Soru:
“İslamiyet, sakın ha imansız ölme cehenneme gidersin diyor. Bediüzzaman gibi bir insan bütün hayatını ezalarla cefalarla hapishanelerde geçiriyor, sırf milletimin imanı kurtulsun diye. Bediüzzaman da büyük bir Allah dostudur. Birçok kerameti anlatılmaktadır. Yani kendini bilen biri olduğu kesin. Yani bir noktada inançta gerekli herhalde…
Öte yandan Osho ise tüm inançları bırakın diyor. Neden???”
Cevap:
İslamiyet imansız ölme diyebilir. Çünkü İslamiyet sadece bunu derse var olabilecektir. Bu tüm dinler için böyledir. İnanç olmaksızın herhangi bir dinin hayatta kalabilmesi olasılık dâhilinde değildir. Ayrıca imansız ölmenin yahut imanlı ölmenin yaratacağı bir fark olması için de “cehennem” diye bir şey olması gerektiğine inanmak gerekiyor. Konuyu İslamiyet olarak değil de içerisinde inanç içeren ve gerektiren tüm dinler (kitaplı dinler) açısından ele almak gerekir.
İnanç tanımı gereği bilmediğin bir şeye karşı geliştirebileceğin bir tavırdır. Bu nedenle bazı temel şeyleri bilmeye değil de varlığını baştan kabule dayanır. Cennet ve cehennem en başta varlığını bildiğimiz değil inanmamızın yeterli olduğu şeylerdir. Ön kabul olarak bunların var olduğuna inanmak zorundayız. Ancak ondan sonra bizim imanlı yahut imansız olmamız anlam kazanacaktır.
Peki, cennet yahut cehennemin var olduğuna inanmamız için gereken şey nedir? İslamiyet doğduktan 1500 yıl sonra doğduysan ve en az on beş kuşaktır Müslüman bir aile geleneğinden geliyorsan sadece sana bunun böyle olduğunun söylenmesi dahi bunu sorgulamaman için yeterli olacaktır. Ama biz, senin biraz sorgulayıcı bir akla sahip olduğunu varsayacak olursak belirli bir şeye inanmak için dahi belirli bazı rasyonel koşulların oluşmasına ihtiyaç olacaktır.
Bu durumda cennetin yahut cehennemin olduğuna inanmak için orada bulunmuş, bizzat gidip görmüş bir insanın (peygamber) dediklerine inanmamız gerekecektir. Veya yine cennet ve cehennemi yaratan ve bu sistemi var eden güç ile iletişim kurabilme ayrıcalığına sahip (peygamber) bir insanın dediklerine inanmak gerekmektedir.
Aslında 1500 yıl sonra geriye baktığımızda bizi İslam yahut herhangi bir kitaplı dinin içerisinde tutabilecek tüm temel varsayımların her bir öğesinin sadece ve sadece inanmaya dayanmak zorunda olması gerekmektedir. Örneğin temel olandan daha ayrıntıya doğru gidersek:
a) Allah’ın varlığına inanmak
b) Allah’ın cennet ve cehennemi; kâinatı ve dünyayı yaratmış olduğuna inanmak
c) Allah’ın insanlarla iletişim kurmak için kendisine bir aracı seçmiş olmasına inanmak
d) Aracının (peygamberin) sözlerinin Allah’ın sözleri olduğuna, kendisine ait hiçbir öğe taşımadığına inanmak.
e) Peygamber’in (Allah’ın) sözlerinin günümüze kadar eksiksiz ve fazlasız aktarıldığına inanmak
f) O sözlerin inananları tarafından doğru anlaşıldığına inanmak
Aslında bu liste sonsuza dek uzatılabilir. Ama sonuç değişmez: Bilmediğin bir şeye inanmak zorundasın. Zaten İslamiyet‘in de, inanca dayalı tüm dinlerin de temelde yasakladığı şey şüphe etmektir. Şüphe etmeye başladığın an bitmişsin demektir. Zincirleme olarak inandığın ¬–ama bilmediğin- tüm şeyleri sorgulamak zorundasındır artık. Ve bu seni inançsızlığa götürecektir. Ve bir kez sorgulamaya başladığında Allah’ın varlığı dâhil her şeyin sadece ve sadece bir varsayım olduğunu kabul etmen gerekecektir.
