Terapiye Geniş Açıdan Bakma Vaktidir

Öncelikle terapiye neden ihtiyaç duyulur diye oldukça geniş kapsamlı bir soru sormak gerek.

Terapi sorunları olan insanların ihtiyaç duyduğu bir şey olarak düşünülür genellikle. Dar anlamıyla, evet öyledir. Ancak bedensel değil de psikolojik anlamdaki terapiler söz konusu olduğunda, bizi biz yaptığını sandığımız pek çok şeyin gerçekte ne olduğunu anlama sürecidir bana göre terapi.

Bunu açmak gerek. İnsan psikolojisine ait her şey varlık/yokluk değil azlık/çokluk temeline dayanır. Örneğin, herkes bir anne ve babaya sahiptir ancak bunun seviyesi değişir: Kimisinin anne babası anımsayabildiği kadar geçmişinde hiç yanında olmamıştır, bazlarında belirli bir yaştan sonra kayıptır ve diğerlerindeyse hayatlarından hiç çıkmamışlardır, çıkmaları gerektiği halde… Sorun bir anne babamızının olmaması değildir, önemli olan onların bizimle nasıl bir ilişki kurmuş olduklarıdır. Yanında olsun olmasın kendisiyle sağlıklı ve tatmin edici bir şekilde bir çocuk-ebeveyn ilişkisi kurulmamış bir insanın psikolojisi bundan çok büyük oranda olumsuz etkilenecektir. Birçoğumuzun ise anne-babası yanlarında olmasına rağmen yaşanmamış yahut eksik kalmış  pek şey yüzünden acı çekmekteyiz… Ve kimileri ise artık hayatlarına yapmamaları gerektiği kadar müdahil olan ebeveynlerden azap çekmektedir….

Başka bir örnek vermek gerekirse, önemli olan partnerimizin olup olmamasından çok nasıl bir ilişki yaşadığımızdadır. Çok sayıda evli çift birbirlerini hasta edecek şeyler yaparlar ve birbirleriyle ve diğer insanlarla ilişkileri giderek bozulur. Mutsuz olurlar ve mutsuz ederler… İlişki vardır ama sevgi azdır, nefret çoktur. Sorunları da bu yaratır.

Oysa kimi insanlar yalnız yaşamalarına rağmen pek çok insanla gayet seviyeli ve besleyici ilişkiler kurabilirler.

Bazen de sorun ilişkide anlayış azdır ama eleştiri çoktur. Anlayış tamamen yok değildir, arada bir gerçekleşir. Ama miktarı çok çok önemlidir. Anlayış fazlalaştıkça eleştiri yahut saldırı/savunma ihtiyacı azalır… Yahut biz karşımızdakine sevgimizi gösteriyoruzdur ancak bu karşıdaki kişi için yeterli değildir ve bizim onu sevmediğimizi sanır. Sevgi vardır, gösteriliyordur da ancak beklenen/arzu edilen düzeyde değildir ve bunun objektif bir ölçütü yoktur…

Bu sebeple insan söz konusu olduğu sürece her şey görecelidir. Her şey birbiriyle ilişkisi bağlamında anlamlı/anlamsızdır. Bu nedenle psikolojide yahut insan “bilim”lerinde her şey kendi içinde doğru ya da yanlışmış yahut bunlar değişmez doğrularmış gibi davranmak mümkün değildir.

İnsan bilincinin olduğu her alanda kesin doğrular ve yanlışlar söz konusu değildir. Dolayısıyla insan denen varlığın normali yahut anormali diye bir şeyden bahsetmek mümkün değildir.

Bu durumda terapi kavramını en geniş anlamıyla kullanmakta fayda vardır. Aksi taktirde terapi yahut psikolojik tedaviler kliniklere sıkışıp kalacaktır. Ve bu haliyle, ayrımcılık yapmanın bir aracı haline dönüşebilecektir her şeyden evvel. Normal ve normal olmayanı ayırdetmeye çalışan ve anormal olanı düzeltmeye çalışan bir araca dönüşebilir psikoloji ve terapiler şayet bu şekilde yaklaşılırsa.

Aksine terapi insanı daha da yüceltmelidir.  Güçsüzken, seçenekleri kısıtlıyken kişinn maruz kaldığı etkileri, travmaları çözebilmesi için aradan geçen tüm zamana karşın bireylere destek olmalıdır.

O halde terapi onun ne olması gerektiğine ilişkin tüm fikirleri bir kenara bırakıp insana yargılamaksızın bakabilmelidir. Her insanın sadece kendi yaşadıklarını anlamaya, fark etmeye, neden bazı tepkileri belli durumlarda verdiğini görmeye ihtiyacı vardır. Belirli bir kalıba dökülmek yahut “anormal” durumdan “normal” hale getirilmeye değil.

Çocukken önemsiz sandığı bir detay insanın tüm hayatını etkileyebilmektedir. Ve şayet bu etkiler bizim için halen arzu edilen sonuçları vermiyorsa, onlardan özgürleşebilmek için bir şansımızın, seçeneğimizin olmasını isteriz. Ancak bu etki/tepki ilişkisi tamamıyla bizim görüş alanımızın içinde değildir. Biz neden o şekilde hissettiğimizi yahut tepki verdiğimizi, davrandığımızı çoğunlukla bilmeyiz.

Sadece etkiler ve onların sonuçları vardır.

Bu süreçte seçme şansımız yoktur gibi gelir bize. Aynı şeyler hayatımızda devamlı şekilde tekrar eder durur.

Belirli tipte bir erkeğe yahut kadına aşık olup dururuz. Ve sonuça hep kalbimiz kırılır ama biz gene kalbimizi kıracak birisini buluruz elimizle koymuş gibi!

Yahut çocuğumuza her seferinde bin kere pişman olsak da yeniden ve yeniden bağırırız. Ama sonuç değişmez: Biz yine aynı şeyi yaptığında ona yine kızarız. Sonra da kendimize kızarız ama hiçbir şey değişmez…

Bunun da bir tür delilik olduğunu söyleyenler vardır. Ve aslında eğer biz “aynı şeyleri yapmaya devam ederek farklı sonuçlar beklemek deliliktir” tanımını doğru kabul edecek olursak herhalde hepimiz az ya da çok deliyiz demektir bu.

Yahut tersinden bakarsak şöyle de diyebiliriz: Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemek son derece normal bir delilik halidir.

Delilik ve normallik diye bir ayrım yapacağımıza deliliğin zaten normal bir hal olduğunu da varsayabiliriz.

Konuyu bu şekilde ifade edince şöyle bir sonuç çıkartmaya çalıştığım zannedilebilir: Aslında herkes deli olduğundan terapiye herkesin ihtiyacı vardır…

Hayır aslında söylemek istediğim şey tam olarak bunun tersi. Delilik diye bir şey yoktur. Sadece bunun dereceleri vardır. Varlık/yokluk değil azlık/çokluk ilkesi burada da geçerlidir.

Belirli davranışlarımızda ve belirli durumlarda tamamen “deli”yken, hayatın büyük kısmında son derece “aklımız başımızda” olabiliriz. Bizlerin “deli” dediği insanlar ise çoğu davranışlarında “deli” sayılabilecek haldelerken daha az durumda “normal”dirler…

Bu durumda terapi denen sürce ihtyaç duyduğumuz nokta “delilik” hallerimizin, yani her seferinde aynı şeyi yapıp durmamıza rağmen hala farklı sonuçlar bekleme davranışımızın değiştirilebilmesinde bize şans tanıdığı oranda ihtiyaç duyabiliriz.

Bir düşünürsek bu “delilik” hallerimizin ne kadar sık yaşandığını, her gün ne kadar çok bu durumlardan geçtiğimizi kolayca görebiliriz.

Her Allah’ın günü trafikte strese gireriz ve sinirlerimiz bozulur. Aynı saatte işe yahut eve giderken son on beş yılda aynı şey başımıza gelmiştir ve biz yine de traifk sıkıştığında sanki ilk kez oluyormuşcasına kızarız, strese girer ve öfke içerisinde kendi kendimizi yiyip dururuz…

Yahut her haberleri izlediğimizde ülkenin durmuna üzülür, nasıl her şeyin çözülebileceğine iliişkin analizler yaparız. Hükümetler değişir, zaman değişir, problemler tamamen değişir ve aslında her şey yne aynıdır: Memeleketi kurtarmak gerekir… Kimse bu işi çözemez ve bizim çözümlerimiz her seferinde vardır. Ama arka planda memnuniyetsizlik hep bakidir.

Memleket değişse de buraya özgü bir şeyler bizi hep rahatsız etmeye devam edecektir. Ama biz yine de sinirlenir, yine her şeyi eleştirir ve yapılan, yapılmayan her şeyin kötü yanlarını bulup likayet etmeye devam ederiz….

Bunlar en basit ve en önemsiz olanlardır. Bir de secdiğimiz insanlara yaptığımız kötü şeyler vardır. Onları kolayca kırarız, onları taktir etmeyiz, onlarla kavga eder ve sürekli dalaşırız…

Sonradan da pişmanlık duyarız.

Ama basit, çok basit bir sebepten hemen onları iğnelemeye, onların canını yalmaya başlar ve tatışmayı alevlendiririz…

Bu ve benzeri şeyleri biz “akıllı” olanlar yaparız.

oysa bu ve benzeri pek çok normal hayatın ögesi olduğunu sandığımız şey biziz daha büyük potansiyellerin hayata geçmesinde alıkoyar. Her gün binlerce kez aslında bize hizmet etmeye, bizi mutlu kılmayan, çoğaltmayan, zenginleştireyen davranışları yapar dururuz ve sonra da hayatın ne kadar sıkıcı, anlamsız, sıradan vs. olduğundan şikayet ederiz.

İşte treapi esasen bu gibi az yoğunluklu “delilikler” için gereklidir.

Yoksa, hayatını sürdürmekte başarılı olamayacak kadar travmatik şeyler yaşayıp bunlarla baa çıkamaz hale düşümüş insanlar için terapi zaten bir zorunluluktur.

Özü itibariyle her insan geçmişte edinmiş olduğu çocukluk stratejileriyle, büyüyüp aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen hala hayatını sürdürmeye çalışır. Oysa o stratejiler büyürken edinilmiş tecrübeleri içermemektedir.

