Elmas Terapi

Terapi ve meditasyon çalışmalarımı Elmas Terapi adında kurmuş olduğum yerimde yapıyorum.

Elmas Terapi’de bireysel Elmas Nefes Terapisi, Nefes Seansları, OSHO Aile Dizilimi, Psikolojik Danışmanlık seansları ve Osho Meditasyonları sunuyorum. Detaylı bilgi için www.ElmasTerapi.com web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Programı için burayı tıklayınız

- Sangeet



 Aşk kendini tanımakiçin bir fırsattır

İlişki kurmak demek bizim yüzümüze maskeler takmamıza sebep olan en temel etkendir. Annemize ayrı, babamıza ayrı, öğretmenlerimize, arkadaşlarımıza yahut bizden daha alt konumda olanlar ayrı birer yüzümüz ve maskemiz vardır.

Bunun sebebi doğar doğmaz bizim kendimizle alakalı hiçbir fikrimizin olmamasıdır. Biz henüz doğmuş bir bebek olarak kendi görüntümüzü dahi fark edecek durumda değilizdir. Kendimizle ilgili bir merkezimiz yokken karşımızdaki yüzlerin tüm şekillerini ve nüanslarını içselleştirmeye başlarız.

Çevremizdeki insanların yüzlerindeki mimikleri edinirken, bunları ruh halleriyle de ilişkilendirmeye başlarız.

Bu öğrenme süreci yaşam boyunca sürer.

Çünkü bir insan eğer katatonik şizofren değilse, az ya da çok sürekli diğer insanlarla ilişki halindedir. Ve bu ilişki denen şey bizim merkezimizin sürekli olarak başka bir yere doğru kayması demektir. Bu sorun yaratır.

Fakat bu sorunlar bizim için gereklidir: Bu sayede gelişir ve büyürüz. Aksi halde varlığın içerisinde belirli bir şekil almadan kalmaya devam eder ve doğmazdık.

İnsan olma tecrübesi demek diğer insanlarla ve çevre ile sürekli ilişki halinde kalmak demektir. Bu kadarını biliyoruz. Bu kadarını tecrübe ettik. Ancak bu süreci nasıl yaşadığımızın ne kadar farkındayız?

Biz doğar doğmaz henüz kendimizin farkında olmadan ilişkilerin içerisine düşeriz. Anne babamız ve çevremizde bakımımızdan sorumlu olan insanlar ile etkileşim içerisine gireriz. Bu etkileşimde bizim gücümüz yoktur ve belirleyici olan bizden daha önce hayata gelmiş olan, daha tecrübeye sahip olanlardır. Bu durumda biz karşımızdaki insanların anlayışları, duygu durumları ve kültürleri, dünyaya bakışlarına göre şekil almaya başlarız.

İlişki kurma kalıplarımız; insanlara güvenip güvenemeyeceğimiz, değerli olarak kendimizi hissedip edemeyeceğimiz, karşımızdaki insanlardan neleri bekleyip bekleyemeyeceğimiz bize karşı takınılan tavırlara bağlı olarak belirlenir.

Sonra, büyürüz ve insanlarla bu temel kalıplar çerçevesinde ilişkiler bina ederiz. Derinde, bu kalıpların olduğunun dahi farkında olmaksızın, o kalıba uymayan kişi ve ilişkileri kendimizden uzak tutup o kalıba uyan enerjiye sahip insanları hayatımıza kabul ederiz.

Bu ilişki kalıpları kişiliğimizin temel taşlarını oluşturur. Kişilik insanın doğuştan getirdiği bilincini ve varlığının özünü kaplayan bir katman olarak ilişkiler aracılığıyla belirler. Ve bizim ilk ilişkimiz her zaman anneyledir.

Doğmadan evvel dahi bu böyledir. Anne karnında ―bunun farkında dahi olmasak da― anne ile ilişki halindeyizdir. Anne rahminde taşıdığı yavrusunun enerjisini, bedenini kendi ruhunda hisseder. Aynı şey bebek için de geçerlidir. Bebek de annenin tüm ruhsal, bedensel, psikolojik hallerinden maksimum şekilde etkilenir.   Bu ilişki o kadar derinde yer eder ki bir insanın insan olma tecrübesi boyunca yaşamının tüm evrelerini neredeyse her düzeyde etkiler.

Bir insanın annesi giderek hayatın kendisini simgelemeye başlar. Anne hayattır. Hayatla ilişkimiz annemizle ilişkimizdir.

Annemiz verici ise, destekleyici ise, korumacı ise, özgürleştirici ise, bize karşı her nasıl davranıyorsa hayatın da bize öyle davrandığını pekâlâ gözlemleyebiliriz. Annemiz aşırı korumacıysa hayata karşı kolaylıkla kendimizi bırakamaz, aşırı kontrolcü olabiliriz. Yahut annemiz aşırı fedakâr ise kolaylıkla biz de ilişkilerimizde hep kendimizi vermeye çalışırken bulabiliriz. Hayatın bize sundukları konusunda da aynı tavrı oluşturacağımızdan emin olabiliriz.

Büyüdüğümüzde, önce diğer aile bireyleriyle, giderek arkadaşlarımızla ve öğretmenlerimiz gibi diğer otorite figürleriyle epey bir tecrübe edindiğimiz ilişki kurma şeklimizi karşı cinsle kuracağımız ilişkilerde de karşımıza çıkar.

Aşkı, sevgiyi bağlılığı da bu temel kalıplar çerçevesinde şekillendirmeye başlarız. İlişki kurduğumuz kişiyi seçerken ―ne kadar bilinçli olduğumuza bağlı olarak― anne-babamızın ilişki kalıbına uygun olanı seçeriz. Sonra da ilişki derinleşip bağlar kuvvetlendikçe ―balayı dönemi bittiğinde― alttaki malzemeler, bilinçaltındaki kayıtlar su yüzüne çıkmaya başlar. Oysa biz karşımızdaki kişiyi seçerken sadece balayı döneminde yaşayacağımız eğlencesine kapılarak seçmiştik.

Esas mevzu, ilişkinin kendisi şimdi ortaya çıkar. Karşımızdaki kişi bizim için aynı zamanda sevgi ve nefretin bir arada tecrübe edildiği bir simgeye dönüşür. Ne kadar bağlı olursak o kişiye, diğer yanımızla da o kadar itmeye başlarız. İlişkilerin bu temel doğası bizi sonu gelmez çatışmaların ortasına sürükler.

Elbette bu bahsettiklerim bir kimsenin bilinçaltındaki malzemelerin ne kadar bilince çıkmış olmasına, bilince dönüşmüş olmasına göre değişir. Çünkü ilişkilerde olan temel şey bize ait olup da bastırdığımız yahut görmekten özenle kaçındığımız yönlerimizi bize gösteren bir ayna olmasıdır.

Sevdiğimiz insanlardan vazgeçemediğimiz için bize hoşumuza gitmeyen yanlarımızı gösteren bir ayna olması sebebiyle onları fırlatıp atamayız. Tam bu noktada hoşumuza gitmeyen yönlerimizi kendi üzerimizde değiştirmektense onu gösteren kişiyle mücadele etmeyi seçersek bu bizi ve karşımızdakini hasta etme potansiyeline sahip bir ilişkiye dönüşme eğilimine girer.