Bu yukarıda bahsettiğim şey bize bizzat Allah’ın bahşetmiş olduğu aklın yolunu izlersek varacağımız noktadır. Ve bizim aklımızı kullanmadığımız bir inancın en hafif tabiriyle “eksik” kalacağını bilmemiz gereklidir. Din bazı yönlerimizi tatmin edecektir ama aklı tatmin etme olasılığı neredeyse hiç yoktur. Bunun anlamı şudur: Ancak aklımızı sonuna kadar kullanmadan bir inanca bağlı kalabiliriz. Çünkü şüphe olmazsa akıl ilerleyemez. Aklın yolu ve aracı şüphedir.
İnsanlığın başına gelen tüm belalar peşinen verili olarak doğru kabul edilmiş olan birtakım varsayımların gerçek olarak algılanmasından kaynaklanmıştır.
Bu sadece din için değil her türlü kimlik algısında böyledir: Türk olmak, Yunanlı olmak, iyi olmak, kötü olmak, ahlaklı olmak, ahlaksız olmak, vs… Bizler bizden önce doğruluğuna karar verilmiş olan varsayımların içine doğarız ve onları sorgulama gereği duymaksızın kabul ederiz. En temeldeki varsayımın bir varsayım değil hakikat olduğunu sandığımız için de ona bakma gereği dahi duymayız.
Bu aslında bir hipnoz türüdür. Bir şeyin öyle olduğunu binlerce hatta milyonlarca kez duyduğumuzda o şey artık zihnimiz için gerçek olarak kodlanmıştır. Ondan sonra artık bunu verili bir doğru olarak içselleştiririz.
Bundan sonrası kolaydır: Zaten doğruluğunu kabul etmiş olduğun ve bunu ne zaman bile yaptığını hatırlamadığın kutsal kitabında imansız ölürsen olduğu varsayılan cehenneme gideceksin ifadesi senin için asla kendisine değil işaret ettiği şeye bakılması elzem olan bir hakikattir. Bediüzzaman gelir ve bizim imanımızı kurtarmak için kendini feda eder ve kahramanımız olur. Destanlar yazılır ve on binlerce insan ne uğurda olduğunu tam olarak anlayamadan ölür bu yolda! On binlerce şehit verildikten sonra bu yolda o yol artık kutsal olmuştur. Artık kan ve acılar bizleri iyice kör eder: Bu artık bir namus meselesidir. Uğurunda birilerinin öldüğü her şey “kutsal” olur zaten: Millet, ülke, bayrak, vatan, din, dil, soy-sop, para, aşk… Evet hayattan daha güçlü olduğunu hissederiz uğruna ölünen şeyin.
Destanlar yazıldıktan sonra o dini –yahut değeri- kimse sorgulamaya yeltenemez artık. O “haindir” olsa olsa. Yahut imansız, dinsiz, kâfir… atalarının kendini feda ettikleri varsayımları nasıl sorgularsın sen? O zaman sen bizden değilsin zaten!
Evet dinler –diğer, topluma ait her türlü inanç gibi- bir mittir. Mitler doğruluğu sorgulanmayan efsanelerdir. Mitik kısımlarını çıkarttığımızda dinden geriye çok az şey kalır. Ve kalan o azıcık şey dinin esasıdır. Olması gereken kısmıdır. Gerekli olan, olmazsa olmaz kısımdır…
Ve dinin özünde inanca yer yoktur. Çünkü inanç bizleri kör eder. Zaten değişmezdir ve doğrudur o şey. Dolayısıyla bakmaya da gerek yoktur. Bakmadığın şeyi göremezsin çünkü. İnanç sana görmek istemediğin şeylere bakmama şansını bahşeder. Böylelikle aklını kullanmaktan, muhakeme etme yeteneğinden vazgeçmiş olursun gönüllü olarak. Bu kötü bir alışkanlığa yol açar: Hayatında da insan giderek görmek istemediği şeylere bakmaz olur. İnancın insanı götüreceği yer cehalettir. Cehalet bilmemeyi erdem sanmaktır. Bilmektense doğruluğunu kabul ettiğin şeyi sorgulamamak ve giderek doğruluğunu koşulsuz kabul ettiğin şeylerin kurbanı olmak senin kaderin haline gelir.
