne zaman, nasıl yaşanacağına anne-baba karar veriyor. Peki anne-baba buna nasıl karar veriyor? Onlar da din adamlarının söyledikleriyle buna karar veriyorlar, geleneklerin onlara söyledikleriyle çocuklarına seksin şu ya da bu şeklinin doğru olduğuna karar veriyorlar. Bireyin elinden kendi enerjisini alıp onu özgürce yaşamasına olanak tanımıyorlar.

ÖZGÜRLÜK

Mistiklerin söylediği bir şey var: Sadece tek bir enerji vardır ve bu tek enerji kendisini farklı biçimlerde ifade eder derler. Bu enerji aynı zamanda hem maddeye, hem düşünceye ve hem de duygulara dönüşür. Enerji tektir ama onun kendini ifade etme şekli sonsuzdur. Güneşin enerjisiyle, içimizde hissettiğimiz seks enerjisi aynıdır.

Her şeyden önce hepimiz ve var olan her canlı seksin ürünüdür. Hepimiz anne babamız birbirlerine cinsel olarak çekildikleri ve bunu eyleme döktükleri için varız. Seksi lanetlemek aslında hayatı lanetlemektir. Ve hayatı lanetlemediğiniz sürece kimseyi cennetle kandırıp cehennemle korkutamazsınız. Yaşamın özü seks enerjisidir. Ama onunla sınırlı değildir. Seks sadece varlıkların sürekliliğini sağlamak için ilk ve temel basamaktır. Ancak, yaşam sadece süreklilik ve devamdan öte anlamlar da içerir.

İnsanların çakra sistemini düşünecek olursak seks çakrası ilk çarkadır. Enerji en ilkel ve saf haliyle kendisini seks olarak dışa vurur. Çakra sisteminde bu enerjiyi yükseltip —bu, onu coşkuyla yaşamak ve kutlamak anlamına geliyor— ikinci, üçüncü ve sonunda da yedinci, taç çakraya kadar çıkartmak gerekir. Giderek bu enerji en saf halinden en sofistike haline gelir ve en yüksek frekansına ulaşır. Bu bireysel olarak bize ulaşan seks enerjisinin evrensel enerjiye yükselip birlik ve bütünlüğe bizim aracılığımızla geri dönmesidir. Bu simyadır. Kömürün elmasa dönüşmesidir. Seksin saf bilince dönüşmesidir. İnsanın Tanrısallığa erişmesidir. Kişinin bir Buda, İsa, Mevlana, Lao Tzu, olmasıdır, aydınlanmasıdır.

Ama din adamlarının ve politikacıların ve tüm güç peşindeki insanların stratejisi tam da bu enerjiyi daha ilk basamağında bastırıp, onu lanetleyip, kötüleyip, sınırlayıp, suçluluk duygularıyla bezeyip yükselmesini önlemek ve onu sakatlamaktır. Bu sayede o kişiyi kendi yaşam enerjisini hayat denen yolculuğunda özgürce ve sınırsızca kullanıp tam bir birey, bütün bir birey olmaktan alıkoyar.

Cinselliğini, sevgisini, coşkusunu, sevincini özgürce yaşayan ve başkalarıyla özgürce paylaşan; tüm varoluşla paylaşan hangi özgür birey cennet vaatleriyle kandırılabilir? Cehennemden korkutulabilir?

Siz korkar mıydınız? Siz kanar mıydınız?

İşte bu nedenledir ki çok basit ve çok temel ve tamamıyla bize ait olan seks kafamızı bu kadar çok karıştırıyor. Çünkü o artık sadece bize ait bir şey değil. Arada din adamları, politikacılar, kültür, okul, eğitim, anne-baba, akrabalar var; koskoca bir kalabalık var. Onlar sürekli müdahale ediyor. Ve Bu yüzden onu coşkuyla, sevgiyle, özgürce yaşayıp tadını çıkartamıyoruz.

Artık modern yaşamda ekonomik olarak —ve giderek kültürel olarak da— kendi seçimleriyle hareket edebilen bireyler olarak kendi seks enerjimizin özgürlüğüne de sahip olabilme ve onun üzerindeki tüm tahakküm çabalarına karşı gelebilme cesaretini elimize alabilmemiz gereklidir.

Kendi bireyliğimize ve kendi varlığımıza karşı verebileceğimiz en büyük ödül bu olacaktır. Ve bu aynı zamanda bize öğretilenlerin tam tersine, ruhsal özgürlüğe giden yolun ilk basamağını teşkil edecektir.

Unutmayalım şayet ilk adımı kaçırırsak asla gideceğimiz yere varamayacağız.

NOT: Bu yazı Üçüncü Göz dergiside yayınlanmıştır

Zırhlarımızın içinde hapsolmak mı, savunmasız ama özgür olamak mı?

Pek çok insan niçin ruhsal yahut dini bir yola girilmesine gerek olduğunu anlayamıyor. Bunun artık gereksiz bir uğraş olduğunu düşünüyor.  Bu günümüzde çok anlaşılır bir durumdur ve modern bireyin ortaya çıkmaya başlamasıyla alakalı bir şeydir. Modernlik ve bireylik kavramları aslında birbirine koşut gelişme göstermiştir. Çünkü modernlik durumu ortaya çıkmadan evvel insanlar sadece ait oldukları cemaatlere, dinlere ve yaptıkları işe ya da ailelerine göre bir anlam ifade ediyorlardı. Ve o zamanlarda esasen herhangi bir dine/yola/cemaate ait olmamak anormal karşılanıyordu.

Aslında, Türkiye’de insanların kolaylıkla bir cemaate üye olabilmesi ve hayata bakışlarını ait oldukları bu pozisyonlara göre belirlemeleri halen tam bir modernleşmenin gerçekleşmemiş olduğunun göstergelerinden bir tanesidir.