En azından o kişiyle giderek örneklerine daha çok rastladığımız boşanma yahut ayrılma durumları ortaya çıkar. İnsanlar hayatın gereksinimlerini giderebilecek olanaklara sahip oldukça karşısındaki insanın vazgeçilebilir olduğunu düşünme eğiliminde oluyor.

Ve ilişkiler giderek daha çok, sevgi temelli olmaktansa karşılıklı bir anlaşmaya dönüşüyor. Bunun sonucunda tatminsiz ilişkiler bizi daha da aç hissettirdiğinden sayıca daha çok ilişkiye girip niteliksel olarak daha az doyum yaşıyoruz.

Yüzeyselleşen ilişkiler bizlerin kendimizle de yüzleşmemizde daha az fırsata sahip olmamız anlamına geliyor.  Giderek insanlar iç dünyalarına bakmaktan çekinir ve korkar hale geliyor. Bize kendimizle ilgili en ufak şeyi göstermeye başladığında karşımızdaki mesafeyi arttırıyor, ya ayrılmayı seçiyor yahut ilişkiyi minimum seviyede yaşamayı seçiyoruz.

İnsanların hem kendilerini özgür hem de bir hissedecekleri ilişkiler kurmak mümkün mü? İçerisinde bulunduğumuz toplumsal koşullanmalara rağmen bu zor görünüyor. Binlerce yıllık ilişki kurma kalıbımız mecburiyetler üzerine inşa edilmiştir. Çocuk anne babaya bağımlıdır, kadınlar erkeklere bağımlıdır. Kadın-erkek dinlere bağımlıdır, milliyetlere bağımlıdır, ülkelere bağımlıdır.

Bu aidiyet durumları insanı esir eden bir ilişkiler zinciri yaratır. Toplum bireyi, bireyler de birbirlerini esir almıştır. İlişki kurmak demek karşındakine hükmetmeye çalıştığın bir örtülü savaş oyunudur. İkili ilişkilerdeki savaş ülkeler düzeyine gelindiğinde hakiki savaşlar halini alır. Böylelikle her türden ilişki arka planda birbirini besleyen bir güç oyununa dönüşür.

Din, bir güç oyununa dönüşür, eğitim bir güç aracı haline gelir, evlilik mücadele halini alır. Sevgi hep arka plandadır. Anlayış hep eksikliği hissedilen şeydir. Bu toplumsal düzeyde yaşanan güç temelli ilişkiler esasen bizlerin ailede edindiğimiz kalıplardır. Bunlar topluma yansır ve toplumdan da bireylerin hayatını belirleyen koşullar haline dönüşür. Asırlar boyunca bu döngülerle yeniden ve yeniden şekillenmiş ilişki kalıpları bir-iki kuşakta ansızın değişemez. Daha doğrusu değişir ama dönüşemez. Yozlaşır ama yücelemez.

Bu zaman alır. Bu emek ister. Bu meditasyonla mümkün olur. Çünkü karşımızda ilişki kurduğumuz insanda gördüğümüz şey, kendimizden saklayıp durduğumuz şey meditasyonlar ortaya çıkması gereken şeydir. Meditasyonla iyileşebilecek, aydınlığa kavuşabilecek olan şeydir.

İlişkilerin temeldeki işlevi diğer yarımızla bütünleşmek ve bir olmaktır. Ama gördüğümüz şey buna engeldir. Her iki tarafın da karşısındakinin kendisine gösterdiği şeyi halletmesi gerekir. O zaman ancak gördüğü hayaletlerin ardındaki gerçek kadını ve erkeği keşfedebilecek, onunla buluşabilecektir.

Aşk bunu yapmak için varoluşun bulduğu harika bir yöntemdir. Bu iki uyuşmaz yapıyı; kadın ve erkeği birbirine öyle bir bağlar ki artık her şey mümkündür. Birlikte Tanrısal olanı tecrübe edip birer Tanrı ve Tanrıçaya da dönüşebilirler, birbirlerinin içindeki şeytanı ortaya çıkarıp yıkıma kadar da gidebilirler.

Aşk büyük bir fırsattır ama yanlış anlaşılması da çok mümkündür.



 Sevgili kardeşim

Sevgili kardeşim.

Seni doğduğundan itibaren öylesi bir karmaşanın içerisine sokuyorlar ki bir an bile kendinin ne olduğunu anlayamıyorsun.

Nasıl anlayasın? Annen babanı sevmiyor ama onunla hayatı paylaşmaya çalışıyor. Baban patronunun ona davranışından rahatsız ama işine katlanmak zorunda hissediyor. İkisi de istemediği bir ülkede yaşıyor, bir sürü saçmalığa maruz kalıyor ama kupkuru bir hamaset edebiyatıyla gururlanmak zorunda kalıyor…

Sen doğuyorsun ve annenin de babanın da, kardeşlerinin de, akrabalarının da kendi hikâyeleri var ve herkes kendi hikâyesi ile meşgul. Herkesi geçmişine doğru çeken bin bir tane neden var.

Varoluşun bağrından yeni kopup gelmiş taptaze bebeğin ruhsal enerjisini algılamak için herkesin iç dünyası fazlasıyla dolu, taşıyor.

Sen doğduğun ve çaresizce bağımlı olduğun bu insanların dünyasına tabi olmak zorundasın ve bu çevrendekilerden taşan bu şeyler senin üzerine bulaşıyor. Onların da başına aynı şey gelmişti… Toplum ve yakınındaki insanların zorlukları, kaderleri seni bağlıyor ve seni de o kaderin bir parçası haline dönüştürüyor.

Annenin annesiyle yahut babasıyla sorunları, eksikleri, bitiremedikler var ve sen geliyorsun. Sana annelik yapacak kişinin kendisinin annesine ihtiyacı var.

Baban babasından yeterince babalık alamamış durumda ve ona ihtiyacı var ve sen geliyorsun sana babalık yapacak kişi ise kendisi bir bebek!

Sen başlıyorsun onlara annelik-babalık yapmaya. Sevginden, saf ve tertemiz sevginden, yapıyorsun bunu. Nafile bir çaba da olsa bunu yapmak zorunda hissediyorsun kendini. Her ne kadar varlığını borçlu olduğun insanlar da olsa başkalarını taşımaktan kendini kaybediyorsun yolda.

Bir parçanı bebekken, bir parçanı çocukken; giderek pek çok parçanı pek çok vesileyle bıraka bıraka kendinden pek bir şey kalmıyor büyüme ve yetişkin hale gelme yolculuğunda.

Giderek sen istemesen de senden parçaları koparmaya çalışanlar peydah oluyor hayatında. Sen almaktan çok vermeye alıştığından ne kendini savunabiliyorsun ne de hayır diyebiliyorsun onlara. Ve büyüdüğünde, toplum seni arasına almaya karar verdiğinde için tamamen boşalmış, enerjin çekilmiş ve içinde değil dışındaki şeylerle dolup taşmaya başlamış oluyorsun. Doluyorsun, dolduruluyorsun sana ait olmayanlarla.

Böylelikle senin içinde ne olduğunu tahmin edebiliyor toplum. Sana ait olmayan şeylerle dolu olduğunda içindekileri kontrol etmek mümkün çünkü. Sana ait ve sadece sana özgü şeylerle dolu olursan dışarıdaki şeyleri önemsemeyeceğini biliyorlar.