İnancın bırakılması gerektiğini bu nedenle savunur Osho! Merhametinden, insana olan saygısından. Kitaplı dinlerin hepsi Allah’ı bizzat kendi gözlerinle görebileceğin gözlerinden vazgeçmeni öğütler sana. Osho ise onları açabildiğin kadar aç ve bak: Her yanda, her yerde O’nu göreceksin diyor. Bunun için Bediüzzamanların kahramanlıklarına ihtiyaç yok: Kaybedeceğin yegâne şey kendi kendini içine yuvarlamış olduğun cehaletindir diyor. Kendi gözlerinle, kendi kulaklarınla, kendi teninle, kendi duyularınla ve hatta tüm o duyularının da ötesiyle; varlığının tümüyle Allah’ı bileceksin diyor.
İslam’ın temelindeki varsayımları kabul etmiş ve sorgulamamış olan birisi olarak Bediüzzaman’ın dediği her şeyi senin de baştan kabul etmen gerekiyor. Ve o ön kabuller Osho’nun demek istediği şeyi anlamanı engelliyor. İslam’ın içinden baktığın sürece Osho’da sadece İslam’ın içerisinde söylenegelmiş şeylerin bir yansımasını görebilirsin ancak. Dolayısıyla sana yeni bir şey söylemeyecektir. Onu bildiğini sandığın –aslında sadece inanmakta olduğun- varsayımların doğrulayıcısı olarak anlamaya çalışacaksın. Ve maalesef böyle yaparsan kaçıracaksın. Çünkü Osho yapmış olduğu her şeyle ve söylediği her sözle bizleri içerisinde kaybolduğumuz derin uykudan ve hipnozdan uyandırmak için gayret gösteriyor.
Bu nedenle Osho “bilen” birisi olarak sana inançlarından kurtul dediğinde onun ne dediğine bir anlam veremiyorsun. Kıyaslayacağın yegâne kişi olarak İslam’ın içerisinde ve paradigmasında anlamlı olan bir insanın söylediklerini baz alıyorsun. Görmekte olduğun rüyanın parçası ve figüranı haline getirmeye çalışıyorsun Osho’yu.
Ama olmaz! Osho’yu oraya sıkıştıramazsın. Hakikat senin bildiğini sandığın inanç çerçevesinin içine sığmayacak kadar büyük ve değişkendir. Sen daha onu tanımlayamaya çalışırken o değişmiş ve senin düşünce sistemini çoktan aşmıştır bile.
Bu durumda yapabileceğin tek şey Osho’yu –yahut benim dediklerimi- var olan inanç sisteminin içerisinde değerlendirip “kafir” olduğumuz sonucuna varmandır. Bu seni rahatlatacaktır. Hakikati doğrudan deneyimlemeyi seçen mistikleri “öteki” haline getirebilirsen rüyanı sürdürebilirsin. Bu durumda Bediüzzaman’ın yolunu takip edip onun ve İslamiyet’in değişmez doğrularının şemsiyesinde kendini hakikatin güneşinden, yağmurundan, dolusundan, karından koruyabilirsin.
Hakikat o an olan şey ne ise onun ta kendisidir: Ne eksik ne fazla. Bunu yaşayabilmek ve hissedebilmek ve izin verebilmek aydınlanmanın ta kendisidir.
Sorgulamadan, yargılamadan olanı olduğu şekliyle ve tam olarak yaşamaktır.
Gözündeki bin beş yüz yıllık bir gözlükle hayata bakmaya devam ederek hakikatle arana perde çekmiş oluyorsun. İnanç senin hakikatle arana çekmiş olduğun perdenin adıdır.
Soru:
Kendini bilmek gerekli elbette… ama ölünce nereye gidiyoruz karanlığa mı yokluğa mı bütün bunlara da bir cevap gerekmez mi?
Kendini bilmek çok önemli ama milyonlarca insan kendini bilebilir mi? Kendini bilenlere bakın; bir Buda’ya mesela…uzun yıllar çileli bir hayattan sonra aydınlanmış. Milyonlarca insan, milyarlarca insan buna katlanacak mıdır? Ve ölümden sonrası tamamen belirsizlik….?