Buna bir örnek vermek gerekiyor bu aşamada: Örneğin kalabalık bir ailede büyüymüş en küçük çocuk hep başkalarının sözünü dinlemek ve onlara riayet etmek zorunda kalmıştır. Ayrıca diğer altı büyük kardeşin arasında herhangi bir konuda büyük rekabet ve ayakta kalma mücadelesi vermek gerekiyor olabilir.

Bu kişi büyüdüğünde işe girer ve elli kişilik br satış ekibi içerisinde çalışmaya başlar. Hiçbir hakiki sebep olmasa da diğer meslektaşlarıyla rekabet eder, onları geçmeye çalışır. Arkadaşlarını müdürlere kötü aktarır, onları suçlar, onları olduklarından başka anlatır…

Bu kişi şayet şirket işbirliğine önem veriyorsa iş hayatında büyük zorluklar yaşayacaktır. Yahut yardıma ihtiyacı olduğunda kendisini yalnız bırakılmış bulacaktır. Belki de sevdiği insanlara; eşine dostuna da bu stratejilerle yaklaşacak ve zamanla onları kaybedecektir….

Şimdi, bu kişinin hakiki anlamda terapiye ihtiyacı vardır. Terapi geçmişte bilinçsizce ve çocuk olarak anlamlı olan etkilere göre oluşturduğu stratejilerinin neler olduğunu ve neye karşı oluşturulduğunu bilip artık bunlara gerek olmadığını görebilmelidir.

Bu stratejiler ve adına çoğunlukla kişilik dediğimiz davranışlar ve inançlar bütünün gerçekten işe yarayıp yaramadığını eğer işe yaramıyorsa da onları değiştirme kararını verme yahut yenilerini oluşturma gücüne kişinin sahip olması gerekir..

Terapi geçmişin üzerimizdeki etkisini silme sürecidir. Geçmiş ve yaşananlar olduğu yerde kalacaktır ancak kör bir güç olarak bilincimizi perdeleyerek bizi içinde bulunduğumuz anın hakikatinden alıkoymayacaktır.

Bunu yapmanın yüzlerce tekniği vardır ancak geçmişimizin oluştuğu anlardaki bilinçsizliğimizin bizi yönetmesine son verme amacı hepsinin ortak paydasıdır.

Bir terapi dallarla değil tohumla uğraşır.

Dalların hepsi tohumdan çıkmıştır. Köklerdedir. Ve köklerde değişim olmadığı sürece aynı dalları ve o dallardaki meyveleri ve çiçekleri vermeye devam edecektir.

Verdiğiniz meyvelerin tadı, kokusu, besleyicliği ve tohumları sizi tatmin ediyorsa o zaman terapi sizin için gereksizdir.

Ancak rengi iyi ama kokusu, yahut tadı az ise, ya da şey yerinde ama her içinde taşıdığı tohumlar vermli değilse belki de bir şeyler tamamlanmadan kalmış olabilir.

Küçücük bir çalışma belki de o kaybettiğinizi sandığınız kokuyu yeniden ortaya çıkartacaktır…

Belki tadınızdaki eksik aromayı saklandığı yerden açıa çıkartacaktır…

Ben terapiyi hep barajın kapaklarını açmak olarak görmüşümdür. Su ve enerji zaten mevcuttur. Sadece görünmez barajlar o enerjiyi bir göle çevirip belirli sınırlar içerisinde tutmaktadır.

Suyun yahut nerjinin serbest kalmasıyla ilk anda belki çok aşırı denebilecek akımlar, fırtınlar vs. oluşsa da su, enerji kendi doğal yolundan akmaya başlayacak ve nereye gitmek istiyorsa orya doğru yola koyulacaktır….

Bir terapistin tek görevi tıpanın nerede olduğunu bulmak için kişiye destek olmak ve o tıpayı oradan çekebilmesi için gerekli cesareti toplarken yanında olmaktır…

Elmas Madeni Dururken…

NURCAN’ın Sorusu:

Merhaba nasılsınız sitenın acıldıgına cok sevındım meditasyonunu ucretını goremedım gelip ızleme olanagımız varmı? Saygılar

SANGEET’in Yanıtı:

Meditasyonların ücreti 30 TL olacak ve mediasyonlardan sonra yaşanan tecrübeler üzerine detaylı konuşulacak ve sohbet edilecek. Bu sayede birbirimizin tecrübelerinden faydalanıp daha çok yol alabileceğiz. Meditasyon çalışmasını aslında kurs gibi düşünmek daha sağlıklı olacak… Çünkü kendi kendinize meditasyonları nasıl yapacağınızı da öğrenmiş olacaksınız.
Ancak elbette bu parayı veremeyecek kimselerden zorla para alınacak diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü bu daha çok, masraflara katkı olarak talep edilen bir ücrettir.Ödeyemeyecek kimselerin bunu talep etmeleri yeterlidir.

Bunun yan ısıra arzu eden kişiler kendileri haricinde birden fazla meditasyon parası ödeyerek bu ücreti ödeyemeyecek kişiler için kontenjan yaratmak isteyebilir.
Ancak bu tarz herhangi bir kontenjan olmasa dahi her zaman ücretsiz olarak yapmayı talep eden kişilere yerimiz ve kalbimiz açıktır.

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak meditasyonun izlenmesi mümkün değildir.

Meditasyon sadece katılmak içindir. Bunun herhangi bir şov kısmı mevcut değildir. Bu ciddiyetten vs. kaynaklanmamaktadır. Meditasyon özü itibariyle “ciddi” bir iş değildir. O sadece ve saf sevinçtir, keyiftir, coşkudur, mutluluktur.

Bunların ciddiyetle asla alakası yoktur. Ciddiyet aslen bir ruhsal hastalıktır. İnsanların kendi doğalarından ne kadar uzak kaldıklarının göstergesidir. Bir insan ne kadar ciddiyse kendi doğasından o kadar uzak düşmüş ve toplumsal rollerin zırhına o derece bürünmüştür.

Dolayısıyla bu işin ciddiyetin vs bozacağı için değil, herhangi bir anlamı olmayacağından başkalarının meditasyonunu izlemenin bir anlamı yoktur. Kaldı ki diğer insanlar meditasyon yaparken onları izlemek her şeyden evvel o insanların mahremiyetlerini ihlal etmek demektir.

Meditasyon aşk gibidir. Sadece sizin başınıza gelebilir.

Başkalarının yaşadığı aşk sizin için hiçbir şey ifade etmez. Siz onu hissedemezsiniz.

Yahut başka birisi sizin yerinize yemek yiyemez. Bu da anlamsız olurdu.

Bu ve benzeri örekler çoğaltılabilir. Sadece özü itibariyle şu söylenebilir: Başımıza gelebilecek her türlü hakiki tecrübe gibi meditasyon da sadece biz yaptığımızda anlamlıdır.

Bizler TV ve iletişim teknolojilerini giderek daha fazla hayatlarımızı kaplaması sonucu giderek daha fazla olan bitenin izleyicisi haline geliyoruz.
Burada eylem olarak izleyici olmak ile ilgili herhangi olumsuz bir şey söz konusu değildir.

İzlemek özünde son derece meditasyona katkıda bulunabilecek bir eylemdir.
Burada sorun bu izleme denen eylemin yönündedir.

Olması gereken şey içimizde olan biten şeylerden tamamen sorumlu olmaktır. Bunu için kendi varlığımızın içine derinlemesine dalmamız gerekmektedir. Her ne oluyorsa tanık olmalı ve olan biteni algılamalayız. Bunu başkalarının meditasyonlarını izleyerek yapamayız. Olsa olsa kendi iç dünyamızdan daha da uzağa düşeriz bunu yaparsak. Çünkü karşımızdaki kişi/kişiler meditasyon esnasında pek çok evreden geçer ve değişimler yaşar. Bu dışardan bakılınca başlıbaşına korkutucu olabilir. Oysa içerde o kişiler kendi dokularına hakikatlerine uygun bir dönüşüm içerisinden geçmektedir. Dışardan bakılınca garip/anlamsız/korkunç vs. görünebilen bu gibi süreçler o insanların iç dünyalarında son derece derinlemesine dönüşümler ve açılmalar anlamına geliyordur.

Meditasyonu sadece yaşayabilirsiniz. Başkalarını değil sadece kendinizi gözlemlemenin size herhangi bir faydası olabilir. Varlığımıza dışardan değil sadece içerden bakabiliriz.
Bu bize unutturulmuş durumda. Hayat hep bakmak üzerine kurulu… İçine girmek, katılımcı olmak, onunla bir olmak, buluşmak diye kavramlar artık bizlere eskisinden daha uzak.

Dünyada olan biten çok büyük olaylara dahi katılımcı değil izleyici olarak kalıyoruz. Medya denen şey bizleri pasifize etmenin harika bir yolu. Aleni katliamlar, sivil ölümlerine bile acaba kim haklı kim değil diye yorum yapmaya kalkan kodamanları izleyip duruyoruz televizyonlarda. Ciddi ciddi “aslında” ne oldu vs. yollu oturdukları yerden çok değerli “yorumlar” yapıyorlar…

Bizler de allah allah demek ki bunca sivil insanın öldürülmesinin ardında bu bu sebepler varmış diye aklımız karışık bakıyoruz olan bitene…

Sonuçta hayatın en hakiki meselelerine bile bakakalır durumdayız..

Kendi içimizde neler olup bittiğine bile bu soru bağlamında düşünürsek uzaktan bakmakla yetineceğiz…

Meditasyon kadar sadece bizimle ilgili bir meselede bile başkalarının neler yaptığına bakma tavrı artık insanlık tarihindeki kendine yabancılaşma durumunun en yüksek mertebesidir. Hayat bizleri bu noktaya getiriyor. Tümüyle sorumlu olduğumuz kendi varlığımızı dahi anlamaktan imtina eder, uzak durur haldeyiz. Bunu keşfetmeye dahi cesaretimiz yok.

Belki de böyle olduğu için dışarıdaki hayata karşı bu kadar pasifiz, bu kadar uzağındayız…ve güç peşindekiler kendi varlığımıza, duygularımıza, düşünce oluşturma süreçlerimize bizleri bu kadar yabancılaştırmayı başardıklarından, onların yapıp ettiklerine sessiz kalıyor, sadece izliyoruz..

Hayatımıza, kendi varlığımıza, onurumuza, insanlığımıza, ruhumuza, duygularımıza, diğer insan kardeşlerimizin meselelerine sahip çıkabilmek, yabancılaşmamak ve yeniden tüm öğeleri kendi varlığımızda bütünleştirebilmek için meditasyon şarttır.