Kendini kaybetmeden bulman imkânsızdır ve bu nedenle bunlar olmak zorunda. Bir çocuk elindeki elmas da olsa onun değerini bilemez. Onu koşulsuzca verir onun yanağını ilk okşayana.

Yahut zorla alıverirler elinden, ne olacak direnecek hali yok ya küçücük çocuğun.

Evet kardeşim sen bir elmas cevherisin. İçinden güzelliklerden oluşma bir hazine var. Sen onu çoktan terk ettin. Kapılarını kapattın o madenin. İçini saçmasapan şeylerle doldurdun. Ve içine tıkıştırılan şeylerden hakikaten orada ne olduğunu göremez haldesin.

Zaten oraya bakmak bile gelmiyor aklına. Dışarıda zannediyorsun en değerli şeyler. Sen kimsin ki! Sana değer verecek ve senin kıymetini takdir edecek insanlar kendilerini değersiz hissediyordu. Senin güzelliğini görecek durumda değillerdi çünkü kendilerini çirkin hissediyorlardı her şeyden evvel. Ve sen onlara inandın. Onların kendilerine ait korkularını, kaygılarını, dertlerini, değersizlik hislerini içine aldın. Ve şimdi onlardan biri gibi hissediyorsun kendini.

Yazık!

Ama hala bir şansın var. Kaybedenler kulübünün sonsuza dek üyesi olmak zorunda değilsin. Hala kendinle baş başa kalmak için vaktin var. İçinde bulunan ve sana ait olmayan tüm pisliklere rağmen o cevher bir yere gitmemiş durumda ve onu keşfetme şansın var… O kurumu, tozu, pası temizle ve cevher yine ışıldamaya devam edecek. Onu yüzeye çıkart sevgili kardeşim. Çünkü artık onu koruyabilirsin. Ona sahip çıkabilirsin. Onun sana getireceği güzellikleri takdir edebilecek durumdasın. Sana yapılanı yapma. Sen güzellikleri fark et, senden sonra gelenlere kendi hikâyelerini, kendi tamamlanmamışlık hislerini, eksiklerini, pisliklerini, değersizlik duygularını, nefreti, öfkeyi değil; zenginliğini, estetiğini, zarafetini, hoş kokularını, cesaretini, haşmetini miras bırak.

Sorumlu ol. Sana yapılanlara rağmen kendi gücünü bul, onu hisset, ona sahip çık. Var olanı, sahip olduklarını gör, onu keşfet. Olmayanı düşünürsen zayıflarsın. Olanı görürsen güçlenirsin. Olan yeterli, hatta fazlasıyla yeterli. Sadece algını değiştir yeter. Sen her şeye sahipsin. Sevgiye, görgüye, coşkuya, neşeye, estetiğe, yaşam enerjisine ve tüm varoluşa sahipsin. Bütün yıldızlar senin, bütün güneşler senin, galaksiler dolusu dünyan var. Bu evren sana ait, bu doğa senin, sen bu varoluşun ta kendisisin. Hepsi ama hepsi senin. Seni var etmek için tüm bu düzen. Hepsi senin uzantın. Tüm şarkılar sana yazıldı, tüm güzellikler sana ithaf edildi. Bu çok kıymetli ve bunu anlayamadan daha fazlasını bekleyemezsin. Zaten sahip olduğundan fazlası yok çünkü. Çünkü her şeye zaten sahipsin.

Körelmiş gözlerini aç. Sana öğretilenleri unut. Yeniden keşfet, kendini de hayatı da. Hayat dediğin zaten senin iç dünyanı yansıttığın bir perdeden ibaret. Gördüğün filmi sen yazdın, çektin ve oynuyorsun. Daha ne kadar filmden şikâyet edeceksin? Ne çok sıkılacaksın bu filmden. Bininci kez kendi filminde başrol oynuyorsun ve senaryo hep aynı!

Artık yaşamaya başla. Senaryoyu çocukken ve hiçbir şeyden haberin yokken yazdın. O zaman kendini güçsüz hissediyordun. Başkalarına bağımlıydın ve hala öyle zannediyorsun. Özgürlük senin, özgürlük sensin. Her an yeniden tanımlanabilecek canlı bir hakikat varken sen yazdığını bile hatırlamadığın bir senaryoyu oynamaktasın. Bırak, sadece bırak. Bu inancı bırak.

Bırak kendini akışa. Varoluş nehri götürsün seni götürmek istediği yere. Sen bildiğin, tanıdığın –ve aslında çoktan bıktığın- senaryonu oynamaktasın kıyıda.

At kendini suya, su serin dışarısıysa cehennem. Su, yaşamdır ve sen kıyıda çölde kalmakta ısrarcısın. Yanıyorsun kavruluyorsun ama sudan korkmaya devam ediyorsun. Sana anlatılan korku hikâyelerine inanmaya devam ediyorsun. Annenin ve babanın korkularıyla yaşıyorsun. Hayat değişti. Sen büyüdün. Sonsuz kapılar önünde ardına kadar açık ama sen arkana bakıyorsun.

Annenin babanın, onların annesinin ve babasının ve de dedelerinin baktıkları yere bakıyorsun. Orada acı var, orada kin var, nefret var, ayrım var, katliam var. Orada arkaik dinler var, eskimiş kokuşmuş inançlar var. Kan var gözyaşı var.

İnsanlık artık birdir. İnsan olmak yeterlidir. Tüm çıplaklığınla bir insan olmak. Tüm giydirilmiş deli gömleklerinden sıyrılmış doğanın, evrenin önünde saygıyla eğilen çırılçıplak insan.

Sen osun. Sen tüm ihtişamınla, tüm karmaşanla, tüm eksiklik ve fazlalıklarında osun.

Tüm varoluşu içinde barındıran engin bir okyanussun. Sevgiden oluşma bir ışık hüzmesisin.

Cenneti de cehennemi de içinde aynı anda taşıyan ve de yaşayan bir döngüsün. Hem osun hem öbürüsün. Hem sensin hem değilsin. Hem iyisin hem kötüsün. Hem ikisisin hem de ikisi de değilsin.

Daha derine in ve gör. Uçurma kendini bırak, hiçbir şeye tutunma. Sen havadasın. Süzülüyorsun. Sen aslında bedensizsin, özgürsün özgürlüğün kendisisin. Tüm evren senin yuvan ve sen evren kadar genişleyebilirsin. Sadece tek bir evren de değil, sonsuz sayıda evrensin. Sen yaratımın kendisisin.

Ama bu kadar büyükken nasıl bu kadar küçük olabiliyorsun?

Tüm soru da tüm sorun da bu. Bunu cevaplamak da senin işin.

Ara ve bul. Aramazsan bulamazsın. Bulmayı istemeyen neyi bulacak? Kendine öğretilenlerle yetinen önünde akan serin sulara kendini bırakmayıp susuzluktan çöllerde kuruyup gitmeye makumdur.

Gözlerini açmak için, akışa kendini bırakmak için içine doğduğun paradigmanın dışında ne var merak etmelisin. Balık suyun dışında ne var diye merak etmediği sürece başka bir şeyin olmadığına inanmak zorundadır. Suyun dışında ne var çık ve bak.