Cevap:
Esas konuya gelmiş olduk. Dinin temelde çözmeye çalıştığı şey ölümdür. İnsanlar, ölüm korkusu nedeniyle dinler yaratmıştır. Öleceğini bilen varlığın adıdır insan. Yoksa geriye kalan neredeyse her şey az ya da çok diğer canlılarda olan meziyetlerdir.
Zaten din denen şey insanlar ölülerini gömmeye başladığında ortaya çıkmıştır. Ölümün bir son olduğuna ikna olsalardı bedenleri gömmek yahut şu ya da bu şekilde bir tören yapma gereksinimi de duymazlardı. Özetle din arayışı ölüm olgusuyla doğrudan ilişkilidir.
Ancak bu soruda dikkat çeken en önemli hususlardan birisi kendini bilmek ile ölüm sonrasında neler olacağı arasında bir ilişkinin olmadığının varsayılmış olmasıdır.
Kendini bilmek oldukça sınırlı bir şekilde anlaşılmış olmalı. “Kendi” ve “bilmek” kavramları için altta yatan bir tür küçümseme söz konusu gibi. O zaman biraz açmakta fayda var.
Öncelikle yukarıda anlatmaya çalıştıklarımda ben doğrudan “kendini bilmek” dememiş olmama rağmen okuyucu o şekilde anlamış. Şayet bilinçli olarak bu şekilde algıladıysa denecek bir şey yok! O zaman soruyu soran kişinin algılaması oldukça geniş olmalı. Çünkü bu anlayış, “kendini bilmenin Allah’ı bilmeye giden yol” olduğunun farkında olmayı gerektirecektir.
Fakat bunun bir hatadan yahut yanlış anlamadan kaynaklı olması daha büyük bir ihtimaldir.
Osho’nun simgelediği yeni insanlığın yolunda kendini bilmek aracılığıyla edinilecek şey esasında doğrudan insanın kendisinin bilmesidir. Yani aydınlanmaya erişmenin ve Allah’ın doğrudan tecrübe edilebilmesinin yolunun açılmasıdır.
Tarih boyunca İslamiyet’in içerisindeki yollarla da erişilmiş olan bu mertebe inancın ötesinde kişinin kendisi üzerinde çalışıp, varlığının derinlerine inerek O’nunla buluşmasını içermektedir. Bu inancı değil bilme isteğini gerektirir. İnsan bu bedenin içerisindeyken ölümsüzlüğü bulacaktır.
Bu yollar İslam’da tarikat olarak bilinmektedir. Geniş kitlelere göre değildir. Bugüne kadar bu böyle olagelmiştir. İnsanların hepsinin birer buda olabilmesinin mümkün olmadığına inanılmıştır. Bir anlamda doğrudur. Günümüzde dahi pek çok teknik ve yol arzu edenin erişebileceği hale gelmiş olmasına rağmen kitlelerin ilgisini çekmez. Onlar haftada bir gün yarım saat namaz kılarak yahut kilise veya sinagoga giderek Allah yolunda ilerlediklerini, O’nun istediklerini yaparak olası bir ölüm sonrası cennette yerlerini ayırmış olduklarını sanmayı tercih ederler.
Soruyorsun: milyonlarca insan kendisini bilebilir mi?
Neden olmasın?
Muhammed kendisini kırk yaşına kadar biliyor muydu? Gayet sıradan bir hayatı yok muydu?
İsa annesinin karnından doğduğunda ermiş miydi? Yoksa uzun yıllar bir marangoz olarak hayatını sürdürmeye çalışan sıradan bir adamcağız değil miydi?
Ya Buda? O bir prensti! Sarayda kadınlarla gününü gün edip hayatın ona sunduğu tüm güzel şeylerin tadını çıkartmaya çalışan bir “günahkâr”dan başka neydi?
Osho yirmi bir yaşına kadar bir tüccarın asi oğlu olarak yaşadı. Üniversitede aydınlanmadan en uzak şey olan felsefe eğitimi almakla meşguldü.
Bu örneklerin hepsi ama hepsi onların kendini bilemeyecek milyonlardan sadece birisi olduğunu gösterir. Onların hepsi kendini tanımaya değer bir insan olarak görüp kendilerine söylenen doğruların ötesinde yepyeni birer paradigma yaratmış asilerdi!
Sen ise bana kalkıp milyonlarca insan nasıl kendini bilecek ki diyorsun. Tarih boyunca sadece tek bir insanın yapabildiği herhangi bir şeyi tüm insanlar yapmaya muktedirdir.