Ancak kaybettiğimiz duyarlılığımıza yeniden sahip çıkarak hayatı da güzelleştirebiliriz.

Bunun için artık kendimizden kaçmanın, meditasyonda dahi başkalarına odaklanmanın sonuna ermeliyiz. Bu şekilde ne hayata ne de kendi varlığımıza mutluluk, neşe, onur, bütünlük, sevgi katamayız. Ve hayat hatta bireylerin ruhu dahi güce aç insanlar tarafından tecavüzlere, tacizlere uğrayıp duracak…

Dışsal içsel ayırmaksızın özgürleşebilmenin yegane yolu vardır meditasyon yoluyla kendi varlığımıza ve içimize bakmak… Olan her ne ise orada onu kabullenmek ve sevmeye başlamak. Bu sayede yeniden tek parça hale gelmek ve bir bütün olarak, birey olarak hayata yeniden katılmak.

Bu bir davettir…

Buluşma, bir araya gelip birlikte kendi varlıklarımızın derinlerini keşfetme çağrısıdır.

Meditasyonlar bunun için harika bir başlangıçtır.

Mevlana’nın dediği gibi gel, kim olursan ol gel.

Dışarıda kim olduğumuzun zerre önemi yoktur. İçeriye bakmadığımızdan gözümüz hep dışarıda!

İçeri bakmaktan korktuğumuz için dışarısı bizi ürkütüyor. Dışardan ürktüğümüzden güçsüzleşiyoruz. Parçalara bölünüyoruz…

Bu parçalanmalar bizim özümüze ait değildir. Bu parçalar sahte benliğimizin parçalarıdır. Onlar zaten parçalı olduğundan, organik, sahici olmadığından dışardan bir araya getrilimiş şeylerdir. Sahte olan sadece dağılabilir, parçalanabilir.

Doğamızın ne olduğunu hiç araştırmadık. Özümüz nedir merak dahi etmedik.

Hazine bizim içimizdeyken, o kendimiz iken hep dilenci gibi elimizi dışarı uzattık.

Bizleri bu hale sokan maalesef toplumun yapısıdır. Yalnız bu şu ya da bu toplum değil, toplumsala ait olan ne varsa hepsidir… Toplum denen şey hakiki değildir. Sadece bireyler vardır. Bireyler hakikidir.

Oysa bir bakarsak hayatta bireyler toplumlar için heba edilmekte, kurban verilmektedir.

Tek bir insanın hayatı var olan tüm toplumlardan daha değerlidir.

Bunu anlamak başta kolay değildir ve bunu dışarıya bakarak anlamak mümkün değildir.

Bunu sadece içe, kendi içimize bakarak anlayabiliriz. Elmasları bulduğumuzda elimizdeki taşlardan nasıl kurtulduğumuzu fark etmeyiz bile. Sadece tutunmaya çalıştığımız şeyi bırakıveririz ve daha değerli olanı, değerli olan tek şeye elimizi uzatırız.
Fakat bir elmas durduğu yerde dururken biz onun olduğu yere hiç bakmazsak nasıl onu keşfedeceğiz?

O sonsuza dek orada duracaktır ve biz sürekli başkalarının cebinde ne var diye bakmaya devam edeceğiz… Başkalarının elindeki üç-beş kuruş bize değerli gözükecek…
Elmas madenini keşfetmek için aramak gerek…

Kendi iç dünyamıza bakmak bu keşif için iyi bir başlangıçtır…

Posted in Uncategorized

Kundalini Meditasyonu

“…Sallanmaya izin ver, onu yapma. Sessizce dur, onun geldiğini hisset ve bedenin titremeye başladığında ona yardım et ancak onu yapma. Onun tadını çıkart, sana mutluluk versin, ona izin ver, onu kabul et, buyur et onu ama onu arzu etme. Eğer onu zorlarsan, o bir egzersize, bedensel bir egzersize dönüşecektir. O zaman sallantı orada olacaktır ama sadece yüzeyde olacaktır, sana nüfuz etmeyecektir. Sen içinde taş gibi, kaya gibi katı kalacaksın; sen hükmeden, yapan olarak kalacaksın ve beden yalnızca takip ediyor olacaktır. Önemli olan şey beden değildir, önemli olan şey sensin.” OSHO


OSHO Kundalini Meditasyonu bir saat sürer ve üçü müzikli ve sonuncusu müziksiz dört aşaması vardır. Müzik Osho’nun doğrudan rehberliği eşliğinde özellikle bu meditasyon için bestelenmiştir. İlk iki aşamada gözler açık yahut kapalı olabilir. Ancak açık olursa gözlerin herhangi bir şey üzerine odaklanmamış olması gereklidir.



İlk Aşama: 15 dakika.

Rahat olun ve enerjilerin ayaklarınızdan yukarı doğru yükseldiğini hissederek tüm bedenin sallanmasına izin verin. Her şeyi bırak sallanmanın kendisi olun.

Gözler açık ya da kapalı olabilir.

İkinci Aşama: 15 dakika.

Dans et. . . nasıl hissediyorsan öyle ve bırak beden nasıl dilerse öyle hareket etsin

Üçüncü Aşama: 15 dakika.

Gözlerinizi kapayın ve oturarak yahut ayakta durarak içerde ve dışarıda ne olursa olsun tanık olarak… içerde hareketsiz kalın.

Dördüncü Aşama: 15 dakika.

Gözlerinizi kapayın, yere uzanın ve hareketsiz kalın


Bu meditasyon genellikle günün stresinden kurtulmak için öğleden sonra yapılır.

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Dinamik Meditasyonda Beden ve Ruh İlişkisi / OSHO

“Birisi bizim yaptığımız meditasyonun safi delilik olduğunu söylemişti. Öyledir. Ve onun öyle olmasının bir amacı var. O bir metodu olan deliliktir; o bilinçli olarak seçilmiştir.

Unutma, sen gönüllü olarak deliremezsin. Delilik seni ele geçirir. Sadece o zaman sen delirebilirsin. Eğer sen gönüllü olarak delirirsen bu bütünüyle farklı bir şeydir. Sen basitçe kontrol sahibisin ve kontrol edebilen kişinin çılgınlığı bile asla deliremeyecektir.

Şayet acı hissedersen ona dikkat et, bir şey yapma. Dikkat muazzam bir kılıçtır; o her şeyi keser. Sen basitçe acıya dikkat edersin.

Örneğin, hareket etmeksizin meditasyonun son aşamasında sessizce oturuyorsun ve bendinde pek çok sorun olduğunu duyumsuyorsun. Bacağının neredeyse ölmekte olduğunu hissedersin, ellerinde kaşıntı vardır, bedeninde karıncaların gezindiğini hissedersin. Pek çok kez bakmışsındır ve orada hiç karınca yoktu. Gezinti içerdedir, dışarıda değildir. Ne yapabilirsin? Bacağının ölmek üzere olduğunu hissediyorsun? Uyanık ol, sadece tüm dikkatini ona ver. Kaşıntı hissediyorsun—kaşıma. Bunun bir faydası olmayacaktır. Sen sadece dikkatini ver. Gözlerini bile açma. Sadece dikkatini içe doğru akıt ve sadece bekle ve izle. Saniyeler içerisinde kaşıntı kaybolmuş olacak. Her ne olursa olsun; acı bile duysan, başında yahut karnında çok büyük bir ağrı… Bu olur çünkü meditasyondayken tüm beden değişir. Onun kimyası değişir. Yeni şeyler olmaya başlar ve beden bir kaos içerisindedir. Bazen karın etkilenecektir çünkü karında sen pek çok duyguyu bastırmışsındır ve onların hepsi çalkalanmıştır. Bazen kusacak gibi, mide bulantısı hissedersin. Bazen başında çok büyük bir ağrı hissedeceksin çünkü meditasyon beyninin içsel yapısını değiştiriyor. Meditasyonun içerisinden geçerken sen gerçekten kaostaydın. Kısa süre sonra her şey yerli yerine oturacak. Ancak şu an için her şey karmaşık olacaktır.

O halde ne yapmalısın? Basitçe baştaki ağrıyı gör, onu izle. Sen bir izleyici ol. Sen sadece bir yapan olduğunu unut ve yavaş yavaş her şey berraklaşacaktır ve öyle zarif bir şekilde berraklaşacaktır ki onu yaşamadan inanamazsın. Sadece baştan ağrı kaybolmaz çünkü ağrıyı yaratan enerji eğer izlenirse kaybolur; aynı enerji zevk haline dönüşür. Enerji aynıdır.

Acı ya da zevk aynı enerjinin iki boyutudur. Şayet sen rahatsız edici şeylere dikkat ederek sessizce kalır ve oturursan, tüm rahatsızlıklar kaybolur. Ve tüm rahatsızlıklar ortadan kalktığında, sen ansızın tüm bedenin kaybolmuş olduğunu fark edeceksin.”

OSHO

Terapi Seansları ve Buluşmanın Başka Olasılıkları

NURŞEN Yazmış:

“…Yirmi beş yaşındayım zihnimde öylesine üstünden gide gele gide gele belirginleşmiş yollar var ki sinmiş yollar… ve yeni öğrendiklerimden o bildik yollara otomatik olarak kaydığım çok anlar oluyor. Daha yolun başındayım tek istediğim şey aynı dili konuşabileceğim insanlarla bir arada olmak.

a) Fiyatlarınız fazla değil mi? Tek istediğim bu soruya cevap..

b) Ben bir öğretmenin bu yolun çıkar amaçlı olmaktan daha çok manevi amaçlı olmasını diler ve beklerdim.

c) Türkiye şartları düşünüldüğünde bir farkın olmasını isterdim çünkü para da bir oyun.

d) Seninle tanışmayı konuşmayı gerçekten istiyorum. Umarım bir gün olur. Olacağına da inanıyorum.

Cevabını bekliyorum hoşça kal.”

SANGEET’in Cevabı:

Osho okumaya başlamış olmak elbette çok önemli bir şeydir. Onu okumaya başladığında eğer kişi kitabı elinden atıp neler saçmalıyor bu adam; bir dediği diğerini tutmuyor ki dememişse zihninden değil kalbinden Osho’yu –ve onun aracılığıyla aslında kendini ve hayatını- anlamaya hazırdır demektir.
Okumaya başladıkça insan o güne kadar öğrendiği, doğru bildiği, saygı duyduğu, önem verdiği pek çok şeyin aslında ne anlama geldiğini, ne kadar önemli/değerli/hakiki vs. olduğunu sorgulamaya başlayacağı bir aşamaya gelir.