Sevgili insan kardeşim. Sana insan olduğunu sadece ve sadece insan olduğunu ve önemli olanın tam da bu olduğunu, geri kalan her şeyin insan yapımı olduğunu ve yeniden daha iyisinin, daha güzelinin yaratılabileceğinin hatırlatılmasının gerekmesinin ne büyük bir vahamet olduğunu anlatamam.

Zaten olan bir şeyin aslında da öyle olduğunu söylemenin anlamsızlığına bir bak!

Tüm mistikler bu saçmalığa katlanmak zorunda! Onlar saçmalamak zorunda. Olanın zaten olan olduğunu anlatmaktan saçma ne olabilir?

Ama bu yapılmak zorunda çünkü sen kardeşim ne olduğunu unutmuş durumdasın. Maalesef unutturulmuş durumdasın. Bu, bir inip bir kalkan tekerleğin, bu çarkıfeleğin dışına çıkmış nadir insanlar aslında dönüp durmaya gerek olmadığını dışarıya sadece basit bir adım atmanın yeteceğini söylemek zorunda.

Orada, yani senaryoyu bininci kez yaşamanın anlamsızlığın haykırmak zorunda. Sen bir yere gitmiyorsun sadece olduğun yerde dönüp duruyorsun. Basit bir adım ve dışarıdasın. Belki biraz sendeleyeceksin başta ama bu göreceli riski almalısın. Sendelemelisin birazcık… O da başlangıçta.

Ama aynı yerde dönüp durmanın ne zevki var ne de anlamı.

Dışarısı çayırlarla, kelebeklerle dolu. Her yerden sevgi akıyor ama sen durup da bu rahmete ellerini açacak durumda değilsin. Kendi verdiğin enerjiyle dönmekte olan çarkının içinde kapalısın ve kolların da gövden de özgür değil.

  Durdur çarkı ve dışına çık onun. Burada hava güzel. Yağmur güzel, kelebekler uçuşuyor… Ağaçların yapraklarının arasında güneşin ışınları süzülüyor.



 Tüm Kimlikler Özgürleşsin ve Eşit Haklara Sahip Olsun

Bu ülkede ideolojisi ne olursa olsun insanlar bir miktar güce sahip hissettiğinde kendisini tiran zanneder ve diğer grupları kçümsemeye başlar. Aslında derinlemesine bakıldığında bunun sosyal psikolojinin incelediği sebepleri vardır. Ve maalesef grupların daha büyük güçler karşısındaki mazlum konumu kendisine eş yahut daha güçsüz gruplara karşı ezen yahut küçümseyen bir tavra döüşüverebiliyor.

Bunlar easen ezilenlerin pedagojisi olarak adlandırılan bir sendroma denk gelmektedir. Ezilen kişi yahut gruplar güce sahip olur olmaz aynı şeyi başa grup yahut kişilere ugulamaya başlarlar… Faşizm, tam da bu tür rahatsızlığın bataklığında palazlanır. Bu bağlamda faşizmi kimin yaptığından bağımsız olarak her türlüsüne karşı olmak gerek. İnsanlar kendilerini birey olarak inşa edemedikleri için, içine doğdukları gruba yahut kimliğe ait olma ihtiyacı hissediyorlar. Sistem onların kimliklerini özgürce yaşamalarına müsaade etmediği zaman bu sefer gruplar -kimlikler- arasında mücadele başlayabiliyor.

Önemli olan şey şu: hiçbir ideolojik hiyerarşi olmaksızın her grubun ve her bireyin kendi kimliklerini özgürce ve sınırsızca (elbette şiddet içermeksizin ve diğer grupları aşağılamaksızın) ifade edebileceği demokratik bir toplum inşa ettiğimizde faşizan duruşlar hayatta kalamaz. Faşizm ancak ait olunan grubun üzerinde bir baskı varsa palazlanabilir.

Baskı ve yıldırma ve ayrımcılık varsa gruplar a ait olmak yahut olmamak yaşamsal bir anlam ifade ediyor.

Geçende çok güzel bit ifade okudum: Seçme şansı olmaksızın içerisine doğduğumuz etnik kimliklerimiz sadece onlar üzerinde bir baskı varsa anlamlıdır. Yoksa seçme şansımız olmayan bir kimlik varoluşsal olarak anlamsızdır.

Bu bağlamdan Kürt sorununa bakacak olursak onların üzerinde Kürt oldukları için baskı vardır ve bu nedenle kimliklerini talep etmeleri anlamlıdır ama Türk olmayı anlamlı kılacak hiçbir meşru temel yoktur! Çünkü Türk olmak diğer kimlikler üzerinde baskı yapmayı meşrulaştırıyor.

Ben bir Türk olarak (hem de beyaz ve yaşam tarzı laik) Kürtler üzerinde baskı kuran bu kimliği reddediyorum.

Kürtlerin de bu baskı onların üzerinden kalkana kadar kimliklerini savunma haklarının yanındayım.

Ancak Kürt yahut Türk herkesin şiddet uygulamasına da sonuna kadar karşıyım.

Alevilerin de kimliklerinin savunulmasına sonuna kadar destek veriyorum. Ama ben Aleviyim ve inancımız serbestçe ve eşit haklara sahip olarak yaşamak istiyorum diyerek savundukları sürece!

Alevilerin kimliklerini gizleyip, Anayasa Mahkemesinin yahut ordunun anti demokratik ve hegemonik yaklaşımlarla laklik adı altında esasen vesayet rejimini kollaması için Aleviliği el altından başka şekillerde korumaya çalışmasına da muhalefet ediyorum. Buna da sonuna kadar karşıyım.

Artık bu tarz el altından ve devlet üzerinden maniple edici şekilde güce erişmeye gerek yok. Hep beraber her kimliğin eşitçe ve özgürce kendisi olmasına engel olmayacak bir devlet yapısını oluşturabiliriz.

Bunun mücadelesini vermemiz gerekiyor diye düşünüyorum..

Ezilen ve baskı altında hisseden kimlik hangisi ise ben onun yanındayım. Buna kadınlar, çocuklar, eşcinseller, Kürtler, başörtülüler her kimse, hepsi dâhildir ve hepsine kalbimi açıyorum.

Türkiye’de solu bu şekilde tanımlamak gerekiyor. Aslında tüm dünyada bu böyle ama burada solcuyum diyenler esasen arka planda sadece kendi çıkar grubunun haklarını savunmaya çalışıyor…

Bir grup yahut bir insan üzerinde baskı varsa orada faşizm vardır. Faşizm illa Hitlerin yapabildiği gibi topluma tam hükmetmek şeklinde olmak zorunda değildir. Bu anlamda ezilenler arasında da faşizm mümkündür ve esas orada daha çok rastlanır.

Gerçekten bir değişim yaratmak istiyorsak sadece kendi kimliğimizi değil ezilen ve baskı altındaki tüm kimlikleri özgürleştirecek bir yaklaşıma sahip olmamız şarttır.

Bunun için de ilk ve en önce bizlerin vergileriyle ellerine silah verip onu kullanma yetkisini kanunlarla ellerine verdiğimiz silahlı güçleri denetlemeye başlamalıyız.