Bireyselliğin ve bireyin hayatın her alanında merkezde yer almaya başlamasıyla ruhsal yollara girmek ve yüzlerce yahut binlerce yıl öncesinden gelen yöntemlerle insanın kendini tanımaya çalışması pek çok kişi için artık oldukça uzak bir ihtimaldir.

Burada elbette ana akım dinlerden bahsetmemekteyim. Din aslında kişinin hakikati araması ve kendini bulması üzerine kurulmamıştır. Aksine kişinin kendini dinine tamamen teslim ederek doğru yolu bulmuş olduğu varsayımı üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla dinler bir yol olmaktan daha çok, pek çok yolun içinde olduğu geniş coğrafyalardır ve içerisinde olan her şeyin ve herkesin kendisine ait olduğunu ve onları kapsadığını iddia eder…bu durumda insan dinini seçmemekte, o dinin içine doğmaktadır. Bir balığın suyun içerisinde var olması gibi doğduğundan itibaren içine geldiği dini paradigmanın yaşamsal etkisi altındadır.

Ancak açıktır ki Karl Marks’ın modernliği tanımlarken ifade ettiği gibi artık “katı olan her şey buharlaşıyor” ve buna dinler ve ruhsal yollar da dahil… Artık hiç kimse güzel kadınlar, bol para, dünyanın sunduğu zevkler, heyecan ve tüm hayal dünyası varken kalkıp da belirli bir disiplin altına girip şu ya da bu teknikleri uygulamakla ve sonucu meçhul bir arayışa kendini adamakla hayatını geçirmek istemiyor.

O halde modern hayat insanların maneviyatlarından vazgeçmeleri mi demek oluyor? Yahut en yenisi 1500 yıllık dinlerin sunduğu yaşam tarzına sığınmak dışında bir seçeneğin olmadığını mı kabullenmek gerekiyor?

Modernliğe, modern hayatın sunduğu yaşam tarzına, titreşimine ve katı olan her şeyin buharlaşıp havaya karıştığı bu duruma psikolojik ve ruhsal olarak kendini hazır hissedemeyen insanlar geleneklerine daha fazla sarılıyor. Giderek daha çok muhafazakârlaşıyorlar ve dine tutunmaya çalışıyorlar…

Bu muhafazakârlaşma belirli bir yönde ilerlemekte olan grafiğin okunun küçük bir geri hareketinden başka bir şey değildir. Zaten doğada hiçbir zaman herhangi bir ilerleme düz doğrusal bir şekilde olamaz. Hayat her zaman döngüler halinde ilerler… Bu nedenle örneğin Türkiye’de hep sözü edilen muhafazakârlaşma aslında modernleşmenin bir cilvesidir ve aynı zamanda da göstergelerinden birisidir.

Fakat modernleşme demek, homojen sayılabilecek yapıların ve kitlesel aitliklerin çözülüp dağılarak bireylerin kendi seçimleri olan kimlikleri benimsemeleri durumudur. Bu anlamda, Marks’ın da vurguladığı gibi elle tutulur kimlikler ve binlerce yıllık aidiyetlerin anlamları giderek kalmamaktadır/kalmayacaktır…

İnsanlar artık hayatın çeşitliliğinin farkına varmıştır. Giderek bu daha da derinleşecektir. Kültürel olarak, dini olarak, ruhani olarak o kadar çok yol vardır ki. Niçin herhangi bir tanesi, örneğin içine rastlantısal olarak doğmuş olduğumuz kendi çevremizin tercihleri doğru, özellikle de tek doğru olsun?

Yaşam çok, hatta sonsuz merkezli bir yapıya doğru gidiyor. Ve bunun sonucu da birey sayısı kadar din ve birey sayısı kadar kültürdür, tarihtir… Aslında her zaman olması gereken buydu. Ancak insanın evrimi kolay kolay gerçekleşen bir şey değildir. Hayatın, varoluşun herhangi bir acelesi olmadığından tarih bu şekilde tezahür etmiştir.

Ancak artık geri dönülemez nokta geçilmiştir. Giderek daha çok, dinsel kimliklerin, kültürel kimliklerin, ulusal aidiyetlerin dağıldığına tanık olacağız.

Yaşanılan tüm bu ekolojik, siyasi, askeri ve ekonomik krizler aslında bu yapıların çökerken çıkartmakta olduğu çatırtılardır.

Sistemler ve yapılar dağıldıkça geriye birey kalacaktır.

Birey kendi yolunu kendisi bulmak zorunda kalacak. Hayatta da, ahrette de… Nietzche Tanrı’yı öldürdüğünden beri birey artık bu evrende kendisine doğru yol almakta ve kendisini anlamaya çalışmaktadır.

Buna hazır mıyız? Buna hazır olmayanlar varoluşsal ve onun pek çok farklı yansımaları olan krizlerle boğuşmaya hazır olmalıdır. Çünkü kaçınılmaz olana doğru nehir bizi sürüklerken yapılması gereken şey geride kalmış olan dallara tutunmaya çalışmak değil, yolun, yani nehrin akışına bırakmak ve kendimizi akışla birlikte uyumlu hale sokmaktır… Ve bu güçlü akıntı belki de bir okyanusa, sonsuzluğa açılıyordur… Belki de bir çağlayandır ve aşağıya düşeceğiz… Ancak her iki durumda da akıntının dışında kalma olasılığı hiç yok ve bizim geriye doğru gitmeye çalışmaktansa akıntıdan önce zevk almayı sonra da ona güvenmeyi öğrenmemiz germekte…

Birey olmak korkutucu bir şey bu anlamda. Çünkü artık hakikatle aramızda bizi onun darbelerinden koruyan koruyucu kalkanlarımız olan dinler ve kültürlerimiz kalmıyor… Artık hakikatin karşısında savunmasız ve zırhlarımızdan arınmış halde çırılçıplak duruyoruz. Bu hem korkutucu hem de özgürleştirici.