Kişi, içinde büyüdüğü ve “kendim” dediği pek çok şeyle örtüşmeyen, onları sorgulamasına sebebiyet verecek fikirlerle karşılaşır. İçinde bulunduğu paradigmanın tamamen dışından konuşan, bütünüyle bağımsız ve özgürce bambaşka bir hakikatten bahseden bir adamın sözleri karşısında savunma mekanizmaları kolayca devreye girebilir. Direnç oluşabilir yahut bir şekilde Osho’dan bir süre uzaklaşılabilir. Bunların hepsi doğal süreçlerdir.

Tek bir insanın söylediklerine karşı tüm bir toplum, koskoca dünya! Her gün herkes tarafından doğru kabul edilen ama özünde bilinçsizce ortaya çıkmış pek çok şeye maruz kalırken tek bir insanın bahsettiği hakikatlere sadık kalabilmek insanı korkutabilir.
Onlar milyonlarca iken ben neden ve nasıl tek başıma bir birey olarak herkesin karşı çıkabileceği, bana baskı uygulayabileceği bir hayatı yaşamaya çalışayım? Ben de herkes nası yaşıyorsa o şekilde yaşar giderim diyebilir kişi.

Ancak bu hiçbir şekilde o kişiyi tatmin etmeyecektir. Belki hakikatlerle hiç yüzleşmemiş olsa, belki yaşanan şeylerin tek doğru olduğundan hiç şüpheye düşmemiş olsa bu mümkün olabilirdi.

Ancak, Osho yahut onun gibi hakikatten bahseden bir bilgenin kalbinize ulaşmasına bir kez izin verdiyseniz artık sizin için çok geçtir! Dönüp dolaşıp hakikatin kendisinden başka bir şeyin sizi rahatlatmadığı, sizi tatmin etmediği bir noktaya gelirsiniz.

O zaman ne yapmalı? O zaman tek başına nasıl tüm dünyaya, koskoca bir toplumun bana dayattığı yaşam tarzına ve koşullarına katlanmalı? Göğüs germeli?

Bu bana kalırsa oldukça yaşamsal bir sorundur. Bunun çözümü oldukça büyük bir radikal değişimi ima eder. Ancak bu radikal dönüşüm bu meseleye karşı olabilecek nihai çözüm için böyledir. O nihai çözüme doğru yol alırken elbette ara duraklar vardır.
Nedir bu nihai çözüm? Benzer kaygılarla hayata yaklaşan ve meditasyonu hayatının merkezinde konumlandırmaya istekli insanların bir arada yaşayabileceği komünler kurmaktır.

Bu komün yahut komünler sadece ortak yaşam alanları olarak düzenlenebileceği gibi, içinde üretim yahut birtakım işlerin de yapıldığı ve birlikte yaşam alanlarının oluşturulduğu kendinden menkul bir yaşam tarzı olarak da hayata geçirilebilir.
Bunun örnekleri dünyada mevcuttur. Ancak Türkiye’de bunun örnekleri oldukça azdır. Fakat herhangi bir başarılı ve iyi bir örnek ortaya çıktığı anda benzerlerinin hızla hayat bulacağından kuşkum yok.

Bu komün konusuna başka yazılarda daha detaylı olarak dönmek gerekecek. Çünkü bu konuda sarf edilecek epey söz var.

Fakat o aşamaya gelene kadar, yani birlikte yaşam alanları yaratıp meditasyonlar yapabilir hale gelene kadar ara duraklara ihtiyaç var. Buluşmaya, kaynaşmaya birbirimizi keşfetmeye ihtiyaç var.

Tecrübelerimizi paylaşmaya, aktarmaya, birbirimizi her yönden zenginleştirmeye gereksinimimiz var. Nasıl ki yanmakta olan odunlara ıslak da olsa yeni bir odun katıldığında o da kolayca tutuşabiliyorsa, farkındalık ateşimizin yanması ve ateşin ve ışığın daha da büyüyebilmesi için bir arada olmaya ihtiyacımız var. Aksi halde tek başımıza ne kadar yanıyor olsak da bu ateşin sönmesi kaçınılmaz olacaktır bir süre sonra.
Bu bağlamda şimdi soruları maddeler halinde yanıtlayabiliriz:
“a) Fiyatlarınız fazla değil mi? Tek istediğim bu soruya cevap..”

Fiyatlar fazla değil. Az bile sayılır. Ancak bu fiyatın ne için alındığını sormak gerekir. O zaman ne için ne kadar bedel ödendiğini anlamak mümkün olacaktır.

Bu ücretler birebir alınan terapi seansları için alınmaktadır. Bunu kıyaslayabilmek için herhalde herhangi bir psikologun bir seansta ne kadar ücret talep ettiğine bakmak gerekir. Kaldı ki söz konusu olan sadece üniversiteden mezuniyet dahi değildir. Bunun üzerine yurtdışında ve yurtiçinde alınmış uzun eğitimler ve üzerine edinilen uczun yıllara yayılmış tecrübeler de düşünülmelidir. Bir insanın kendini geliştirmek için harcadığı on yıllar düşünüldüğünde bu profesyonel emeğin karşılığında talep edilen ücretin fazla olduğunu düşünmek ne kadar mümkündür?

Ayrıca, terapist açısından harcanan emeğin karşılığında alınan ücretin yanı sıra bu hizmeti alan kişinin edindikleriyle ödediği ücreti kıyaslamak da mümkündür. Örneğin, duygu ve akıl karışıklıkları içerisinde alınan bir iş yahut eş seçme kararı sonucu kişinin zincirleme olarak yaşayacağı hayat zorluğu ve bunun maddi ve manevi yükü düşünüldüğünde, bir ayakkabıya ödenecek kadar ücretin pahalı olduğunu söylemek akla mantığa sığar mı? Ayakkabı üretirken harcanan emek ve birikime duyulan saygının bir terapistin yirmi yıl kendisini yetiştirmesine ve bunu karşısındaki insana ayırdığı özel zaman ve makanda sunmasına duyulmamasını sağduyuyla açıklamak mümkün müdür?

Peki ya kendini tanımanın, kendini sevebilmenin ve kendinle barışmanın bedeli ne olabilir? Buna paha biçilebilir mi? Mutlu olmanın, bilinçli olmanın, billurlaşmış bir zihne sahip olmanın bedelini nasıl ölçebiliriz?

Şayet tüm bunlara değmez diyorsa bir kişi, o zaman söylenecek tek bir şey vardır: Bu seansları almayınız.

b) “Ben bir öğretmenin bu yolun çıkar amaçlı olmaktan daha çok manevi amaçlı olmasını diler ve beklerdim.

Herhalde a) sorusuna verilen yanıt bu sorunun da cevabını kapsıyor bir düzeyde.

Ancak yine de bazı şeyleri vurgulamakta yarar var. Birincisi ben manevi bir öğretmen olarak bu paraları kimseden talep etmemekteyim. Ben zaten hiçbir zaman bir manevi öğretmen olarak kendimi görmedim. Olsa olsa ben sadece manevi bir öğrenciyim.
Benim “çıkar amaçlı” olarak talep ettiğim ücret profesyonel bir meslek icra edildiğinde bunun karşılığında talep edilen ücrettir.

Şayet sen profesyonel emeğin karşılığında ücret talep edilmesin diyorsan buna da varım. O halde seans yapılan yerin kirasını da benden kimsenin talep etmediği, yeme içme için gereken paraların alınmadığı, çocukların tüm gereksinimlerinin bedelsiz sağlandığı bir toplum ver bana ben de orada seve seve bedelsiz olarak herkese terapi seansları sunarım.
Yahut yirmi-otuz kişi bir araya gelip bir komün kuralım ve komünün içinde her şey ücretsiz olsun. Herkes kendi emeğini koysun ve herkes sunduğu hizmetlerle yaşamı sürdürsün.

O zaman elbette canı gönülden herkese her zaman ücretsiz seanslar sunabilirim.
Son olarak senin benden şu ya da bu olmamı beklemenin benimle değil seninle alakalı bir şey olduğunu söylemem gerekiyor. Öncelikle benim manevi bir öretmem olduğumu varsayıyorsun ve sonra da bir manevi öğretmenin sonsuz maddi kaynağa sahipmişçesine sana saatlerce zaman ayırıp bunun karşılığında hiçbir şey talep etmemesini bekliyorsun.
Bunu söylemenin ardındaki esas koşullanmanın ne olduğunu anlayabiliyorum. Sen benden senin baban olmamı bekliyorsun. Babalardır her şey sunan ve bunun karşılığında senden hiçbir şey beklemeyen.

Yani bu aslında ideal babadır tabi ki. Bu tatmin edilmemişse bunu başkalarından beklemeye devam edebilir kişi.

Ancak ben sana bu şekilde davranmayacağım elbette. Çünkü senin çocuk gibi davranmana hizmet etmek istemem. Artık büyüme vaktidir. Artık gelime vaktidir. Bir yetişkin olup hayatının kontrolünü eline alma ve senin için neyin doğru neyin yanlı olduğunu ayırt etmeye başlama vaktidir.

Seni kendinden sorumlu olmadığın bir halin içinde tutmak, bir çocuk gibi sana iyilik yapıp senin bir bedel ödemeden bunu kullanmanı sağlamak, seni şımartmaya devam etmek sevgi değildir. Sevgi bizim bilinçaltımızda bununla eşdeğerdir: Beni seviyorsan benden bir şey talep etmezsin. Çünkü ben çocuğum. Ben henüz büyümedim. Yaptıklarımdan sorumlu değilim.

Aslında sen maalesef manevi olarak bir çocuk olarak kalmak istiyorsun bunu derken. Ben de manevi bir baba olacağım. Seni koruyup kollayacağım. Ama bunun karşılığında sen bana saygı duyacaksın, bana toplumsal saygınlık sunacaksın, beni kutsal bir insan haline getireceksin. Herkes karşıma çıktığında saygıyla eğilecek ve ben aslında senden ve diğerlerinden kimsenin vermek istemeyeceği kadar büyük bir tahsilat yapmış olacağım….

Bu oyunu biliyoruz.