Ama din adamları böyle söylemezler. Politikacılar da böyle demezler. O milyonların zafiyetleri üzerinde herhangi bir çıkarı olan hiç kimse, senin-benim yahut doğmuş ve insan olma ayrıcalığına erişmiş tüm bireylerin bugüne kadar yapılmış her şeyi yapabileceğine olan inancını sarsması son derece doğaldır. Onlar bu sayede kendi konumlarında huzurlu olarak var olabileceklerdir.
Tüm “kahramanlar” ilahlaştırılır bu yüzden! Onların süper güçleri vardır, onlar doğaüstü varlıklardır. Kimisi mucizeler yaratır, kimisi ülkeleri düşmanlardan temizler, kimisi ölümsüzdür…
Ama biz zavallı milyonlar kendimizi dahi bilmekten aciziz. Ve sırf bu yüzden bize söylenmiş her şeyi verili olarak doğru kabul edip inanmak, inanmak ve inanmak zorundayız. Çünkü bizler bırak dünyanın geri kalanını; kendimizi, bu varoluşta bize en yakın varlığı dahi anlamaktan-bilmekten aciziz!
Bu soru inancın, binlerce yıllık birikimle insanı nasıl acze düşürdüğünün bariz kanıtıdır. Kendini bilemezsin ki! Senin varoluş amacın sana söylenen her şeye körü körüne inanmak ve iyi bir kul olarak ölüp cennette hurilerle dans etmek.
Elindeki var olduğundan emin olabileceğin yegâne şey olan anı yaşamak ve buradaki hurilerle dans etmektense sana söylendiği ve senin varlığına inandığın ölüm sonrasındaki cennet bahçelerinde dans edebilme umudu içerisinde hayatını bitirmen.
Eh, bu hayat bu kadar araçsallaştırıldığına ve cennete gidebilmek için feda edilmesi gereken bir şey olduğuna göre onu vatan adına, millet adına, din adına, namus adına hakikati olmayan ne kadar şey varsa onun uğruna birilerinin amaçları ve çıkarları için feda etmelisin. Ne de olsa cennete şehit olarak gitmek ayrıcalıktır! Orada en güzel kızlara ve sınırsız şaraba daha kolay ve ayrıcalıklı olarak erişmek serbesttir. Bu kadar büyük bir ödül için bu kadar da küçük bir fedakârlığa katlanmak lazım.
Yani yapılan şey varlığına ilişkin elimizde inancımız dışında kanıt olmayan her şey için, varlığından şüphe duyamayacağımız her şeyi feda etmektir!
İnanç ile varılan nokta tam olarak budur!
Bir an, sadece bir an için dünyadaki tüm insanları sahip oldukları tüm inançlardan bir günlüğüne vazgeçtiğini hayal edelim…
Dünyada o gün cennetin hayat bulduğuna tanık olacağız. O zaman, cennetin hayaline değil ta kendisine sahip olacağız. Tüm sorunlarımız o gün var olmayacak. Herkes ama herkes o gün huzur içerisinde, olanın içerisinde, olduğu kadarıyla sonsuz mutluluğu tadacak.
Ertesi gün isteyenler hayallerine ve rüyalarında ve inançlarından oluşma hipnozlarına devam edebilir.
Ama kim ister onu bilemem!
Evet, kendini bilmek bu varoluştaki en doğal şeydir. Ama görünen o ki inançlardan oluşma perde bu hakikati olabilecek en zor şey haline getiriyor.
Bir insan tam aksine, sadece bir olasılıktan ibaret olan cenneti, cehennemi, hurileri, şaraptan nehirleri, ya da cehennem ateşlerini ve kaynayan kazanları bilemez.
Bilebileceği şey kendi varlığıdır: Çünkü o zaten buradadır. Zaten odur bunları hayal eden yahut bilen ya da öğrenmeye çalışan ve inanan.
Kendini bilmek Allah’ı bilmektir. Kendini bilmek ölümün var olmadığını sadece bir yanılsama olduğu bilmektir. Kendini bilmek ayrıca bir “kendi”nin olmadığını varlığın ta Kendisinin sadece var olduğunu bilmektir.
