Aktif meditasyonlar Osho’nun insanlığa sunduğu en büyük nimetlerden birisidir.
Bunu anlamak için sadece insanların 2000 yıl önce nasıl yaşamakta olduklarını bir düşünmek ve şu anki hayatlarımızla kıyaslamak yeterlidir.
Bildiğimiz oturma ve pasif meditasyon teknikleri binlerce yıl önceki insanlığın ihtiyaç duyduğu şekilde tasarlanmışlardır. Buda’nın yaşamış olduğu 2500 yıl öncesinde dünyada yaşayan insan sayısı 15-20 milyon civarındaydı! Şu an bunun neredeyse 500 katı insan yeryüzünde yaşamaktadır!
Dünyanın sessiz ve sakin olduğu dönemlerdeki bu insanlar tamamen doğanın içerisinde yaşamaklardaydılar. En büyük kent dahi 40-50 bin nüfusa sahipti… Kaldı ki en kalabalık kentlerde bile insanlar doğal malzemelerle yapılmış ve her tarafı ağaçlarla çevrili evlerde ve birbirine destek olmaya çalışan insanlardan oluşma komşulukların mevcut olduğu mahallelerde yaşıyorlardı.
Herkes doğal yiyeceklerle besleniyor ve bedenen çalışıyorlardı. Neredeyse gidecekleri her yere yürüyerek ve bedenlerini kullanarak gidiyorlardı. Eğitim sistemi diye bir şey yoktu. İnsanlar kendi hızlarıyla öğreniyorlar ve kendi istedikleri ve ihtiyaç duydukları şeyleri öğreniyorlardı.
Nüfusun çok çok büyük bir kesimi tamamen doğal ortamlar olan köylerde, hayvan ve bitkilerle iç içe yaşıyorlardı.
O zamanlar ne TV vardı, ne bilgisayar vardı, ne reklamlar; atom bombası henüz atılmamıştı, kitle imha silahlarıyla yüz binlerce insan katledilmemişti. Hakiki anlamıyla hiçbir makine yoktu. Arabaların gürültüsü nedir bilmezlerdi. Hiç uçağa binmemişler ve on milyon tanımadıkları insanla aynı trafiği, aynı sokakları aynı kenti ve yaşam alanını paylaşmıyorlardı. İnsanlar mertçe karşı karşıya dövüştükleri savaşlar haricinde neredeyse hiç birbirini öldürmüyordu. Hele zevk için yahut rasgele insanları öldürmek kimsenin aklına dahi gelmiyordu.
250 TV kanalından hayatın neredeyse her alanına ait bilgi yağmuruyla zihinlerimiz kirlenmemişti.
Böyle bir hayatı yaşarken insanların bir saat kıpırdamadan oturabilmesi herhalde dünyanın en doğal eylemlerinden birisiydi.
Zihinlerimiz o zamanlar sadece gerektiğinde devreye giriyordu ve büyük oranda pratik şeylerle sınırlıydı. İnsanların enerji merkezi kafada değil, daha aşağıda bedenin alt kısımlarında idi. Özellikle kalp bölgesindeydi. Hatta kimi toplumlarda daha da altlarda, yani hara’da yahut göbek civarındaydı… Çünkü insanların toprakla ve yerle bağlantısı çok daha güçlü idi. Kendi yaşamlarında ihtiyaç duydukları her şeyi kendileri doğrudan oluşturmak zorundaydı. Yumurta istiyorsa tavuk besliyor, ısınacağı odunu kendisi topluyor ve kesiyordu. Suyu kendisi taşıyor, ekmeğini kendisi pişiriyordu. Hatta içinde yaşadığı evleri dahi insanlar kendileri yapıyordu.
Tüm bu eylemler kişiyi, kendi varlığının hayatla kesiştiği alanın farkındalığına götürür. Yani var olmanın fiziksel tüm gereklerini yerine getirerek inanlar en alt çakralardaki yaşamsal, hayatta kalmaklailgili enerjiler üreten merkezleri aktif kılmaktaydı.