Bu bütün dinlerin bugüne kadar hep oynadığı oyundur. Bu oyunda ben yokum. En iyisi sen bir seans “satın al” ve hayatında paha biçilemeyecek değerde kazanımlar elde et ve biz asırlardır süren ve kimsenin bir milimetre ilerlemesine hizmet etmemiş bu oyunu sürdürmeyelim daha iyi.

Seanstan çıktığında bir kuş kadar özgür ol. Bir daha asla bana borçlu hissetme. Ve bunu hissetmek inan ki ödediğin her kuruşa değer. Sen aldığın seansın ücretini ödemiyorsun. Sana anne babanın, öğretmenlerinin, akıl hocalarının, imamların, kutsal adamların, devletinin, sevgilinin, kardeşinin, akrabalarının, dostlarının vs. veremeyeceği değerde bir şey aldığın ve bunun karşılığında hayatın boyunca kendini borçlu hissetmemen için bu bedeli ödüyorsun. Yoksa aldığın şeyin karşılığını ödemek hakikaten pek mümkün değildir.

Bunu sadece yaşayanlar bilir.

c) “Türkiye şartları düşünüldüğünde bir farkın olmasını isterdim çünkü para da bir oyun.”

Esas oyunun ne olduğundan biraz önce bahsettim. Ancak oyun oynamanın nesinin kötü olduğunu anlamış değilim.

Ben üniversiteyi kazanmaya çalışırken milyonlarca öğrenciyle yarışırken bu bir oyun değil miydi? O üniversitede okumak için benim ve ailemin yaptığı özveriler, maddi manevi ödenen bedeller bir oyun değil miydi?

Sonrasında kendi yolumu bulana kadar kaybettiğim zaman, toplumsal olarak “başarılı olmak” için yaşadığım baskılar, bunlara inatla direnmek ve kalbimde taşıdığım hakikat ve onun peşinden gitmek için harcadığım zaman/para/emek/acı/kuşku/enerji/pişmanlık vs. de bir oyun değil mi?

Paranın da bir oyun olmasında şaşıracak ne var? Hayatın kendisi bir oyun. Bizler de oyuncuyuz. Ve aslında hakikatin kendisi karşısında bizim gerçek sandığımız her şeyin yanı sıra elbette para da bir oyun.

Bu oyun ben doğmadan çok evvel oynanmaya başlamış. Herkes de gayet zevk alıyor bu oyundan. O halde birazcık oyuncu olmaktan ne çıkar. Haydi hep beraber bu oyunun keyfini çıkartalım.

d) “Seninle tanışmayı konuşmayı gerçekten istiyorum. Umarım bir gün olur. Olacağına da inanıyorum.”

Bunda “umulacak” ne var Allah aşkına? Bunu istemen yeterli. Galiba sen bir şeyi karıştırmışsın. Benim bireysel seanslarda bahsettiğim seansları bana ulaşmak, benimle tanışmak için yegane koşul zannetmişsin. Ben bulunmaz Hint kumaşı falan değilim. Basit bir insanım. Normal bir hayatım var ve her zaman isteyen insanlarla konuşup dost olabilirim. Bunu severek ve canı gönülden yaparım.

Ancak pratik sebeplerden her istediğin zaman istediğin yerlerde olmam mümkün olmayacağından bunu belirli zamanlarda topluca yapmakta fayda olabilir.

Bu durumda YOD Meditasyon Merkezinde şimdilik sadece haftada bir akşam meditasyon yapıp sonrasında sohbet etmemiz mümkün olabilir. Bunun duyurusunu siteden yapıyorum.

Ayrıca benimle ve senin-benim gibi insanlarla buluşmanın ve varlığımızı paylaşmanın en iyi yolu toplu meditasyonlardır.

Bunun duyurusunu  meditasyon çalışmalaraı sayfasından takip edebilirsin. Meditasyonlardan da bir ücret alınıyor çünkü kira ödeme ve yol parası vere gibi oyunlar olanca hızıyla devam ediyor!

Posted in Uncategorized | 1 Reply

Yeniden İnsan, Yeniden Masum Olmak Mümkün Müdür?

İnsanın yetişkin hale gelene kadar geçtiği yollar, yapıp ettiği her şey onda çok çok derin izler bırakır. Ve biz içinde büyüdüğümüz, kendimizi oluşturduğumuz bu çevresel şartları belirleyemeyiz. Çevremizdeki tüm insanların kendilerine ait bakış açıları, değer yargıları, dini koşullanmaları, inançları, doğruları-yanlışları vs. vardır. Tüm bu koşullar onlara uyum sağlayalım derken bizlerde koşullanmalar haline dönüşür.

Bunun lise psikoloji derslerinden bildiğimiz Pavlov’un bir köpeği koşullandırdığında olup biten şeyden hiçbir farkı yoktur. Başımıza gelen şey; hepimize olan şey birebir aynıdır.

Sadece biz kendimizce çok değerli sandığımız şeylere koşullanmışızdır hepsi bu. İşin garip tarafı da şudur: Başka bir toplumdaki diğer bir birey de bizimkinin tam tersi olan değer yargılarına koşullandırılmıştır. Onun için de o değerler son derece değerlidir, önemlidir vs…

Bir köpeğin ses duyunca yiyeceğe koşullanmış olduğundan salyasının akması gibi belirli bir durumda bizim duygularımız, arzularımız, vs. harekete geçer. Ve biz bunu hep bize ait bir şey sanırız. Oysa biraz deştiğimizde görürüz ki bize hakikaten, doğamıza ait şeyler çok azdır.

Mesela tuttuğumuz takımlar bir koşullanmadır. O takım galip geldiğinde sevinmeye, yenildiğinde üzülmeye koşullanmışızdır. Bu başkaları tarafından yapılmış olabileceği gibi kendi kendimize de yapmış olabileceğimiz bir şeydir.

Hatta bir basamak daha çıkalım: Ülkemizle de özdeşleşmiş, yani o ülkeyi simgeleyen şeylere koşullandırılmışızdır. Ay-yıldızlı bayrağın dalgalandığını gördüğümüzde yahut Atatürk’in ileriye doğru mağrur şekilde baktığı bir resmini/heykelini gördüğümüzde duygulanabilir, içimiz dolup taşabilir ve gözlerimizden yaş gelebilir. Oysa, Haitili bir insan için bu bayrak sadece bir bez parçasıdır ve Atatürk sadece yakışıklı ve karismatik bir beyefendidir, hepsi bu.

Daha da üst kimliklere çıkacak olursak dinlere geliriz: Bir Hıristiyan İsa’nın çarmıha gerilmiş heykelinin önünde diz çöker ve tüm bedeni ve ruhu sarsılarak ağlayabilir. İsa’nın resmi yahut heykeli onun için çekilen tüm acıların, ıstırabın, bu hayatın zorluklarının simgesidir. Ancak aynı şey bir Müslüman için korkunç bir manzaradan ibarettir. Hatta heykel ve insan suretinin resmedilmesi bu din ile yasaklanmış olduğundan o resme yahut heykele bakmak dahi son derece irkiltici bir şey olabilir. Ki bizzat ben bile Almanya’daki bir kilisede gördüğüm kanlı İsa heykelinden son derece irkilmiştim… Bana göre bu vahşeti ve acıları bu kadar ön plana çıkartmak bırakın insanı daha bütün ve mutlu yapmasını insanlığından utandırır, kötü, neredeyse berbat hissettirir. Hatta içinde suçluluk, eziklik yahut kin, nefret ve şiddet duyguları uyandırabilir…

Onların kutsal olarak koşullandıkları şeyler ile Müslümanların yahut Yahudilerin ya da Hinduların kutsal olduğuna koşullandırıldıkları şeyler çok farklıdır. Aynı olan tek şey herkesin kesinlikle koşullandırılmış olmasıdır.

İyi de koşullandırdığımız varlık kimdir, nedir? Hani şu tüm kültür ve dinlerde melek olarak adlandırılan bebekler, saf ve temiz ve masum olduklarından asla şüphelenilmeyen çocuklar değil mi?

Biz zaten saflık, temizlik, masumiyet timsali; sevgi, coşku, mutluluk ve neşe ile dolup taşmakta olan varlıkları alıp nelere koşullandırıyoruz? Bir heykele/ineğe/ölüye/düşünceye/inanca tapınmaya! İnsanları, hayvanları, doğayı, varoluşu, kendilerini değil bir bayrağı sevmeye ve onun uğrunda ölmeye/öldürmeye! Doğrular ve yanlışlar olarak bölünmüş değer yargılarının hakiki olduğuna inanmaya! Şu yahut bu takımın/grubun/ırkın/cinsiyetin/dilin/kültürün/hayatın vs. daha üstün olduğuna! Sevginin zor bulunur bir şey olduğuna ama nefreti ise her an ve her durumda doğal olarak karşımıza çıkmaya hazır beklediğine! Tüm varoluşun ve evrenin ve dünyanın ve hayvanların ve bitkilerin ve kaynakların SADECE insan için var edildiğine! Vs. vs. vs….

Bizim “eğitim” dediğimiz şey Pavlov’un köpeğe yemek gösterirken zile hızla vurmasından başka bir şey değildir. Bizleri koşullandırıyorlar ve bizler de çocuklarımızı koşullandırıyoruz. Bir başka anlamda robotların içine program yerleştirmiş oluyoruz. Biz neye programlanmışsak, aynı programı otomatik olarak bizden sonra gelenlere de aktarıyoruz. Hangisi olduğundan bağımsız olarak din bu programdır, kültür bu programdır, milliyet bu programdır, cinsiyet kimlikleri bu programdır, yerel kimlikler hep bu programdır… Bunlar illaki kötü demek değildir elbette bu söylediklerim. Sadece vurgulamak istediğim şey programın kendisi olmadığımız ve onun bize dışardan ve bizim rızamız yahut farkındalığımız olmadan verilmiş olmasındadır. Ve tüm sorunların kaynağı da her zaman bu programları alıp almama konusunda bizim bireyler olarak herhangi bir seçeneğimizin olmamasıdır.

Büyüyene ve bilinçlenene kadar bu böyledir. Bilinç tam olarak bize yapılan/yapılmakta olan bu türden koşullanmalarla ne yapacağımıza karar verebilme şansımızın olması anlamına gelir bu bağlamda. Bilinçli olmak demek kendimize bakıp bunun ne kadarının hakikaten kendimiz olduğuna karar verebilir olmaktır.