Dinler bilenler tarafından değil bilenlerin etrafında, o bilmenin gücünden faydalanarak egolarını tatmin etmeye çalışan ve inanç ile etrafındaki insanları kontrol etmek isteyen asalakların yarattığı bir kan emme mekanizmasıdır.
Ama yanlış anlaşılmasın. Dinler gereksiz de değildi. Sonuçta dinler de nasıl ki bir zamanlar krallıkların gerekli olduğu gibi gerekliydi. Öyle olmasa zaten nasıl var olsunlar binlerce yıldır? İnsanların inanma isteği sebebiyle dinler var olageldi. İnsanlarda bu ihtiyaç bilme isteğine baskın geldiği için dinler o boşluğu doldurdu. Evet, hâlâ insanların büyük çoğunluğu kendilerinin doğrudan bilebileceği gizemlere inanmayı tercih ediyor; onların bileceği iş. Kimsenin inancı yahut inançsızlığı başka kimseyi ilgilendirmez.
Fakat dinler kabuk değiştirmek zorunda kalacak. İnsanların inançtan bilmeye doğru evrimleşeceğini varsayabiliriz. Bu zaten son birkaç yüzyıldır dış dünyaya karşı insanların tavrını oluşturmaktadır. Ama bir kez bilmenin tadını ve gücünü tecrübe ettiğinizde artık bunu iç dünyanızdan sakınmanız o kadar da kolay değildir.
İnsanlık bilim aracılığıyla bilebileceği şeylerin limitlerine doğru hızla ilerliyor. Evrenin dibini gözlemleyebilecek hale geldik. Şimdilerde evrenin oluşumunun simülasyonunu CERN’de yapmakatalar. Bakalım evreni oluşturan mekanizmayı bulunca neler olacak?
Ama bilimin yolu dışarı doğru olduğundan bizleri tatmin etmekten uzakta kalacak hep. Çünkü bu sefer de patlamanın öncesinde ne olduğunu sorgulamaya başlayacak ve bir yerde durmak zorunda kalacak bilim. Belki de diyecek ki benden bu kadar! Biraz da bilmeye çalışan kişiyi bilme vaktidir. Onu tanımadan bileceğin şeyler hep eksik yahut kısıtlı bir düzeyde alacaktır.
Eh, o günler de yaklaşıyor nitekim. Pek çok insan içine doğduğu inanç sistemlerinin dışına çıkma gereği duymakta. Bilme arzusu önü alınamaz seviyelere doğru hızla ilerliyor.
Bir yanda tüm inançlarımızın simgelediği geçmişimiz var: Diğer yanda ise bilme isteğinin insanları motive edip sürüklediği heyecan dolu gelecek.
Din insanın bilme ihtiyacını örseleyerek bugünlere kadar hayatta kalmayı başardı. Bu çağdan itibaren ise bilme ihtiyacını gidermeden ayakta kalamayacak. Bu böyle biline. Gidişat budur. Bu gidişat hakiki bir dinin ortaya çıkma olasılığını ilk kez insanlığın önüne koymaktadır.
Arkaikleşmiş dinler artık sahip oldukları safraları bırakıp özlerine dönmeli ve insanı tüm boyutlarıyla kucaklamalıdır. Aksi halde birkaç yüzyıla kalmaz yeryüzünden silinirler. Nasıl geçmişe dönüp puta tapınmayı ilkel buluyorsak, inanç temelli dinleri de o şekilde değerlendirmeye başlayacağız.
Kuşaklar arasındaki uçurumlar her bakımdan artarak sürüyor. Çok bariz bir örnek vermek gerekirse bugün kırk yaşındaki bir yetişkinin bilgisayarla tanışması ve hakkını vererek kullanmaya başlaması sadece son on yılın içerisinde mümkün olabilmiştir ve otuz yılını yani neredeyse hayatının yarısını almıştır. Oysa aynı adamın altı yaşındaki oğlu iki yaşında bilgisayarda tuşları karıştırmış durumdadır. Daha ilkokula başlamadan anaokulunda internete girmiş ve pek çok yetişkinin beceremediği el maharetleri göstererek klavye ve mause ile resimler çizmiş çeşitli sözcükler yazmıştır. Şimdi, bu minicik çocuk ona söylenen herhangi bir şeye koşulsuz inanma eğiliminde mi olacaktır? Tek bir tıkla wikipediye, bilmemne ansiklopedisine yahut on binlerce sayfa içeriğe ulaşıverme şansına sahipken kendine söylenen her şeyi olduğu gibi kabul mü edecektir?