Adamlar bizim ellerine verdiğimiz silahları bize karşı kullanmaya çalışıyorlar. Onlar gibi düşünmediğimizde bizi yok etmeye çalışıyor yahut bizleri düşman olarak tanımlayabilme ayrıcalığını kendilerinde görüp bu küstahlığı bize karşı kullanabiliyorlar.

Onlar sadece birer devlet memuru oysa. Ve devletin sahibi de halktır. O halk biziz; biz olmalıyız.

Sadece ne bileyim, üzerinde “Türkiye Türklerindir” yazan Hürriyet Gazetesi okuyan, Nişantaşı’nda o kafe senin bu kafe benim dolanıp tipini beğenmediği insanları küçümseyen, Anayasa Mahkemesinde Meclisin iradesini hiçe sayan 9-10 kişiden geriye kalan tüm insanlarız…

Artık bizim yasalarımız olacak. Özgürlük ve demokrasi azınlıkların hakları gözetilerek ve saygı duyularak gelişecek ve kökleşecek.

Bizlerin sesleri daha gür duyulacak. Ancak o zaman işte Aleviler ve Sünniler, Kürtler, Türkler, Rumlar, Ermeniler birbirlerine saygı duymaya başlayabilecek… Müslüman olmayanlar “gavur” falan addedilmeyecek….

Ancak o zaman bu kimlikler meşru birer kabuk olmaktan çıkacak çünkü o zaman özgürlük hepimizin hakkı olacak. Kabuklarımızın dışında savunmaya ihtiyaç duymadan kendimiz, sadece kendimiz olarak var olabileceğiz.

O günler gelene kadar mazlumun yanındayız. Baskılar son bulana kadar tüm ezilen insanların ve kimliklerinin yanındayım. Ondan sonra ise o kimliklerin içinde kalanları eleştirebilmeye başlayacağım hiç kuşkunuz olmasın.



 Allah’ı bilmek mi O’na inanmak mı?

Soru:
“İslamiyet, sakın ha imansız ölme cehenneme gidersin diyor. Bediüzzaman gibi bir insan bütün hayatını ezalarla cefalarla hapishanelerde geçiriyor, sırf milletimin imanı kurtulsun diye. Bediüzzaman da büyük bir Allah dostudur. Birçok kerameti anlatılmaktadır. Yani kendini bilen biri olduğu kesin. Yani bir noktada inançta gerekli herhalde…

Öte yandan Osho ise tüm inançları bırakın diyor. Neden???”

Cevap:

İslamiyet imansız ölme diyebilir. Çünkü İslamiyet sadece bunu derse var olabilecektir. Bu tüm dinler için böyledir. İnanç olmaksızın herhangi bir dinin hayatta kalabilmesi olasılık dâhilinde değildir. Ayrıca imansız ölmenin yahut imanlı ölmenin yaratacağı bir fark olması için de “cehennem” diye bir şey olması gerektiğine inanmak gerekiyor. Konuyu İslamiyet olarak değil de içerisinde inanç içeren ve gerektiren tüm dinler (kitaplı dinler) açısından ele almak gerekir.

İnanç tanımı gereği bilmediğin bir şeye karşı geliştirebileceğin bir tavırdır. Bu nedenle bazı temel şeyleri bilmeye değil de varlığını baştan kabule dayanır. Cennet ve cehennem en başta varlığını bildiğimiz değil inanmamızın yeterli olduğu şeylerdir. Ön kabul olarak bunların var olduğuna inanmak zorundayız. Ancak ondan sonra bizim imanlı yahut imansız olmamız anlam kazanacaktır.

Peki, cennet yahut cehennemin var olduğuna inanmamız için gereken şey nedir? İslamiyet doğduktan 1500 yıl sonra doğduysan ve en az on beş kuşaktır Müslüman bir aile geleneğinden geliyorsan sadece sana bunun böyle olduğunun söylenmesi dahi bunu sorgulamaman için yeterli olacaktır. Ama biz, senin biraz sorgulayıcı bir akla sahip olduğunu varsayacak olursak belirli bir şeye inanmak için dahi belirli bazı rasyonel koşulların oluşmasına ihtiyaç olacaktır.

Bu durumda cennetin yahut cehennemin olduğuna inanmak için orada bulunmuş, bizzat gidip görmüş bir insanın (peygamber) dediklerine inanmamız gerekecektir. Veya yine cennet ve cehennemi yaratan ve bu sistemi var eden güç ile iletişim kurabilme ayrıcalığına sahip (peygamber) bir insanın dediklerine inanmak gerekmektedir.

Aslında 1500 yıl sonra geriye baktığımızda bizi İslam yahut herhangi bir kitaplı dinin içerisinde tutabilecek tüm temel varsayımların her bir öğesinin sadece ve sadece inanmaya dayanmak zorunda olması gerekmektedir. Örneğin temel olandan daha ayrıntıya doğru gidersek:

a) Allah’ın varlığına inanmak
b) Allah’ın cennet ve cehennemi; kâinatı ve dünyayı yaratmış olduğuna inanmak
c) Allah’ın insanlarla iletişim kurmak için kendisine bir aracı seçmiş olmasına inanmak
d) Aracının (peygamberin) sözlerinin Allah’ın sözleri olduğuna, kendisine ait hiçbir öğe taşımadığına inanmak.
e) Peygamber’in (Allah’ın) sözlerinin günümüze kadar eksiksiz ve fazlasız aktarıldığına inanmak
f) O sözlerin inananları tarafından doğru anlaşıldığına inanmak

Aslında bu liste sonsuza dek uzatılabilir. Ama sonuç değişmez: Bilmediğin bir şeye inanmak zorundasın. Zaten İslamiyet‘in de, inanca dayalı tüm dinlerin de temelde yasakladığı şey şüphe etmektir. Şüphe etmeye başladığın an bitmişsin demektir. Zincirleme olarak inandığın ¬–ama bilmediğin- tüm şeyleri sorgulamak zorundasındır artık. Ve bu seni inançsızlığa götürecektir. Ve bir kez sorgulamaya başladığında Allah’ın varlığı dâhil her şeyin sadece ve sadece bir varsayım olduğunu kabul etmen gerekecektir.

Bu yukarıda bahsettiğim şey bize bizzat Allah’ın bahşetmiş olduğu aklın yolunu izlersek varacağımız noktadır. Ve bizim aklımızı kullanmadığımız bir inancın en hafif tabiriyle “eksik” kalacağını bilmemiz gereklidir. Din bazı yönlerimizi tatmin edecektir ama aklı tatmin etme olasılığı neredeyse hiç yoktur. Bunun anlamı şudur: Ancak aklımızı sonuna kadar kullanmadan bir inanca bağlı kalabiliriz. Çünkü şüphe olmazsa akıl ilerleyemez. Aklın yolu ve aracı şüphedir.

İnsanlığın başına gelen tüm belalar peşinen verili olarak doğru kabul edilmiş olan birtakım varsayımların gerçek olarak algılanmasından kaynaklanmıştır.

Bu sadece din için değil her türlü kimlik algısında böyledir: Türk olmak, Yunanlı olmak, iyi olmak, kötü olmak, ahlaklı olmak, ahlaksız olmak, vs… Bizler bizden önce doğruluğuna karar verilmiş olan varsayımların içine doğarız ve onları sorgulama gereği duymaksızın kabul ederiz. En temeldeki varsayımın bir varsayım değil hakikat olduğunu sandığımız için de ona bakma gereği dahi duymayız.