Bir köpekçiğin çalan çan sesine koşullanması tüm bu olanlar karşısında bana şahsen çok daha anlamlı geliyor. En azından somut olarak bedenine hizmet edecek işlevsel bir şeyin gerçekleşeceğine yönelik bir davranış. Ve kimseye zararı da yok.

Oysa bir Filistinlinin düşman olduğuna koşullandırılmış tek bir İsrailli bebek büyüdüğünde binlerce insanı çok büyük değerler uğruna katledebiliyor. Ve kendisini bunu yapabilmesi için koşullandırmış olanlar tarafından övünç madalyaları takılabiliyor. Sivil şüphelileri öldüren güvenlik güçlerine cumhurbaşkanları tarafından madalyalar takılabiliyor. Kahraman ilan edilebiliyor. Hiroşima’da yüz bin insanı tek bir bombayla bir seferde öldüren insanlar bununla gurur duyabiliyor. Aynı şey bir Filistinli için de, bir Türk yahut Kürt bebeği için de geçerli…

Din adına, milliyet adına, şu ya da bu yüksek gaye uğruna hepimiz Pavlov’un köpekleri koşullandırdığı gibi koşullandırılmış durumdayız. İşin garibi biz kendimizi tüm evrenin sahibi gibi görürken zavallı köpekçik gayet mütevazi bir şekilde bu konudan herhangi bir gurur meselesi çıkarmaz: Bizler ise kendimizi o köpekten de her şeyden de üstün sanmayı sürdürebiliriz ömrümüz boyunca. Hazin olan şey budur.

Nietzche sokakta sahibi tarafından kırbaçlanan bir atı gördüğünde gidip boynuna sarılarak “Lütfen onu affet, o ne yaptığını bilmiyor” diye ağlamaya başladığında adamcağızı tımarhaneye atmış olan insanlar, o attan dai Pavlov’un köpeğinden de ne kadar üstün bir konumdadır?

Bizi insan yaptığını zannettiğimiz koşullanmalar aslında bizleri programlanmış birer robota dönüştürür. Ancak tüm bu koşullandırmalar -zil sesi- yiyeceğin yani esas ve hakiki olan şeyin yerine geçmez, geçemez.

Bizlerin esas besini koşullandırılmış olduğumuz bu sahte şeyler değildir.

Her bilinç sahibi denen insanın varlığı, özü, ruhu hakikat denen şeyle beslenir. Ve hakikat sadece ve sadece görünen her olayın, tezgahlanan kumpasın, tüm yaşatılan bu acıların ve dramların ardında gizlenmiş şekilde durmaktadır.

Bizim sadece onu eşeleyip aramamız, birazcık ama azıcık ona doğru adım atmamız yeterlidir.

Ve bireysel olarak hakikatle temas kurmak en büyük ihtiyacımızdır. Bunun için koşullanmalarımız ve bizi sarmalayan koşullarımızın kurbanı olmamayı seçmek elzemdir. Evet, her türlü zorluk vardır, gözlerimiz perdelenmiştir, yanlışın doğru olduğuna; doğrunun yanlış olduğuna koşullandırılmış olabiliriz ama bu asla bizim esas besinimiz olan hakikati bize sağlamıyor ve ruhsal açlığımız asla yakamızı bırakmıyor. Bu ihtiyacı, bu susuzluğu, açlığı hiçbir şey dindirmiyor.

Sadece ve sadece kendimiz olmak, koşullanmalardan önceki varlığımıza kavuşmak mümkün müdür?

Bu soruyu hiç kendinize sormuş muydunuz?

Posted in Uncategorized

Dinamik Meditasyon

Dinamik Meditasyon
(Dynamic Meditation)

“Uyku dağıldığında tüm doğa canlanır, gece gitmiştir, artık karanlık yoktur, güneş doğmaktadır ve her şey uyanık ve bilinçli hale gelmeye başlar. Bu, sürekli olarak uyanık, bilinçli, farkında olmanız gereken bir meditasyondur. Ne yaparsan yap bir tanık olarak kal. Kaybolma.

Kaybolmak kolaydır. Nefes alırken unutabilirsin. Nefes almakla o kadar bütünleşebilirsin ki tanığı unutabilirsin. Ancak o zaman esas noktayı kaçırırsın. Alabildiğin kadar hızlı, mümkün olduğunca derin nefes alıp ver, tüm enerjini ona ver ama yine de uyanık kal. Sanki bir izleyiciymişsin gibi, sanki tüm bu şeyler başka birisinin başına geliyormuş gibi, sanki olan her şey bedenin başına geliyor ve bilinç sadece merkezde kalıp bakıyor gibi neler olduğunu gözlemle.

Bir oduncunun, taş kırıcının katartik (duygusal boşalım) meditasyonu yapmasına gerek yoktur; onlar bunu tüm gün boyunca yaparlar. Ancak modern insan için her şey değişmiştir.

Tanıklık her üç aşamada da sürdürülmelidir. Ve her şey durduğunda ve dördüncü aşamada sen bütünüyle hareketsiz, donmuş hale gelmişsindir, o zaman bu uyanıklık zirvesine ulaşmıştır.”

— OSHO

Dinamik Meditasyon Talimatları

Dinamik Meditasyon bir saat sürer ve beş aşamadan oluşur. Tek başına da yapılabilir ancak bir grup içerisinde yapılırsa enerji daha güçlü olacaktır. Bu bireysel bir tecrübedir, bu yüzden etrafınızdaki insanlara kayıtsız kalmalı, tüm süre boyunca gözleriniz kapalı olmalı ve tercihen bir göz bandı kullanmalısınız. Birkaç saat öncesinden bir şey yememiş olmalı ve rahat, bol kıyafetler giyiyor olmalısınız.

İlk Aşama: 10 dakika

Her zaman için vermeye odaklanarak kaotik bir biçimde burundan soluklanın. Beden nefesi almakla ilgili gereken şeyi yapacaktır. Bunu yapabildiğinizce sert ve hızlı bir biçimde yapın—ve sonrasında biraz daha sert bir biçimde, kelimenin tam anlamıyla nefesin kendisi halini alıncaya kadar yapın. Enerjinizi inşa edebilmek için bedeninizin doğal hareketlerini kullanın. Enerjinizin yükseldiğini hissedin;ilk aşama boyunca bunu bırakmayın.

İkinci Aşama: 10 dakika

Patlayın! Fırlatıp atılması gereken her şeyi atın gitsin. Bütünüyle delirin; bağırın, çığlık atın, ağlayın, zıplayın, sallanın, dans edin, şarkı söyleyin, kahkaha atın, kendinizi oradan oraya savurun. Hiçbir şeyi arkada bırakmayın, tüm bedeninizi hareket halinde tutun. Birazcık rol yapmak başlamanıza yardım edecektir. Asla zihninizin olan bitene karışmasına izin vermeyin. Bütün olun.

Üçüncü Aşama: 10 dakika

Kaldırılmış kollarla zıplayın ve tam aşağıya indiğinizde “HU! HU! HU!” mantrasını bağırarak söyleyin. Topuklarınız yere her basışında “HU!” sesinin seks merkezinize balyoz indirmesine izin verin. Elinizde ne varsa ortaya koyun, kendinizi tamamen tüketin.

Dördüncü Aşama: 15 dakika

DUR! Kendinizi hangi pozisyonda bulursanız o şekilde dondurun. Bedeni herhangi bir şekilde düzeltmeye çalışmayın. Bir öksürük, bir hareket, herhangi bir şey enerji akışının dağılmasına sebep olur ve tüm yapılanlar boşa gider. Size olan her şeye tanık olun.

Beşinci Aşama: 15 dakika

Varoluşa karşı duyduğunuz şükran duygularını ifade ederek müzikle ve dansla coşup kutlayın. Mutluluğunuzu gün boyunca beraberinizde taşıyın.

Şayet meditasyon yaptığınız alan gürültü yapmaya elverişli değilse, bu meditasyonun sessiz alternatifini şu şekilde yapabilirsiniz:

- İkinci aşamada sesleri dışarı boşaltmaktansa, katarsisin (duygusal boşalım) tamamen beden hareketleriyle gerçekleşmesine izin verin.

- Üçüncü aşamadaki “HU!” sesi içerde sessiz bir şekilde seks merkezine vurulabilir.

- Ve beşinci aşama ifadeyi dışa vuran bir dansa dönüşebilir.

Posted in Uncategorized

Aydınlanmak/Aydınlanmamak: İşte Bütün Mesele Bu!

SORU:

“Merhaba sevgili Sangeet. Benim merak ettiğim şey şu: hayat hikayenden öğrendiğim kadarıyla 10 yıldan uzun süredir osho’nun öğretileri doğrultusunda yaşamaktasın, ayrıca uzun zaman hindistanda meditasyon kamplarında kalmışsın. Acaba bütün bu yaptıkların seni nihai nokta olan aydınlanmaya ulaştırdı mı? Senin aydınlanmış bir insan olup olmadığını merak ediyorum. Bu soruma içtenlikle yanıt verirsen çok sevinirim…şimdiden teşekkür ediyorum… HOŞÇAKAL..”


Benim aydınlanmamla ilgili bu soru soruldu. Soruyu soran kişi bir şeyi merak ediyor… Şimdi, merak ettiği şey kendisi dışındaki bir kimsenin aydınlanması yahut aydınlanmaması: abesle iştigal!

Ben bu abes durum sürmesin diye hemen kişinin merakıını gidermek isterim: Hayır aydınlanmadım.

Ancak, dikkat edilmesi gereken önemli şey şudur: aydınlanmış olsaydım da soruyu soran kişi için herhangi bir şey değişmeyecekti.

O halde böylesi bir soruyu kişi neden sorar? Özellikle amacı ruhsal/bireysel gelişim konularında derinleşmek olduğu var sayılan bir kimse neden kendisinden evvel, başka birisinin ruhsal durumunu merak eder?

Bunun olası sebepleri vardır elbette. Ancak önemli olan şey sebebin kendisinden çok bu tavrın ve yaklaşımın bir birey olarak kendimiz için ne gibi bir anlamı olduğudur.

İnsanlığın yaşadığı en büyük dramlar, trajediler ve komedyalar hep bu tavrın ardında gizlidir. Biz aydınlanma gibi sadece ve sadece bizi ilgilendiren ve bütünüyle bizim kendi çabamıza kalmış olan bir mevzuda dahi başkalarının ne durumda olup olmadığına odaklanırız.