Hapishanelerimizin korunaklı ama gelişime kapalı ve boğucu atmosferinden farklı burası. Ama bir o kadar da tüm olasılıklara, gelişme olanaklarına açık, heyecan ve coşku dolu ve tertemiz bir havaya sahip…

Seçim bize ait: Ya birey olmaya hazırlanırız yahut artık içine sığamadığımız zırhlarımızın içinde acı içerisinde kıvranmaya devam ederiz.

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Yeniden Bütün Olmak Mümkün mü?

Ermeni meselesine ilişkin düzenlenen imza kampanyasının yarattığı tartışmalar şimdilik dinmiş gibi görünüyor. Ancak açıktır ki bu sadece geçici bir duruma tekabül ediyor. Çünkü asırlık ve bir o kadar da girift bir problemin on gün içerisinde yapılan tartışmalarla çözümlenebilmesi ne mümkün ne de sağlıklı olurdu.

Fırtına şimdilik dinmiş olduğuna göre biraz daha serinkanlı bir şekilde yaşanan bu tartışmaların ve ruhlarda hissedilen karmaşanın ardında yatan bazı derin anlamları tartışmaya açabiliriz. En azından kendi adıma, sadece imza kampanyası bağlamında kısaca ve sadece HerTaraf’ın —yer açısından— sınırları dahilinde değinebildiğim mevzuyu biraz daha derinleştirebilme adına konuyu yeniden irdelemek ve resmin daha bütünsel olarak ne anlama gelebildiğini tartışmak istiyorum.

Tartışmaların içerisindeyken, gerek yazım üzerine bana gelen tepkilerden, gerekse izleyebildiğim kadarıyla, tartışmalara taraf olan —Türk ve/veya Müslüman duyarlılıklara sahip— kesimlerin duygu durumlarından anlayabildiğim kadarıyla basit ve net bir iyi/kötü yahut sorumlu/sorumsuz ya da fail/mağdur ayrımı asla söz konusu değil. Aynı zamanda en az Ermeniler kadar kendilerini mağdur olarak hissetmekteler. Ve bu göz ardı edilmemesi gereken bir noktadır. Çünkü gözlemlediğim örnekler arasından edindiğim izlenimler bu insanların kötü yahut cani vs. olmadıkları, aksine son derece normal ve hatta pek çoğunun demokrat insanlar olduğuydu. Burada elbette resmî ideolojinin savunucusu emekli diplomatlardan ve onların temsil ettiği dış politika argümanlarından ve siyasi faydalar elde etmek amacına sahip Başbakan’dan vs. bahsetmiyorum. Kaldı ki yeterince derine inilirse, bu bireylerin ruhlarının derinliklerinde de aynı mekanizmaların işlemekte olduğu görülebilecektir.

Bunun anlamı şudur: Türkler (Müslümanlar) de Ermeniler (Hıristiyanlar) kadar kendilerini mağdur hissetmektedirler ve terapi alanındaki tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki aynı zamanda her iki taraf —Türkler (Müslümanlar) ve Ermeniler (Hıristiyanlar)— fail olarak da kendilerini suçlu hissetmektedirler.

Özellikle vurgulamak istediğim nokta şudur ki bu yazı bağlamında söz ettiğim şeyler asla tarihî olayların birebir nasıl vuku bulduğundan ve kimin hukuki olarak yüzde kaç haklı ve kimin ne kadar haksız olduğundan bağımsız olarak, bu olayların her iki tarafın ruhları üzerindeki etkilerdir. Dolayısıyla bu gibi durumlarda, yüz yıl sonra önemli olan şey, olayın bizzat kendisinden çok bu olayın taraflarının ve onlardan sonra gelen kuşakların yaşananların etkisini ruhlarında halen nasıl taşıdıkları/taşıyacaklarıdır.

Şayet odağımızı tam olarak nelerin olduğundan ve kimin haklı kimin haksız olduğundan yani olayın adli boyutundan alıp şimdi ve burada geçmişimizin üzerimizdeki etkilerini nasıl çözebileceğimize kaydırmazsak bu meselelerin birkaç asır daha olduğu haliyle ve hatta daha da kötü ve katlanarak, kuşaktan kuşağa aktarabileceğini de kabul etmiş olacağız.

Kendisi de, Ermeni olaylarından çok daha büyük bir toplumsal travma yaşamış bir ülkede, Almanya’da yetişmiş bir insan olan Bert Hellinger’in oluşturmuş olduğu terapötik sistem tam olarak bu gibi etkileri incelemekte kullanılmaktadır. Hellinger’in sistemi bilimsel teorilerin açıklamakta güçlük çekebileceği öğeler içermekle beraber tekrarlanabilir olması açısından özü itibariyle son derece bilimsel ve metodolojik bir yaklaşımdır.

Örneğin bu çalışmayla altı kuşak önce işlenmiş bir cinayetin bedelini ödemekte olan danışanın aslında hangi etkiyle sorun yaşadığı tespit edilebilmekte ve tedavi için adım atılabilmektedir. Bu bağlamda örneğin şizofreni yahut herhangi bir psikotik durumun müsebbibi dört-beş hatta çok daha eski kuşaklardan bir bireyin işlediği bir cinayet olabilmektedir. Hatta Hellinger şizofreninin kesin bir biçimde eski kuşaklarda işlenmiş bir cinayet sebebiyle ortaya çıktığını söylemektedir.