Bu aslında bir hipnoz türüdür. Bir şeyin öyle olduğunu binlerce hatta milyonlarca kez duyduğumuzda o şey artık zihnimiz için gerçek olarak kodlanmıştır. Ondan sonra artık bunu verili bir doğru olarak içselleştiririz.

Bundan sonrası kolaydır: Zaten doğruluğunu kabul etmiş olduğun ve bunu ne zaman bile yaptığını hatırlamadığın kutsal kitabında imansız ölürsen olduğu varsayılan cehenneme gideceksin ifadesi senin için asla kendisine değil işaret ettiği şeye bakılması elzem olan bir hakikattir. Bediüzzaman gelir ve bizim imanımızı kurtarmak için kendini feda eder ve kahramanımız olur. Destanlar yazılır ve on binlerce insan ne uğurda olduğunu tam olarak anlayamadan ölür bu yolda! On binlerce şehit verildikten sonra bu yolda o yol artık kutsal olmuştur. Artık kan ve acılar bizleri iyice kör eder: Bu artık bir namus meselesidir. Uğurunda birilerinin öldüğü her şey “kutsal” olur zaten: Millet, ülke, bayrak, vatan, din, dil, soy-sop, para, aşk… Evet hayattan daha güçlü olduğunu hissederiz uğruna ölünen şeyin.

Destanlar yazıldıktan sonra o dini –yahut değeri- kimse sorgulamaya yeltenemez artık. O “haindir” olsa olsa. Yahut imansız, dinsiz, kâfir… atalarının kendini feda ettikleri varsayımları nasıl sorgularsın sen? O zaman sen bizden değilsin zaten!

Evet dinler –diğer, topluma ait her türlü inanç gibi- bir mittir. Mitler doğruluğu sorgulanmayan efsanelerdir. Mitik kısımlarını çıkarttığımızda dinden geriye çok az şey kalır. Ve kalan o azıcık şey dinin esasıdır. Olması gereken kısmıdır. Gerekli olan, olmazsa olmaz kısımdır…

Ve dinin özünde inanca yer yoktur. Çünkü inanç bizleri kör eder. Zaten değişmezdir ve doğrudur o şey. Dolayısıyla bakmaya da gerek yoktur. Bakmadığın şeyi göremezsin çünkü. İnanç sana görmek istemediğin şeylere bakmama şansını bahşeder. Böylelikle aklını kullanmaktan, muhakeme etme yeteneğinden vazgeçmiş olursun gönüllü olarak. Bu kötü bir alışkanlığa yol açar: Hayatında da insan giderek görmek istemediği şeylere bakmaz olur. İnancın insanı götüreceği yer cehalettir. Cehalet bilmemeyi erdem sanmaktır. Bilmektense doğruluğunu kabul ettiğin şeyi sorgulamamak ve giderek doğruluğunu koşulsuz kabul ettiğin şeylerin kurbanı olmak senin kaderin haline gelir.

İnancın bırakılması gerektiğini bu nedenle savunur Osho! Merhametinden, insana olan saygısından. Kitaplı dinlerin hepsi Allah’ı bizzat kendi gözlerinle görebileceğin gözlerinden vazgeçmeni öğütler sana. Osho ise onları açabildiğin kadar aç ve bak: Her yanda, her yerde O’nu göreceksin diyor. Bunun için Bediüzzamanların kahramanlıklarına ihtiyaç yok: Kaybedeceğin yegâne şey kendi kendini içine yuvarlamış olduğun cehaletindir diyor. Kendi gözlerinle, kendi kulaklarınla, kendi teninle, kendi duyularınla ve hatta tüm o duyularının da ötesiyle; varlığının tümüyle Allah’ı bileceksin diyor.

İslam’ın temelindeki varsayımları kabul etmiş ve sorgulamamış olan birisi olarak Bediüzzaman’ın dediği her şeyi senin de baştan kabul etmen gerekiyor. Ve o ön kabuller Osho’nun demek istediği şeyi anlamanı engelliyor. İslam’ın içinden baktığın sürece Osho’da sadece İslam’ın içerisinde söylenegelmiş şeylerin bir yansımasını görebilirsin ancak. Dolayısıyla sana yeni bir şey söylemeyecektir. Onu bildiğini sandığın –aslında sadece inanmakta olduğun- varsayımların doğrulayıcısı olarak anlamaya çalışacaksın. Ve maalesef böyle yaparsan kaçıracaksın. Çünkü Osho yapmış olduğu her şeyle ve söylediği her sözle bizleri içerisinde kaybolduğumuz derin uykudan ve hipnozdan uyandırmak için gayret gösteriyor.

Bu nedenle Osho “bilen” birisi olarak sana inançlarından kurtul dediğinde onun ne dediğine bir anlam veremiyorsun. Kıyaslayacağın yegâne kişi olarak İslam’ın içerisinde ve paradigmasında anlamlı olan bir insanın söylediklerini baz alıyorsun. Görmekte olduğun rüyanın parçası ve figüranı haline getirmeye çalışıyorsun Osho’yu.

Ama olmaz! Osho’yu oraya sıkıştıramazsın. Hakikat senin bildiğini sandığın inanç çerçevesinin içine sığmayacak kadar büyük ve değişkendir. Sen daha onu tanımlayamaya çalışırken o değişmiş ve senin düşünce sistemini çoktan aşmıştır bile.

Bu durumda yapabileceğin tek şey Osho’yu –yahut benim dediklerimi- var olan inanç sisteminin içerisinde değerlendirip “kafir” olduğumuz sonucuna varmandır. Bu seni rahatlatacaktır. Hakikati doğrudan deneyimlemeyi seçen mistikleri “öteki” haline getirebilirsen rüyanı sürdürebilirsin. Bu durumda Bediüzzaman’ın yolunu takip edip onun ve İslamiyet’in değişmez doğrularının şemsiyesinde kendini hakikatin güneşinden, yağmurundan, dolusundan, karından koruyabilirsin.

Hakikat o an olan şey ne ise onun ta kendisidir: Ne eksik ne fazla. Bunu yaşayabilmek ve hissedebilmek ve izin verebilmek aydınlanmanın ta kendisidir.

Sorgulamadan, yargılamadan olanı olduğu şekliyle ve tam olarak yaşamaktır.

Gözündeki bin beş yüz yıllık bir gözlükle hayata bakmaya devam ederek hakikatle arana perde çekmiş oluyorsun. İnanç senin hakikatle arana çekmiş olduğun perdenin adıdır.

Soru:
Kendini bilmek gerekli elbette… ama ölünce nereye gidiyoruz karanlığa mı yokluğa mı bütün bunlara da bir cevap gerekmez mi?

Kendini bilmek çok önemli ama milyonlarca insan kendini bilebilir mi? Kendini bilenlere bakın; bir Buda’ya mesela…uzun yıllar çileli bir hayattan sonra aydınlanmış. Milyonlarca insan, milyarlarca insan buna katlanacak mıdır? Ve ölümden sonrası tamamen belirsizlik….?