Bütün dinler insanların bu tavrı ve eğilimi sebebiyle ruhsallığın özünü yitirir. Din bu yüzden kurumsal bir şey haline dönüşür. Bir yaşam biçimi, göstergeler bütünü haline gelir. Giderek özünden ve esas işlevinden tam olarak kopar ve simgeler ile simgelenen şey arasında hiçbir bağ kalmaz: Milyonlarca insanın katledilmesine, yakılıp yok edilmesine, binlerce savaşa sebebiyet veren din adamları Tanrı’yı, Allah’ı, sevgiyi, merhameti temsil ettiğini iddia edebilir.

Çünkü biz kendi farkındalığımız, bilincimiz yerine başkalarının farkındalığına/bilincine/aydınlanmasına odaklanırız.

Kimileri aydınlanmıştır kimileri de aydınlanmamıştır. Kimileri aydınlanmadığı halde aydınlandığını iddia edebilir, kimisiyse aydınlamış olsa dahi aydınlamadım diyor olabilir. Bunu bilmenin hiçbir doğrudan yolu yoktur. Bu sadece hissedilebilir ve tecrübe edilebilir. Ve aydınlanma objektif bir durum değildir. Bireye ait bir tecrübedir ve bu nedenle kimi insanlar işin bu öznel doğası sayesinde, kolaylıkla bunu merak eden insanları kendi amaçları için kullanabilir.

İnsanlık tarihi güce aç pek çok kişinin insanların bu zaafını sömürmesinin tarihidir.

Son yüzyılda giderek artan bir süreç olarak kurumsal dinin hayatın merkezinden çekilmesine başlayana kadar insanlığın başına tebelleş olmuş tüm belalar kitlelerin bu temel tavrı yüzünden ortaya çıkmıştır. Buna biz kendimiz çanak tutarız ve maniplatif bazi kimseler bu zaafları gayet iyi kullanırlar…

Kurumsal din giderek toplumsal gücünü ve bireyler üzerindeki hegemonyasını yitirmektedir.

Osho ve onun bireyleri uyandırmak için söylediklerini ve yaptıklarını anlamaya çalışırken dahi binlerce yıllık bu tavrı sürdürmek, durumu daha da vahim kılmaktadır.

Aydınlanmak bireye ait bir tecrübedir. Aydınlanmak kendin olmaktır. Sana ait olmayan her şeyden özgürleşmedir.Üzerimize çullanmış tüm koşullanmalardan kurtulmak ve saf bir varlık olarak yuvamıza dönmektir.

Osho bunun yollarını bize doğrudan öğretiyor. Çünkü artık binlerce yıllık bu “aydınlandıysan sana taparım” tavrı, “güç bende değil sende” tavrı, “ben dindar olamayacak kadar günahkarım, sen saf bir varlıksın o halde bu senin işin ben hayatıma bakarım bunun karşılığı da senin beni kullanmana izin veririm” tavrı artık işlememektedir.

Bu oyunu sonlandırmanın vakti gelmiştir.

Kişi sadece kendi farkındalığından, bilincinden, psikolojisinden, bedeninden, cinselliğinden, tercihlerinden, aydınlanmasından, ruhundan, hayatından sorumludur.

Ancak, bir yanıyla da soruyu soran kişinin belki de samimi olarak öğrenmek istediği şeyin bir kısmı, bu teknikleri uygulayan ve bu yolu kendine seçmiş bir insanın ne tür merhalelerden geçtiğini bilmek, bu tecrübelerin aydınlanmaya ne kadar hizmet ettiğini öğrenmektir.

Bu arzuya saygı duymakla birlikte bu tecrübelerin bütünüyle bireysel ve kişinin kendine ait bir yol olması nedeniyle bu bilginin de işe yarayacağına ilişkin büyük şüphelerim var. Yine de belki bir faydası olabilir diyerek kendi yolumdan imkan dahilinde bahsedebilirim:

Osho’nun öğretileri doğrultusunda yaşadığım ne kadar doğru bilmiyorum. Zira öyle bir şey olup olmadığından emin değilim. En azından benim bildiğim kadarıyla Osho’nun öğretileri diye sınıflandırılabilecek herhangi bir şey yok. Sadece meditasyon yapmak diye bir şey var. Ben de, evet meditasyon yapıyorum. Ancak, bazen pratik hayatın galip geldiği ve aylarca meditasyon yapmadığım zamanlar da oluyor….

Aydınlanma henüz gerçekleşmedi, daha doğrusu bir daha oradan geri dönmeksizin tüm varlığımı dönüştürmedi. Ama geçmişime baktığımda aynı kişi olmadığımı kesinlikle söyleyebilirim: Yine de halen sürkliliğini koruyan bir parça var içimde. Anlayabildiğim kadarıyla aydınlanma geçmişle bütünüyle bir kesinti demek. Geleceğin tamamıyla önemini anlamını yitirmesi demek. Sadece ve sadece anın içinde var olmak demek…

Eh, arada bir gelecekten kaygılandığım ve geçmişin şu anımı belirlediğini hissettiğim durumlar oluyor..

Yok, henüz aydınlamadım… Hala egomun cenderesinden özgürleşebilmiş değilim kısacası..

Ama yoldayım ve bu yolculuğun kendisini seviyorum. Çok keyif alıyorum. Hiçbir an bir diğerinin aynısı değil ve bu çok heyecan verici.

Çocuklara Saygı Duyacak Kadar Cesaretimiz Var mı?

Okullarda, Gazze’deki kirli savaşta işlenmekte olan insanlık suçları sonucunda ölmüş olan ve eziyet çekmekte olan insanlar için milli eğitim bakanlığınca çocuklara saygı duruşu yaptırılmış.

Birinci sınıf-sekizinci sınıf denmeden büyük çoğunluğu tam olarak neyin ne olduğunu bilmeksizin kıpırtısız bir şekilde put gibi dondurulmuş!Bu sayede bu çocukların “bilinçlenmesi” ve orada olanlara “duyarlılaştırılması” sağlanacakmış!

Burada siyasi yahut vicdani olarak bu eylemin haklılık boyutunun ötesinde teknik olarak büyük bir yanlışlık vardır. En büyük yanlışlık bu tür hassasiyetlerin ve duyarlılıkların çocuklara aktarılmasına gerek olmamasıdır. Çünkü onlar zaten öyledirler. Bu yüzden çocukların —büyükler açısından ne kadar haklı olursa olsun— herhangi bir siyasal  tavrın parçası yapılması hiçbir şekilde doğru değildir.

Buna “bilinçlenme” denemez. Zaten bilinç dışardan bireye verilebilen bir şey değildir. Dışardan bireye verilen şey sadece propagandadır. Onu maniple etmektir. Onun iç dünyasına hükmetmektir. Buna siyaset demek yahut mazlumların dertlerine duyarlılaştırma vs. demek… sadece çirkin, çok çirkin bir şeye güzel adlar bulma çabasında ibarettir.

Bilinç sadece içten gelir. Vicdan içten gelir. Merhamet içten gelir, sevgi içten gelir… Bunlar bizlerin doğasında zaten mevcuttur. Bunları dışardan vermeye çalışmak basitçe kişinin ruhuna büyük bir saldırıdır. Çocuklara zaten sahip oldukları nitelikleri dışardan şu ya da bu tavırla topluca bir eylem çerçevesinde aktarma çabası aslında var olan nitelikleri ve doğal ve saf duyarlılıkları belirli bir mecraya aktarmaya çalışmaktır. Bu mecra da bu eylemi yaptıran kişilerin siyasi tercihleri veya ideolojilerinden başka bir şey değildir.

Mesele bireylerin ruhunun yahut iç dünyasının kendi haline bırakılmamasıdır. Zaten tüm sorun burada düğümlenmektedir. Çocuk “büyük”lerden oluşma bir toplumun içine doğar ve tüm bu doğal niteliklere sahipken, tüm insanları koşulsuzca sevebilecekken pek çok masum insanın bulunduğu hastaneleri ve evleri bombalayabilecek bir nefere dönüştürülür…

Bu öldüren taraf için de mazlum ve mağdurlar için de böyledir.

Bugünün mazlumları için çocukları bu şekilde şekillendirmek demek onların ruhuna öfke, nefret, ayrımcılık, yılgınlık, umutsuzluk tohumları ekmektir. Onların narin ruhu böyle olaylardaki haklıyı haksızı ayırt edemeyecek durumdadır. Onların algıladığı şey sadece insanın insana yaptığı zulümdür.
Ve kendileri de bir insandır. Böylelikle onları ya zalimle ya da mazlumla özdeşleşmekten başka seçenekleri olmadığı bir duruma sokmuş oluruz. Ve böyle bir durumda bugünün mazlumu olan bu çocuklar yarının gaddarları olabileceklerdir. Sadece sebep değişir: Artık büyümüş olan bu çocuklar “zalim”e karşı savaşmaktadır… Tıpkı İsrailli çocukların da tüm hayatları boyunca maruz kaldığı ideolojik formasyon ve “eğitim” sonucunda ülkelerine füze atan insanları yok etmeye çalıştığı gibi….

Değişen hiçbir şey olmaz. Tekerlek döner ve bugün altta olan yarın üste çıkar. Ve tekerlek yeniden döner ve üstte olan altta kalır…

2. Dünya savaşında Almanların tekerleğin üstünde, Yahudilerin altta kalması gibi… Şimdi de İsrailliler üsttedir ve Filistinliler alttadır…. Ama teker dönmeye devam eder… Yarın da Müslümanlar, bu olaydaki gibi çocukları siyasi eylemlere alet ederek onların masum duygularını bu yaşananlarda taraf olmaları için kullanarak tekerin üstünde olabilir…

Ama insanlık ve masumiyet her zaman üzerinden tekerleklerin, arabaların, kamyonların geçerek ezdiği kavramlar olarak kalacaktır…

Lütfen çocukları rahat bırakalım ve mümkünse onlara hiç karışmayalım. Hatta birazcık onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışalım. Eğer birisinin önünde saygı duruşu yapılacaksa biz “büyükler” çocukların önünde saygı duruşunda bulunalım… Böylelikle belki de tüm bu doğal niteliklerimizle yeniden buluşabilir ve toplumun üzerimizden geçirdiği buldozerlerin altından kalkıp yeniden birer insan saf birer insan olabiliriz.