Konunun bu tartışma bağlamında bizleri ilgilendiren boyutu şudur: Birkaç kuşak sonra konuyla doğrudan hiçbir hukuki yahut entelektüel bağlantısı olmayan hatta olayın farkında dahi olmayan birey, ruhunda hem failin hem de mağdurun enerjisini taşımakta ve bu ikisinin çatışmasını yaşamaktadır. Bu nedenle kişi giderek bölünür ve kendi ruhunu bir arada tutamaz. Sonuçta hakikatten, gerçeklikten kopar ve kendinden menkul zihinsel dünyasının içerisinde dış dünyadan bağımsız bir gerçeklik yaratır yahut dünyaya kendisini mümkün olduğunca kapatır.

Şayet bu kalıbı toplumsal düzeyde Türkiye’nin durumuna uygulayacak olursak büyük paralellikler görebiliriz: Niçin Türkiye’nin bu kadar içine kapandığını, yabancılardan korktuğunu, ne Müslüman dünyasına ne de Batı dünyasına kendisini tam olarak ait hissedemediğini, sadece kendinden menkul standartlar oluşturmaya çalışıp her türlü kavramı —demokrasi, AB standartları, insan hakları, hukuk, özgürlük, modernlik, Batılılık, laiklik, Marksizm vs.— sadece çarpıtarak algılayabildiğini belki daha iyi anlayabiliriz.

Hatta daha da ileri giderek tarihte yaşanmış olan ve çözülmeden duran bu gibi toplumsal travmaların başka pek çok durumda yeniden ve yeniden kaderimizmiş gibi yaşanmasının sebebini dahi bu bağlamda anlamlandırmak mümkün olabilir: Neden şiddetle ve savaşla Kürt sorununu çözmeye çalıştığımızı yahut bireysel düzlemde neden karısı adamı terk ettiğinde aklına ilk gelen şeyin onu öldürmek olabildiğini anlamak mümkün olabilir.

Politik düzlemde, örneğin neden iktidardaki bir partiyi Anayasa Mahkemesinin bizzat kendisinin korumakla yükümlü olduğu anayasaya aykırı düşme pahasına kapatmaya çalıştığını, bu şizofren psikolojisinin etkileri olarak yorumlamak belki fazla ileri gitmek gibi olsa da, yine de pek çoğumuz için anlamlı gelebilir.

Sonuç olarak hem cinayeti işleyenin hem de cinayetin kurbanı olanın ruhunu kendi varlığımızda taşımaktayız. Bunu taşımak bizi daha bütün ve daha sağlıklı kılmıyor. Ülkemizi, siyasetimizi, dış ilişkilerimizi, toplumumuzu, toplumu oluşturan etnik kimlikleri, dindarları, dinsizleri; her düzlemde hepimizin hayatla ve birbirimizle olan ilişkilerimizi olumsuz yönde etkilemektedir. Psikolojimiz, ruhlarımız bozulmakta, dünyaya ve kendimize karşı nesnel yaklaşımlarda bulunmamıza bu ruhsal çatışmalar engel olmaktadır.

Bunun istisnası yoktur. Bu toplumun üyesi olmak bunun için yeterlidir. Türk kimliğine, bu ülkede yetişmiş Müslüman kimliğine sahip olmak, bu kimliklerle özdeşleşmeden sadece bu ülkenin vatandaşı olmak bu çatışmayı ruhumuzda taşımakta olduğumuz anlamına gelmektedir.

Sadece kimimiz şizofreninin daha ileri aşamalarındayız, kimimiz ise belki henüz ortaya çıkmamış olsa da, belki sonraki kuşaklara aktarmak üzere içimizde bu hastalığı taşımaktayız.

Bunun sadece tek bir çözümü vardır: Bu topraklarda doğup yaşamakta olan insanların bu tecrübelerden bir şeyler öğrenmeye başlaması gerekmektedir. Bunun da yöntemi herhalde hakikatlerle savaşmak değil, olan ve yaşanmış her şeyi bize vereceği tüm acıya ve yaratacağı tüm ruhsal karmaşalara rağmen kabullenmek ve olduğu haliyle yüzleşmektir. Ancak bu sayede mağdurların ve faillerin ruhları huzur bulacak ve biz de (bireysel ve toplumsal olarak) ilk kez tüm bu olanların ağırlığından özgürleşmiş olacağız.

O zaman, sevgli “savunma” bakanımız Vecdi Gönül’ün de vurguladığı gibi tüm bu etnik temizlik ve tehcir olayları üzerine inşa edilmiş olan Türklük ve/veya Müslüman-Türklük, bölünmüş kişilikler daha doğrusu kimlikler olarak gerçeklikle bağı kopuk özünden sıyrılıp kendine güvenen, nesnel gerçeklikten kaçınmayan, özgür ve bağımsız birer kişilik/kimlik olarak anlam ifade etmeye başlayabilecektir.

Zen ve Sufizm Karışınca…

Türkiye’de çok garip bir şey var. İnsanlar bir yayınevinin Osho’nun bambaşka bağlamlarda bahsedilmiş iki konuşmasından rasgele derlediği Zen ve Tasavvuf Yollarını bir arada sunan bir kitap yüzünden Zen ile Sufiliği birbirine karıştırıyor…

Zen ve Sufilik Müslümanlıkla Hinduizm kadar birbirine ters yollardır.

Zen tamamen farkındalık üzerine kurulu bir yoldur.

Sufilik ise tamamen sevgi ve aşk üzerinden giden bir yoldur.

Yolların vardığı yer aynıdır evet, ancak birisi dağlardan tepelerden aşarak gidiyorsa, ötekisi nehir kenarlarından, belki daha çok dolanarak ama daha keyifli bir yol izliyor…

Varılan yer aynı diye bu iki yolu aynı zannetmek gafletine düşmemeli insan…

Şayet Sufilik hakında bilgi arıyorsa kişi bunu aramaması daha iyidir. Sufilik bilgi ile ilerlenen bir yol değildir. Sufilik bilginin bırakıldığında anlaşılabilecek bir yoldur. Kalbin yoludur. Kalbin coşkusudur.