Bu yaşam için fazla bir zihinsel aktiviteye gerek yoktu. Ne de olsa süt sağmak ve ineğin bakımını yapmak için yüksek düzeyde bir zeka ve zihinsel işlem yapmak gerekli değildi…
Zihinleri bu kadar sakin insanların oturup düşüncelerine bakması dünyanın en kolay işlerinden birisiydi muhtemelen. Ve nutmayalım ki meditasyonda kendimizi zorlayan herhangi bir yöntem bizim için doğru değildir. Zamanın ustaları Buda ve Mahavira birbirlerinden habersiz olarak, neredeyse aynı teknikleri oluşturmuşlardır. Çünkü bir usta çağının insanının ihtiyacı neyse ve onun için en kolay ve doğal teknik neyse onu yaratır her zaman.
İnsanlık için 25 asır uygun olan meditasyon teknikleri son 100-150 yılda yaşanan olağanüstü değişimler sebebiyle artık nüfusun çok büyük bir kesimi için geçerliliğini yitirmiştir.
Artık uzay çağına girmiş, atom bombalarıyla dakikalar içerisinde 100.000’lerce insanı yok etmiş, tüm insanlık tarihi boyunca üretilen bilginin iki katı bilgiyi artık birkaç yıl hatta ayda üretebilir hale gelmiş, reklam ve zihin kontrolü teknikleri geliştirmiş, seri katiller üretmiş, zihnine giren bilginin kontrolünü çoktan yitirmiş bir insanlık söz konusudur.
Ortalama bir insanın zihninden herhangi bir verili anda geçen düşüncelerin hiçbir kontrolü artık ne yazık ki yoktur. Zihin denen süper makine uykuda dahi asla durmadan çalışmaktadır. Zihinlerimiz, içinde bir sürücüsü olmayan ve son süratle gitmekte olan bir süper spor otomobil gibidir… Arada bir oraya buraya sürtünür yahut çarpar ama asla durmaz. Giderek daha da hızlanır… Nerede duracağını bilemez. Çünkü onun bir bilinci yoktur. O bir hız makinesidir. Düşüncenin ne olduğunun hiçbir önemi yoktur. Sadece ve sadece düşünceler kontrolsüzce akmaktadır.
Zihin oyuncu bir maymun gibidir. Her zaman, durmaksızın bir daldan diğerine zıplar durur. Bir o dala bir bu dala… Hiçbir mantık yahut düşünce silsilesi izlemez… Sadece düşünceler ve düşünceler… Gelir ve giderler… Bizim gerçekten ne istediğimizi dinlemezler… Bize herhangi bir şey sorma gereği bile hissetmezler…
Ve biz oturup da bu zihinde neler olduğunu izlemeye başladığımızda ne göreceğiz? Gördüğümüz şey hoşumuza gidecek mi? Dışardan bakılınca gayet düzgün ve “normal” görünen bir insan olarak kalkıp da birilerini boğazlamak istiyor olamayız! Yahut birilerinin ırzına geçmek isteyen de biz olamayız. Peki ya bu zayıf ve hassas ruh neden bu kadar basit bir olaydan bu kadar etkilenmiş? Bu öfke, keder, hüzün niye? Siyah dediğine hemen sonra beyaz diyen bir zihin. Kendi kendine konuşuyor. Hatta konuşuyorlar….Kim bunlar???
Bunlar hiçbirimizin kolay kolay kaldıramayacağı şeylerdir. Biz kendimizi “normal” zannediyor olabiliriz ama aklımız bizden habersiz bu şeylerle dolup taşıyor.Sadece ve sadece biz bunları izlemeyiz. İçerde neler oluyor diye bakmayız. Yalnızca kendimizi dışarıya odaklarız ve dışarıdaki etkilere tepkiler veren bir mekanizmaya indirgeriz kendimizi. Biz orada neler var diye bakmadığımızdan göremediğimiz, farkına varamadığımız için o şeyler yok olmaz… Bilinçaltı dediğimiz şey de budur. Bizim görmemek için her şeyi içine atıp bir daha oraya asla bakmadığımız bir bodrum.
İşte bu gibi nedenlerden oturup da içerde neler oluyor diye bakıvermek; 2500 yıl öncesinin insanlarının doğallıkla yapabildiği bir şeyi dünyanın en zor şeyi haline getirmiştir.