Ayrıca, içi enerjiyle dolup taşan çocukları saygı duruşu, istiklal marşı vs. ile dakikalarca kıpırtısız bir şekilde dondurduğumuzda onları sadece sıkmış oluruz. Hiçbir şey öğretmiş olmayız. Sadece yapılan şeyden nefret etmelerine sebep oluruz.

Özü sevinç ve neşe ile dolu bir varlığı öldürmek ve donuklaştırmaktır bu… Çocukların cıvıltıları ve neşe ile oradan oraya koşturup hayta enerji katmalarında ne yanlış olabilir? Neden bundan rahatsız olunsun? Neden ölü gibi kıpırtısız dursunlar? Bu kadar vahşetle dolu bir dünyada biraz daha saf sevince mi yoksa daha fazla nefrete, daha fazla kine ve ölüme mi ihtiyaç duyuyoruz?

Bırakalım çocuklar doğal olsunlar, kendisi olsunlar, özgür olsunlar ve bu özgürlüğün içerisinde son derece doğal bir biçimde kendi vicdanlarıyla doğruyu-yanlışı ayırt etsinler.

Ama elbette o zaman o çocuklar ne Filistinlileri bombalayacaklardır, ne de İsrail’i yok etmeye çalışacaktır. O zaman o çocuklar ben İsrailliyim, Yahudi’yim sen Müslümansın, Filistinlisin diye dahi düşünmeyeceklerdir. Sadece ve sadece insan olacaklardır. Saf enerji olacaklardır. O zaman doğru-yanlış değil saf hakikat galip gelecektir. O zaman sadece doğal olan mümkün olacaktır. Ve doğal olan sevgidir. Doğal olan barıştır.

Buna hazır mıyız?

Yoksa Müslümanlığı anlamlı kılabilmek için Yahudilerin onlara zulüm etmesi daha mı tercih edilir bir şeydir?

Aynı şey karşı taraf için de geçerlidir….

Tüm toplumsal kimliklerin ötesine geçip, tüm koşullanmaların ötesinde saf bir insan olarak, saf bir varlık olarak yaşayabilecek kadar ileri gitmeye hazır mıyız?

Görünen o ki, on bin yıllık hikaye kendini tekrar etmeye devam edecek… “Büyükler” çocukların duygularını sömürecek ve insanlıklarını onların ellerinden alıp onları birer İsrail, Filistin, Müslüman, Yahudi, Türk, Kürt vs. savaşçısı, neferi haline getirecek…

Masumiyet, saflık ve tüm insani özellikler siyasete, nefrete, kana, şiddete dönüşecek.
Kaybeden insanlık olacak, kaybeden her zaman insanlık olacak.
Biz değişmezsek. Biz kendimizi bir birey olarak yeniden oluşturmadan, toplumun üzerimizdeki oyunlarının farkına varıp bunların dışına çıkma cesaretini göstermezsek bu hep böyle sürecek.

Teker dönecek ve bugün altta olanlar yarın yeniden üstte olacak.
Ezen ezilecek, ezilen ezecek…

Aktif Meditasyonu Gerekli Kılan Nedir?

Günümüzde meditasyon gereksiz midir?

Hayır, koskoca bir hayır. Meditasyon yapmak insanlar yahut bilinç söz konusu olduğu sürece anlamlı olacaktır. Aslında artık işlevsiz olan şey meditasyon değil, eskimiş olan kimi meditasyon teknikleridir.

Meditasyon aslında tekniklerden bağımsız olarak ele alınması ve algılanması gereken bir kavramdır. Meditasyon paradoksal olarak, sahip olduğu sözcük anlamıyla tam zıt bir anlama gelmektedir.

Meditasyon İngilizce “meditation” sözcüğünden türetilmiştir. Aslen Latince “meditatio” sözcüğünden gelmektedir. Meditasyon derin düşünce anlamına gelir. Derin düşünce derken kast edilen bir şey üzerinde tüm boyutlarıyla ve derinlemesine düşünmektir. Bu günler, aylar sürebilir. Neredeyse konu tükenene kadar her açıdan üzerinde düşünmeyi ifade eder. Ancak kültürümüzde derinlemesine düşünmek, bir düşüncede bu kadar ileriye gitmek pek de arzu edilen ve taktir edilen bir şey olmadığından bizler için bu yönüyle pek bir anlam ifade etmemektedir. Meditasyon aslında mistiklerden yahut mistik gelenekten çok felsefeciler için anlamlıdır.

Bunun sebebi Batı’da meditasyonun hakiki anlamını karşılayacak bir kavramın olmamasıdır. Batı’nın dini tecrübeleri tam olarak bir şeyler —İsa, Mesih, Tanrı, din ilahiyat, günah, sevap vs.— üzerine düşünmek minvalinde ilerler. Pek çok dini olgu üzerinde oluşan külliyata bakarak ne kadar çok zihinsel faaliyetin mevcut olduğu anlaşılabilir. Batı’da dini tecrübe demek zihnin boşalmasından çok zihnin keskinleştirilip bir alana odaklanması demektir. Batı’nın dini tecrübeleri böyle olduğu için, boş zihnin şeytanın doldurduğu bir alan olarak algılandığı bir kültür olduğu için yaşamadıkları bir tecrübe hakkında kavramlar üretmesini bekleyemeyiz. Batı bu hayatı da maneviyatı da bütünüyle zihinsel bir çaba içerisinde tecrübe eder. Bu sebeple aslında tam tersi olan bir kavramı sadece bildiği sözcüklerle ifade etmek zorunda kalmıştır.

Türkçeye de Batı üzerinden gelmesi nedeniyle biz meditasyon derken sözcüğü sahip olduğu gerçek anlamından bağımsız olarak başka bir bağlamda kullanırız.

Meditasyon aslında saf tanıklıktır.

Bu bir haldir. Bu bizim her zaman sahip olduğumuz bir niteliktir. Aslında sahip olmak demek dahi anlamsız kaçabilir. Biz oyuz. Biz saf tanıklık haliyiz. Tanık, hiçbir zaman kaybolmaz. O atmosfer kadar içinde olduğumuz ve o kadar doğal bir şeydir ki biz onu kanıksarız ve varlığını unuturuz.

Meditasyon asında varılacak bir yer değildir. Biz zaten oradayız. Biz zaten meditasyonun kendisiyiz. Mesele kim olduğumuzu unutmuş olmamızdır. Bunu bize hatırlatan sürece meditasyon teknikleri diyebiliriz.

O halde, kendimize meditasyon halimizi hatırlatabileceğimiz yöntemleri değiştirmek dışında bir şeye ihtiyacımız yoktur. Meditasyon ve tanık olma halini çağırmak için yeni yöntemlere ihtiyaç var.

Çünkü tanık artık çok altlarda kalmış, üzerine çok fazla toz-toprak çöreklenmiştir. Yaşamın hızı ve giderek artan şiddeti tanık olmayı giderek güçleştirmektedir. Yaşam hepimizden sürekli olarak şu ya da bu şeyle özdeşleşmemizi bekler ve bunu bize dayatır. Aile, toplum, arkadaş grupları, tutulan takımlar vs. sürekli bizden tanıklık değil taraf olmamızı bekler…

Hayat o kadar hızla akmaktadır ki ne bir kuş sesini, ne bir çocuk gülümsemesini ne de bir kadının ilahi zarafetini görüp bu güzelliklere tanıklık edebiliriz.

Kuşu öldürmeyi, yahut yakalamayı, çocukları susturmayı, kadına ise sahip olmayı düşünür ve mümkünse eyleme geçeriz…

Çünkü hayatın bize dayattığı şey sahip olmak, ele geçirmek, kontrol etmek vs.dir…

İnsanlar doğal yaşarken, doğadayken rekabet değil işbirliği varken ve hırslar yokken tanık olmak ve izlemek daha kolaydı.

Oysa yaşam koşulları keskinleştikçe ve sahip olunabilecek şeylerin sınırları bir bir ortadan kalkarken tanık olmaktansa eyleme geçmek ve taraf olmak çok daha büyük bir itki haline geliştir ve tanığın üzerine çullanmıştır.

Tanıklık doğası gereği eylemci olmadığından eylem onun alanını kaplamaya ve tanığı örtmeye onun üzerini kaplamaya başlamıştır.

Ancak tanık asla kaybolmaz. Daha pasif yollardan da olsa hep varlını hissettirir.

Daha ender de olsa hep ortaya çıktığı olur. Ancak var olan toplumsal yapıda hemen onu bastırmak gerekir çoğunlukla. O da itiraz etmez. Hep arka planda kalsa da onun varlığı hep bizi sarmalar.

Meditasyon tekniklerinin artık eylem içermesi gerekiyor. Hareket gerekiyor ki eylemde bulunma sayesinde eylemin kendisini ve enerjisini azaltmak ve ona tanık olunacak durumlar yaratmak mümkün olsun.

Dahiyane bir buluş olan hareketli meditasyonlar, aktif meditasyonlar tam olarak bu çağın insan yapısı için tasarlanmıştır.

Tüm teknikler artık farklı insanların yapısına uygun şekilde düzenlenmelidir. Çünkü artık insanlar tek tip değildir. Toplumlar karmaşıklaşmıştır. Ulaşım ve iletişim araçları sayesinde her türü dini ve kültürel geleneğin koşullanmalarına sahip insan bir arada yaşamakta, birbirlerini etkilemektedirler…

Artık tek bir teknik, tek bir yol yoktur. İnsan popülasyonu giderek karışmakta ve her birey kendi başına kategori haline gelmektedir. Artık binlerce yıllık ibadetler, yöntemler, teknikler bireylere uygun olmamaktadır. Bu nedenledir ki karmaşıklaşan toplumlarda din giderek hayattan geri çekilmektedir. İnsanlar çok küçük nüanslara, değişikliklere sahipken oluşmuş dini pratikler günümüzün karmaşık ilişkilerinde şekillenmiş olan insan varlığına yetmemekte, onu kaplayamamaktadır. Onu cezp edememektedir. Eksik kalmakta ve bağlamını yitirmektedir.

Ancak bu bireyin manevi ihtiyaçlarının azalmış olmasından değil, tam aksine eskiye nazaran çok daha fazla olmasına rağmen bu ihtiyaca karşılık veren yapıların artık işlevsiz kalmalarından kaynaklanmaktadır.

Bu yüzden aktif meditasyonlar bir zorunluluk olmuştur. Aktif meditasyon teknikleri genel anlamıyla bir yaklaşımdır. Başlı başına yeni bir felsefeye dayanmaktadır. Bir paradigma değişimidir.