Cevap:

Esas konuya gelmiş olduk. Dinin temelde çözmeye çalıştığı şey ölümdür. İnsanlar, ölüm korkusu nedeniyle dinler yaratmıştır. Öleceğini bilen varlığın adıdır insan. Yoksa geriye kalan neredeyse her şey az ya da çok diğer canlılarda olan meziyetlerdir.
Zaten din denen şey insanlar ölülerini gömmeye başladığında ortaya çıkmıştır. Ölümün bir son olduğuna ikna olsalardı bedenleri gömmek yahut şu ya da bu şekilde bir tören yapma gereksinimi de duymazlardı. Özetle din arayışı ölüm olgusuyla doğrudan ilişkilidir.

Ancak bu soruda dikkat çeken en önemli hususlardan birisi kendini bilmek ile ölüm sonrasında neler olacağı arasında bir ilişkinin olmadığının varsayılmış olmasıdır.

Kendini bilmek oldukça sınırlı bir şekilde anlaşılmış olmalı. “Kendi” ve “bilmek” kavramları için altta yatan bir tür küçümseme söz konusu gibi. O zaman biraz açmakta fayda var.

Öncelikle yukarıda anlatmaya çalıştıklarımda ben doğrudan “kendini bilmek” dememiş olmama rağmen okuyucu o şekilde anlamış. Şayet bilinçli olarak bu şekilde algıladıysa denecek bir şey yok! O zaman soruyu soran kişinin algılaması oldukça geniş olmalı. Çünkü bu anlayış, “kendini bilmenin Allah’ı bilmeye giden yol” olduğunun farkında olmayı gerektirecektir.
Fakat bunun bir hatadan yahut yanlış anlamadan kaynaklı olması daha büyük bir ihtimaldir.

Osho’nun simgelediği yeni insanlığın yolunda kendini bilmek aracılığıyla edinilecek şey esasında doğrudan insanın kendisinin bilmesidir. Yani aydınlanmaya erişmenin ve Allah’ın doğrudan tecrübe edilebilmesinin yolunun açılmasıdır.

Tarih boyunca İslamiyet’in içerisindeki yollarla da erişilmiş olan bu mertebe inancın ötesinde kişinin kendisi üzerinde çalışıp, varlığının derinlerine inerek O’nunla buluşmasını içermektedir. Bu inancı değil bilme isteğini gerektirir. İnsan bu bedenin içerisindeyken ölümsüzlüğü bulacaktır.

Bu yollar İslam’da tarikat olarak bilinmektedir. Geniş kitlelere göre değildir. Bugüne kadar bu böyle olagelmiştir. İnsanların hepsinin birer buda olabilmesinin mümkün olmadığına inanılmıştır. Bir anlamda doğrudur. Günümüzde dahi pek çok teknik ve yol arzu edenin erişebileceği hale gelmiş olmasına rağmen kitlelerin ilgisini çekmez. Onlar haftada bir gün yarım saat namaz kılarak yahut kilise veya sinagoga giderek Allah yolunda ilerlediklerini, O’nun istediklerini yaparak olası bir ölüm sonrası cennette yerlerini ayırmış olduklarını sanmayı tercih ederler.

Soruyorsun: milyonlarca insan kendisini bilebilir mi?

Neden olmasın?

Muhammed kendisini kırk yaşına kadar biliyor muydu? Gayet sıradan bir hayatı yok muydu?
İsa annesinin karnından doğduğunda ermiş miydi? Yoksa uzun yıllar bir marangoz olarak hayatını sürdürmeye çalışan sıradan bir adamcağız değil miydi?

Ya Buda? O bir prensti! Sarayda kadınlarla gününü gün edip hayatın ona sunduğu tüm güzel şeylerin tadını çıkartmaya çalışan bir “günahkâr”dan başka neydi?

Osho yirmi bir yaşına kadar bir tüccarın asi oğlu olarak yaşadı. Üniversitede aydınlanmadan en uzak şey olan felsefe eğitimi almakla meşguldü.

Bu örneklerin hepsi ama hepsi onların kendini bilemeyecek milyonlardan sadece birisi olduğunu gösterir. Onların hepsi kendini tanımaya değer bir insan olarak görüp kendilerine söylenen doğruların ötesinde yepyeni birer paradigma yaratmış asilerdi!

Sen ise bana kalkıp milyonlarca insan nasıl kendini bilecek ki diyorsun. Tarih boyunca sadece tek bir insanın yapabildiği herhangi bir şeyi tüm insanlar yapmaya muktedirdir.

Ama din adamları böyle söylemezler. Politikacılar da böyle demezler. O milyonların zafiyetleri üzerinde herhangi bir çıkarı olan hiç kimse, senin-benim yahut doğmuş ve insan olma ayrıcalığına erişmiş tüm bireylerin bugüne kadar yapılmış her şeyi yapabileceğine olan inancını sarsması son derece doğaldır. Onlar bu sayede kendi konumlarında huzurlu olarak var olabileceklerdir.
Tüm “kahramanlar” ilahlaştırılır bu yüzden! Onların süper güçleri vardır, onlar doğaüstü varlıklardır. Kimisi mucizeler yaratır, kimisi ülkeleri düşmanlardan temizler, kimisi ölümsüzdür…

Ama biz zavallı milyonlar kendimizi dahi bilmekten aciziz. Ve sırf bu yüzden bize söylenmiş her şeyi verili olarak doğru kabul edip inanmak, inanmak ve inanmak zorundayız. Çünkü bizler bırak dünyanın geri kalanını; kendimizi, bu varoluşta bize en yakın varlığı dahi anlamaktan-bilmekten aciziz!

Bu soru inancın, binlerce yıllık birikimle insanı nasıl acze düşürdüğünün bariz kanıtıdır. Kendini bilemezsin ki! Senin varoluş amacın sana söylenen her şeye körü körüne inanmak ve iyi bir kul olarak ölüp cennette hurilerle dans etmek.

Elindeki var olduğundan emin olabileceğin yegâne şey olan anı yaşamak ve buradaki hurilerle dans etmektense sana söylendiği ve senin varlığına inandığın ölüm sonrasındaki cennet bahçelerinde dans edebilme umudu içerisinde hayatını bitirmen.

Eh, bu hayat bu kadar araçsallaştırıldığına ve cennete gidebilmek için feda edilmesi gereken bir şey olduğuna göre onu vatan adına, millet adına, din adına, namus adına hakikati olmayan ne kadar şey varsa onun uğruna birilerinin amaçları ve çıkarları için feda etmelisin. Ne de olsa cennete şehit olarak gitmek ayrıcalıktır! Orada en güzel kızlara ve sınırsız şaraba daha kolay ve ayrıcalıklı olarak erişmek serbesttir. Bu kadar büyük bir ödül için bu kadar da küçük bir fedakârlığa katlanmak lazım.

Yani yapılan şey varlığına ilişkin elimizde inancımız dışında kanıt olmayan her şey için, varlığından şüphe duyamayacağımız her şeyi feda etmektir!

İnanç ile varılan nokta tam olarak budur!

Bir an, sadece bir an için dünyadaki tüm insanları sahip oldukları tüm inançlardan bir günlüğüne vazgeçtiğini hayal edelim…
Dünyada o gün cennetin hayat bulduğuna tanık olacağız. O zaman, cennetin hayaline değil ta kendisine sahip olacağız. Tüm sorunlarımız o gün var olmayacak. Herkes ama herkes o gün huzur içerisinde, olanın içerisinde, olduğu kadarıyla sonsuz mutluluğu tadacak.