Sadece İstanbul’da herhalde onlarca belki yüzlerce Sufi/Tasavvuf ehli vardır. Birini bulmak ve gidip eteğini öpmek ve saygıda kusur etmeden onun ateşinin yanında durmak gerekir ki o ateş kişiye de sıçrasın…

Beyni doyurmak için bu yola girilmez. Ancak yine de her şey önce düşüncede başladığından Ahmed Hulusi okumak iyi bir başlangıç olabilir.

Ama eğer Zen konusunda da bir şeyler öğrenmek isterse insan fazla şansı yoktur. Osho okumanızı tavsiye ederim bulduğunuzca…

Osho haricinde pek çok Zen kitabı var piyasada ama hiçbirisi beyninizi gereksiz teoriler ve anlamsız bilgi kırıntılarıyla doyurmak dışında bir fayda vermez… Özünü anlayamazsınız, ki Zen saf özdür… Özün dışındaki hiçbir şey Zen olamaz.

Herhangi bir yolun —yahut dinin diyelim— tüm fazlalıklarını attığınızda geriye kalan şeydir Zen.

Bu nedenle fazlalıklar hakkında çok şey öğrenip sonuçta hiçbir şey anlamadan beş on yıl kaybettikten sonra “ne saçmalık, ben keyfime bakayım, şu kısacık hayatta bunların hepsi safsata deyip” kendinizi zevkin sefanın hırsların yani kısaca egonun içine hapsetmeyi seçebilirsiniz…

Böyle bir duruma düşüleceğine Zen’i entelektüel olarak anlamaya çalışmamak daha çok tercih edilebilir. Zira Zen’i tecrübe edebilecek bir yer henüz mevcut değildir Türkiye’de.

Zen ile ilgili olarak Zazen tekniği ile yapılan meditasyonu yapmak önerilebilir sadece… Bu teknikle ilgili bilgileri yakın zamanda sitemizde bulabileceksiniz.

Sonuç: Yarım bilgi o konudaki cahillikten daha beterdir.

Özür Dilemenin Vicdani Boyutu

Ermenilerden özür dileme kampanyası hakkında oldukça çok şey yazıldı ve söylendi. Saygı duyduğum, severek yazılarını okuduğum ve demokratlığından ve entelektüel düzeyinden hiç şüphe etmediğim pek çok yazar ve düşünür, “Ben hiçbir şekilde onaylamadığım ve kategorik olarak karşısında olduğum bir siyaset ve onun temsilcileri tarafından yapılmış olan bir eylem için özür dilemek zorunda mıyım” şeklinde özetlenebilecek bir fikri savunuyorlar.

Entelektüel düzlemde son derece güçlü ve mantıklı bir argüman olan bu düşünceye tamamıyla başka bir düzlemden, ruhsal ve psikolojik açıdan bir itirazım var.

Her şeyden evvel bu yaklaşımın mantık düzleminde hiçbir sorunu olmadığı açıktır. Ancak, her durumda geçerli olabilecek ideal bir mantığın kurallarına göre hayatın işlediğine ilişkin herhangi bir gösterge elimizde mevcut değildir. Böyle bir mantığın egemen olduğu bir hayatta herhalde ne ırkçılık, ne soykırımlar ne de insanın insana ve diğer varlıklara zulmü söz konusu olmazdı. Örneğin Osmanlı Ermenilerinin büyük oranda yok olmasına vesile olacak olayların kararını alan kişilerin amaçlarına hizmet eden kendi içinde gayet tutarlı bir mantığı vardı.

Oysa vicdan, farkında olsak da olmasak da herkeste aynı prensiplere tabidir. Ünlü Alman terapist ve eski din adamı Bert Hellinger Aile Dizilimi adındaki terapi yöntemini geliştirmiştir. Hellinger, vicdanın bizlerin içine doğduğumuz ve doğuştan evrensel ilkelerine tabi olduğumuz bir sistem olduğunu belirtir. Bizler vicdanımızla doğarız. Nasıl organlarla, düşünme ve hissetme kapasitesiyle doğuyorsak, vicdanımız da kendiliğinden, doğamızın bir parçası olarak doğuştan taşıdığımız bir şeydir.

Bu bağlamda soru(nu)muz şudur: yaklaşık 100 yıl önce siyasi olarak tasvip etmediğimiz bir eylemi yapmış olan yöneticilerin eylemlerinden ne kadar sorumluyuz ve bunun için özür dilemek gerekli ve/veya yeterli midir?

Sorunun cevabı için yine Hellinger’e başvuralım. Entelektüel ve mantıksal düzlemden daha yüksek bir yerden, ruhsal düzlemden bakıldığında şöyle bir prensip mevcuttur: önceki kuşağın yapmış olduğu haksızlıkların bedelini, gruba sonradan katılanlar üstlenir.

Bu durumda vicdanen bu yapılmış olanların hepsinin ağırlığını omuzlarımızda taşıyoruz ve bunun bedelini halen, her an ödemekteyiz.

Özetleyebilmek amacıyla Hellinger’in kabile sistemi ile Ermeni meselesi arasında bir analoji kurmak mümkündür: ailedeki (toplum) bireylerden birisi, örneğin baba, (devlet) çocuklarından birisini evden kovuyor yahut öldürüyor (Ermeniler) diğer kardeşler (tüm etnik ve diğer kimlikler) ve onların çocuk ve torunları (bizler) babanın (devlet) yapmış olduğu haksızlığın bedelini, ya fiziksel yahut ruhsal olarak hasta olmak suretiyle ya da bizzat intihar etme ve kendi varlığımızı yok etmeye varan davranışlarla (toplumsal ve bireysel olarak yaşadığımız çatışmalar)telafi etmeye çalışırız.