Ayrıca, ilginç olan kısım bilginin aktarılma hızından çok daha hızlı bir şekilde yenilenmesidir. Yeni bilgileri anlamaya çalışırken dahi çok daha fazlası ve farklı bilgi olana eklenmektedir.
Artık insanlık geri dönülmez bir şekilde bilmeye doğru evrimleşmektedir. Yeni kuşaklar önceki kuşaklardan tarihte ilk kez daha çok şey bilmektedir.
Dinlerin yanı sıra daha pek çok arkaik kurum ve yaklaşım ister kabul edelim ister etmeyelim tarihteki yerini almaya mahkûmdur. Artık sonradan gelenler öncekilerden daha çok bilgiye sahip, daha çok görmüş-geçirmiş, daha çok dil konuşabiliyor ve daha çok şey yaşamış oluyor…
Kalkıp da yeni kuşaklara, çocuklarımıza bin beş yüz yıllık inançlarımızı dayatmaya kalkışırsak olacak şeyleri bir düşünelim. Evet, inançlar en kısa sürede kurtulmak zorunda olduğumuz şeylerdir. Artık dünyanın güneş etrafında dönüp durduğuna inanmıyoruz, bunu biliyoruz! Oysa dışımızdaki olguları dahi inançlarımızla anlamaya çalışıyorduk birkaç yüzyıl evvel. Şimdi kimse kalkıp da evrenin oluşmasında büyük patlama söz konusu olamaz ben buna inanmıyorum diyemiyor. En koyu dindarlar bile bu gerçeği kabul ediyor ve artık bunun doğruluğunu biliyor.
Aynı şeyi içsel dünyamızda da yapabileceğimizi henüz hepimiz bilmiyor ve farkında değiliz belki. Ama çok sürmez! Aydınlanma, erme, Allah’ı doğrudan tecrübe etme de çok yakında bilim kadar sıradan bir şeye dönüşecek. Artık güneşin dünyayı diğer gezegenlerle beraber etrafında çekim kuvvetiyle döndürdüğünü nasıl sadece birkaç bilim adamı değil herkes bilebiliyorsa, ölümsüzlüğü, varoluşu, bütünlüğü Allah’ı da herkesin; milyonların, milyarların bilmesi çok yakındır.
Bu önlenemez bir süreç. İnsanlığın gelişim çizgisinin varacağı nihai yöndür. Hepimiz bildiğinde o zaman cennet neymiş göreceğiz. Cehennem mi? Onu şu an yaşıyoruz: Cehaletin cehenneminde hepimiz kavrulmaktayız zira. Cehaletin içersinde cennet hayalleriyle yanıp kavrulurken kendimizi avutup duruyoruz.
Olmayan, hakikati bulunmayan şeyler uğruna hepsi Yaratanın birer tezahürü olan mükemmel insan evlatlarını yok ediyoruz. Daha da fazlasını yok etmek için kin besliyoruz içimizde. Kibirleniyoruz, böbürleniyoruz, kendimizi birilerinden üstün görmeye çalışıp duruyoruz.
Üstün insanlar, kahramanlar yaratıp zihinlerimizde onlara tapınıyoruz. Bizleri uyutabilmeleri için politikacılara yetki veriyoruz. Bizlere ninniler söylemeleri için onlara yalvarıyoruz. Bize ideolojilerden, inançlardan, korkulardan ve sahte kimliklerden oluşma bir deli elbisesi giydiriyorlar.
Bizler de o elbiselere bakıp aynada gördüğümüz şeyi kendimiz zannederek bu maskeli baloda kendimizi gizleyerek müsamereye devam ediyoruz.
Bu yanılsamadan oluşma hayatımız cehennemin ta kendisidir. Gözlerimizden vazgeçip de kör taklidi yaparak, onları açıp hakikatleri çıplak gözle görmektense hayaliyle yetinerek cehennemin dibindeki kendi yakmış olduğumuz ateşimizde yanıp kül oluyoruz.
Cenneti arzulamanın kendisi bile bu hayatımızda nasıl bir cehennemin içerisinde olduğumuzu doğruluyor bize.