Terapi sürecinde çözüm için, geçmişte haksızlığa uğratılarak onuruna ve var olma hakkına saygı gösterilmeyen ve artık yaşamayan kişi yahut grubun (Ermeniler) oradaki temsilcisinin onurlandırılması gerekmektedir. Bu da simgesel olarak o kişinin ya da grubun temsilcisinin önünde saygıyla eğilip onu simgesel olarak onurlandırmakla olur.

Türkiye’de, toplumumuzun (aile sistemi) fertleri olarak bizlerin (örneğimizdeki kardeşler ve onların çocukları) neden şiddete bu kadar eğilimli olduğumuzun, neden militarizmin ve sorunları silah ve ölümlerle halletmeye çalıştığımızı anlamak için belki de Hellinger’in dediklerine daha çok kulak vermemiz gerekecek.

Ermenilere ve tüm azınlıklara -ve hatta çoğunluğa- yapılan tüm haksızlıklarla yüzleşmeden ve haksızlıklara uğrayanları simgesel olarak (koşulsuz bir şekilde özür dileyerek) onurlandırmadan hiçbirimizin ruhu asla huzur bulmayacak ve bedelini daha fazla kan, gözyaşı, kavga-gürültü ile ödemeye devam edeceğiz.

Unutmayalım ki zihnimizin, koşullanmalarımızın ve mantığımızın vicdanımızın önüne geçmesi, bu lanetin altında ruhlarımızın ezilmeye devam etmesi demektir.

NOT: Sangeet’in bu yazısı 18/12/2008 tarihinde Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Meditasyona Genel Bakış

Meditasyona ilk başladığınızda, farkındalığın ilk adımı bedeninize
elden geldiğince dikkat kesilmektir.

Sonra düşüncelerinizin farkına varmaya başlayın. Onları ayırt etmek
bedeninizinkileri fark etmekten daha zor ve elbette ki, daha tehlikeli.
Düşüncelerinizin farkına varabildiğinizde içinizde neler olduğuna
şaşacaksınız. Herhangi bir anda aklınızdan geçenleri kâğıda dökseniz,
büyük bir sürprizle karşılaşırsınız. İçinizden geçmekte olan şeylere
inanamazsınız. Tüm samimiyetinizle ve olduğu şekilde aklınızdan
geçenleri yazın. 10 dakika sonra yazdıklarınızı okuyun. Göreceğiniz şey,
çılgın bir zihne sahip olduğunuz. Çünkü bu koskoca çılgınlığın, bir yer altı nehri gibi
akmakta olduğunun farkında değiliz. O, her ne yapıyor ya da yapmıyor
olursak olalım, tüm hayatımızı etkiliyor. Ve düşünürseniz, bu çılgıncasına
akan düşünce nehrinin toplamı sizin hayatınız! Öyleyse artık değişimin
vakti gelmiş olmalı.

Ve farkındalığın mucizevi taraf şu ki, farkına varmak dışında hiçbir şey
yapmanız gerekmiyor. Düşüncelerinizi izliyor olmak, onları değiştirmek
anlamına geliyor. Böylece yavaş yavaş o çılgın insan kayboluyor ve
düşünceler belli bir örüntü içine giriyor. Bedeniniz ve zihniniz huzura
kavuştuğunda göreceksiniz ki, onlar aslında birbirleriyle uyum içindeler.
Aralarında bir köprü var. Artık farklı yönlerde çalışmıyorlar. Bir kez
bedenin, düşüncelerin ve duyguların farkına vardığınızda hepsi birlikte
bir orkestra oluşturuyorlar. Sonra da dördüncü durum kendiliğinden
oluşuyor. O bütünün size bir armağanı. Bu durum, nihai farkındalık olarak
adlandırılıyor. Kişi kendi farkındalığının farkına varıyor.

Kendinize ulaşabilmek, içinizdeki potansiyeli açığa çıkarabilmek için
denemeniz ve kendiniz için doğrusunu bulmanız gereken yüzlerce farklı
meditasyon tekniğinin yanı sıra; kendi kendine hipnoz, rüya hipnozları,
stresi kontrol altına alma tekniklerim içeren relaksoloji, ses terapisi,
nefes egzersizleri, şaman ritüelleri ve trans dans öğretileri gibi pek
çok farklı yöntem de bulunuyor.

Binlerce yıldır insanlar tarafından kendini tanıma yöntemi olarak
kullanılan meditasyon modern insanın her gün yaptığının aksine düşüncenin
tamamen dışında olma halini ifade ediyor. Aslında batılı zihin ve yaşam
tarzı için meditasyonu algılamak zor. Çünkü bizlerin koşullanması tamamen
aktif olmak üzerine kurulu.

Meditasyon gereklidir çünkü kendimizi tanımak için aslında bir şey yapmaya
değil; yapmamaya ihtiyacımız var. Ama öz benliğimizden o kadar uzaklaşmışız
ki, hep bir şeyleri elde etmenin peşinde dolaşıyoruz. Meditasyona da, bu
alışkanlığımızı kırmak için ihtiyaç duyuyoruz.

İnsan meditasyon yaptıkça nelere ihtiyacı olmadığını fark ediyor, nelerden
vazgeçebileceğini görüyor. Meditasyon yaptıkça insanın hayatından ona
gerekli olmayan şeyler kendiliğinden çıkıyor. Meditasyonu, bir ışığın
odaya girip her şeyi aydınlatması gibi düşünebilirsiniz. Meditasyon
kişiliğimize, bilinçaltımızdaki karanlık köşelerimize ışık getiriyor.
Mistikler bunu “bilincin ışığı” olarak niteliyorlar. Meditasyon
çocukluktan bu yaşımıza kadar getirdiğimiz, yaşanmış-yaşanmamış pek çok
şeyi aydınlığa, bilince çıkartıyor. Meditasyon yaptıkça bizi huzursuz eden,
sıkıntı veren, farklı kişilik maskeleri takmamıza neden olan fazlalıkların
kendiliğinden uzaklaştığım görüyoruz.

Tüm diğer spiritüel felsefeler gibi meditasyonda da sağlık kavramı, hasta
olmama halinin ötesinde bir anlam taşıyor. Bu felsefeye göre öyle gibi
görünse de, sorunlarımızı başkalarının yardımıyla üretmiyoruz. Sorunların
tümü özde kendimizi tanımamamız nedeniyle ortaya çıkıyor. İhtiyaç
duymadığımız şeylerin peşinde koştuğumuz için psikolojimiz bozuluyor.
Ama bu bizim kendinizin hayata karşı tavrımız. Bu nedenle patolojik bir
rahatsızlığı, kurtulmak gereken bir durumu, dışarıdan yardım alarak
çözmeye çalışıyoruz. Biz ürettiğimiz için o sorunu çözsek dahi, bu başka
sorunları üretmemizi engellemiyor.

Meditasyon ise bizi hiç kimsenin yardımı olmadan kendimizi kendi
kendinizin çözmesine ve sorun üreten kalıbın kendisini çözmemize yardım
ediyor. Bizi böylece gitgide dış dünyadan özgürleştiriyor. Özgürleşme,
bizi ilişkileri daha sağlıklı yaşamaya götüren bir süreç. Biz genelde
sorunları başka yerde arıyor; ya eşimizde, ya sevgilimizde, ya çocuğumuzda,
ya anne-babamızda ya da patronumuzda buluyoruz. Oysa bu kişiler ve
enerjiler kendi hayat deneyimimiz boyunca, kendimizi geliştirmek için
bize olanaklar sunan aracılar. Biz onları suçladıkça, bu hayatta
öğrenmemiz gereken dersi öğrenmemiş oluyor; ısrarla o dersi almamaya
çalışıyoruz. Bu da bizi daha farkında bir hayata götürmüyor.

Hayatımızdaki herkes ve yaşadığımız her şey, bizim daha çok bilinçlenmemiz
için varlar. O ilişkileri doğru şekilde algılar, doğru şekilde yaşar ve
doğru şekilde çözümlersek, yaşam gelişimimizde bir üst düzeye geçiyoruz.
Bu hayat denen yolculuk süresince devam ediyor. Bunları çözdükçe
bilincimiz ve ruhumuz özgürleşiyor.

HAYATA RAĞMEN İÇE DÖNÜN ……

Meditasyon, iç dünyaya yapılan bir yolculuk. Oysa hayatta yapılacak bu
kadar çok şey varken insan nasıl olur da kendi merkezinde kalır? Ama
korkmayın. İnsan kendine yaklaştıkça, dünya da ona daha dostça
davranıyor. Aslında “dışarısı” diye bir yer yok. Siz kendi içinizde
mutluysanız karşınıza sadece mutluluk çıkıyor; mutsuzsanız da sadece
hüzün. Meditasyon yapmanın en önemli kazanımlarından birisi de kabul. Bu
başınıza gelebilecek her şeyi kabul etmeniz anlamına geliyor. Siz
kötülükleri de yürekten kabul edip, size neler öğrettiğine bakabildiğiniz
o zaman, artık sizi ne korkutabilir?

Meditasyon yapan insan için modern zamanların insanını sınırlayan zaman
ve ölüm kavramları aslında sadece zihnin yarattığı birer yanılsama.

AKTİF ÇAĞA AKTİF MEDİTASYON ……

Meditasyon teknikleri de, insanlık gibi değişim geçiriyor. 2000 yıl önceki
insanlar doğanın içinde yaşıyorlar, doğal şeyler yiyorlardı. Araba
gürültüsü yoktu, ülkeler birbirlerini bombalamıyordu. insanlar bugüne
kıyasla daha barışçıl, daha doğal, daha sakindiler. Daha az şey
düşünüyorlar, daha az kaygılanıyorlardı. O insanlar için kıpırdamadan
saatlerce oturarak meditasyon yapmak daha kolaydı. Oysa şimdi beynimizde
2000 yıl öncesine kıyasla, çok daha fazla ihtiyacımız olmayan şey var.
Bedenlerimiz toksin depolarına dönüşmüş durumda. Çünkü sağlıklı ve doğal
besinler tüketmiyoruz. Kahve ve içki içiyor; uyuşturucu kullanıyoruz.
Oksijen değil egzost soluyoruz. Doğayla bağımız kopuk. Bu nedenle
kendimizden de kopuğuz. Bizim oturup sakince meditasyon yapabilmemiz
için önce bunlardan arınmamız gerekiyor.

Yeni çağın meditasyonları arasında yer alan “Osho meditasyonları” tam da
bunu yapıyor. Bu meditasyonlardan önce paradoksal bir şekilde, normal
hayatta olmadığımız kadar aktif oluyoruz. Önce içimizdekileri atıyoruz,
sonra oturup kendimizi izliyoruz. Ama endişelenmeyin, bir süre sonra hem
meditasyonda, hem de günlük hayatta dinginliği yakalamaya başlıyorsunuz.

KAÇMAYI BIRAKIN, SADECE KABULLENİN ….

Çoğu insanın sandığının aksine meditasyonun bir kaçış değil; bir
kabulleniştir. Meditasyonu insanlar hayatlarındaki kötü bir şeyden
kurtulmak için yapma eğilimindeler. Bu büyük bir yanlışlık. Hatta
başlangıçta meditasyonu kötü hissettiğiniz zaman değil; iyi hissettiğiniz
zaman yapın. Çünkü iyi hissettiğiniz zaman kendi benliğinize daha
yakınsınızdır. Böylece kısırdöngüyü de kırmış olursunuz. Meditasyon bir
ilaç da değildir. Her ne kadar yarattığı sonuçlar ilaçlar kadar etkili olup
pek çok sorunu çözse dahi ona bu muameleyi yapmayın. Biraz düşünürseniz
ilaçlar aslında bir tür uyuşturucudurlar. Onlar sizi sürekli hasta tutacak
potansiyele sahiptirler. Neden? Çünkü hasta olursunuz, ilaç alırsınız, ilaç
alınca hasta olmaktan kurtulacağımızı bilerek, hasta olmak için kendinize
açık kapı bırakırsınız. Bu bir kısır döngüdür. Tabii ki başlangıç
evrelerini atlattıktan sonra meditasyonu, kendinizi kötü hissettiğinizde
de yapacaksınız. Ama iyi hissettiğinizde sakın bırakmayın. Çünkü çağımız
insanının meditasyona başlamak için hakikaten kendini kötü hissetmesi
gerekiyor. Çünkü insan yanılsamaları sürdürme eğilimi taşır. Bu da bizi
yeniden mutsuzluğa götürür.

NEREYE BAKTIĞINIZA DİKKAT EDİN….

Esas mesele resmin tamamını görmek. Bazen mutlu, bazen mutsuz oluruz.
Meditasyon sizi mutluluk-mutsuzluk döngüsünün dışına çıkartıyor.

Meditasyon sizi mutluluğa götürecek diye bir şey yok. Ama sizi bilgeliğe
götüreceği kesin. Meditasyona başladığınızda önceleri mutluluklarınız
kadar mutsuzluklarınızı da daha yoğun yaşayacaksınız. Ve bu kaçınılabilecek
bir şey değil. Ama meditasyonun en heyecan veren yönü şu:
Artık mutsuzluklarınızı da o yoğunlukla yaşama gücüne sahip olacaksınız.
Onunla incinmeden başa çıkabileceğinizi bileceksiniz ve onu kabul
edeceksiniz. Çünkü hayat iyi ve kötünün birlikteliğinden oluşur.
Meditasyon size aslında bir şey yapmak zorunda olmadığınızı öğretir.
Meditasyon yaptıkça durumları kabullenmeyi, olasılıklara açık olmayı
deneyimlersiniz. Meditasyon felsefesine göre eğer varoluş, tek bir
organizmaysa, biz de onun bir atomu, bir hücresi, bir parçasıyız. Hayat
sürüyor, biten ya da başlayan bir şey yok. Ölümde bile bu böyle. Hepimiz
sürekli bir oluş halinde yaşıyoruz. Meditasyon hali, durup olan her şeyi
izlemek ve fark etmek demek. Olan şeye karşı tavır almak zorunda değiliz.
Onun farkında olmamız yeterli…

Sangeet

Merhaba

Merhaba,

Bu ilk yazıyı artık yazmanın vakti gelmişti. Artık sitenin altyapısı birkaç eklentiyi saymazsak hazır sayılır.

Bundan sonrası zaman içerisinde halledilecek şeyler.

Bu ilk yazıyı yazarken sitemin esas amacının ne olduğundan bahsetmenin faydalı olacağını düşünüyorum.

Siteyi açmadan kendime üç soru sordum:

1. “Neden bir site açmalı?”
2. “Sen kimsin ki?”
3. “Asırlardır insanlığa herkesin bir şeyler anlatıp dumuş olduğu bir dünyada “yeni” bir şey söylemek mümkün mü ki sen de katılıyorsun kervana?”

Sona da aklıma bu soruların cevapları şu şekilde geldi:

1. Web sitesi çağımızın teknolojik olanakları arasında insanlara ulaşmanın en kolay yoludur. Kolayca kurulabilir ve ilgi alanı aynı olan insanlara ulaşmada pek çok medyadan daha kullanışlıdır. Ayrıca interaktif olmasından dolayı pek çok başka medyaya göre daha canlı ve gelişime açıktır, daha demokratiktir.
2. Bu konuda pek fazla bir cevap gelmedi aklıma! Çünkü gerçekten ne “kim olduğumu” tam olarak biliyorum ne de böyle bir sorunun tam bir yanıtının herhangi bir insan için tam anlamıyla cevaplanabileceğini sanmıyorum. Belki de sadece böyle bir site açmaya yetebilecek teknik bilgiye sahip ve gevezelik etmeyi seven ve insanlarla ortak ilgi alanları çerçevesinde buluşmayı seven bir insanım diyebilirz başlangıç olarak. Belki de şöyle söylemek daha doğru bile olabilir: Bu sitenin ortaya çıkartacağı, burada tecrübe edilecek şeyler belki de kim olacağıma katkıda bulunacak, o kişinin ortaya çıkmasına vesile olacaktır. Dolayısıyla siteyi belirli bir kimse olduğumdan değil, yaşam tecrübemi artıracağına olan inancım sebebiyle açmış bulunuyrum. Bu bir anlamda bir çiçeğin kendisini açması gibi düşünülebilir. Çiçek açtıktan sonra yaydığı kokularla kendine çekeceği şeyler sayesinde birtakım tecrübe elde eder… Bu siteyi açan için kendisi, bir çiçek olabilmeyi arzu eden bir kişidir sadece… Daha da doğrusu bu site bir çiçek açma girişimidir…
3. Güzel soru! Ne denebilir ki? Hakikaten şu gökyüzünün altında yeni ne söylenebilir! Belki de yeni bir şey söylemekten çok, başka bir şekilde söylemek için böyle bir şeye girişmişimdir… Evet, belki söyleyebileceğim her şey söylendi çoktan. Ama ne yapalım bu sefer biz de aynı şeyleri daha güzel, daha farklı, daha heyecanlı, daha bir başka açıdan söylemeyi deneriz… Belki bu haliyle söylenenlere bir değer katmış oluruz. Umudum budur yani..