Ertesi gün isteyenler hayallerine ve rüyalarında ve inançlarından oluşma hipnozlarına devam edebilir.

Ama kim ister onu bilemem!

Evet, kendini bilmek bu varoluştaki en doğal şeydir. Ama görünen o ki inançlardan oluşma perde bu hakikati olabilecek en zor şey haline getiriyor.

Bir insan tam aksine, sadece bir olasılıktan ibaret olan cenneti, cehennemi, hurileri, şaraptan nehirleri, ya da cehennem ateşlerini ve kaynayan kazanları bilemez.

Bilebileceği şey kendi varlığıdır: Çünkü o zaten buradadır. Zaten odur bunları hayal eden yahut bilen ya da öğrenmeye çalışan ve inanan.

Kendini bilmek Allah’ı bilmektir. Kendini bilmek ölümün var olmadığını sadece bir yanılsama olduğu bilmektir. Kendini bilmek ayrıca bir “kendi”nin olmadığını varlığın ta Kendisinin sadece var olduğunu bilmektir.

Dinler bilenler tarafından değil bilenlerin etrafında, o bilmenin gücünden faydalanarak egolarını tatmin etmeye çalışan ve inanç ile etrafındaki insanları kontrol etmek isteyen asalakların yarattığı bir kan emme mekanizmasıdır.

Ama yanlış anlaşılmasın. Dinler gereksiz de değildi. Sonuçta dinler de nasıl ki bir zamanlar krallıkların gerekli olduğu gibi gerekliydi. Öyle olmasa zaten nasıl var olsunlar binlerce yıldır? İnsanların inanma isteği sebebiyle dinler var olageldi. İnsanlarda bu ihtiyaç bilme isteğine baskın geldiği için dinler o boşluğu doldurdu. Evet, hâlâ insanların büyük çoğunluğu kendilerinin doğrudan bilebileceği gizemlere inanmayı tercih ediyor; onların bileceği iş. Kimsenin inancı yahut inançsızlığı başka kimseyi ilgilendirmez.
Fakat dinler kabuk değiştirmek zorunda kalacak. İnsanların inançtan bilmeye doğru evrimleşeceğini varsayabiliriz. Bu zaten son birkaç yüzyıldır dış dünyaya karşı insanların tavrını oluşturmaktadır. Ama bir kez bilmenin tadını ve gücünü tecrübe ettiğinizde artık bunu iç dünyanızdan sakınmanız o kadar da kolay değildir.

İnsanlık bilim aracılığıyla bilebileceği şeylerin limitlerine doğru hızla ilerliyor. Evrenin dibini gözlemleyebilecek hale geldik. Şimdilerde evrenin oluşumunun simülasyonunu CERN’de yapmakatalar. Bakalım evreni oluşturan mekanizmayı bulunca neler olacak?

Ama bilimin yolu dışarı doğru olduğundan bizleri tatmin etmekten uzakta kalacak hep. Çünkü bu sefer de patlamanın öncesinde ne olduğunu sorgulamaya başlayacak ve bir yerde durmak zorunda kalacak bilim. Belki de diyecek ki benden bu kadar! Biraz da bilmeye çalışan kişiyi bilme vaktidir. Onu tanımadan bileceğin şeyler hep eksik yahut kısıtlı bir düzeyde alacaktır.

Eh, o günler de yaklaşıyor nitekim. Pek çok insan içine doğduğu inanç sistemlerinin dışına çıkma gereği duymakta. Bilme arzusu önü alınamaz seviyelere doğru hızla ilerliyor.

Bir yanda tüm inançlarımızın simgelediği geçmişimiz var: Diğer yanda ise bilme isteğinin insanları motive edip sürüklediği heyecan dolu gelecek.

Din insanın bilme ihtiyacını örseleyerek bugünlere kadar hayatta kalmayı başardı. Bu çağdan itibaren ise bilme ihtiyacını gidermeden ayakta kalamayacak. Bu böyle biline. Gidişat budur. Bu gidişat hakiki bir dinin ortaya çıkma olasılığını ilk kez insanlığın önüne koymaktadır.

Arkaikleşmiş dinler artık sahip oldukları safraları bırakıp özlerine dönmeli ve insanı tüm boyutlarıyla kucaklamalıdır. Aksi halde birkaç yüzyıla kalmaz yeryüzünden silinirler. Nasıl geçmişe dönüp puta tapınmayı ilkel buluyorsak, inanç temelli dinleri de o şekilde değerlendirmeye başlayacağız.

Kuşaklar arasındaki uçurumlar her bakımdan artarak sürüyor. Çok bariz bir örnek vermek gerekirse bugün kırk yaşındaki bir yetişkinin bilgisayarla tanışması ve hakkını vererek kullanmaya başlaması sadece son on yılın içerisinde mümkün olabilmiştir ve otuz yılını yani neredeyse hayatının yarısını almıştır. Oysa aynı adamın altı yaşındaki oğlu iki yaşında bilgisayarda tuşları karıştırmış durumdadır. Daha ilkokula başlamadan anaokulunda internete girmiş ve pek çok yetişkinin beceremediği el maharetleri göstererek klavye ve mause ile resimler çizmiş çeşitli sözcükler yazmıştır. Şimdi, bu minicik çocuk ona söylenen herhangi bir şeye koşulsuz inanma eğiliminde mi olacaktır? Tek bir tıkla wikipediye, bilmemne ansiklopedisine yahut on binlerce sayfa içeriğe ulaşıverme şansına sahipken kendine söylenen her şeyi olduğu gibi kabul mü edecektir?

Ayrıca, ilginç olan kısım bilginin aktarılma hızından çok daha hızlı bir şekilde yenilenmesidir. Yeni bilgileri anlamaya çalışırken dahi çok daha fazlası ve farklı bilgi olana eklenmektedir.

Artık insanlık geri dönülmez bir şekilde bilmeye doğru evrimleşmektedir. Yeni kuşaklar önceki kuşaklardan tarihte ilk kez daha çok şey bilmektedir.

Dinlerin yanı sıra daha pek çok arkaik kurum ve yaklaşım ister kabul edelim ister etmeyelim tarihteki yerini almaya mahkûmdur. Artık sonradan gelenler öncekilerden daha çok bilgiye sahip, daha çok görmüş-geçirmiş, daha çok dil konuşabiliyor ve daha çok şey yaşamış oluyor…

Kalkıp da yeni kuşaklara, çocuklarımıza bin beş yüz yıllık inançlarımızı dayatmaya kalkışırsak olacak şeyleri bir düşünelim. Evet, inançlar en kısa sürede kurtulmak zorunda olduğumuz şeylerdir. Artık dünyanın güneş etrafında dönüp durduğuna inanmıyoruz, bunu biliyoruz! Oysa dışımızdaki olguları dahi inançlarımızla anlamaya çalışıyorduk birkaç yüzyıl evvel. Şimdi kimse kalkıp da evrenin oluşmasında büyük patlama söz konusu olamaz ben buna inanmıyorum diyemiyor. En koyu dindarlar bile bu gerçeği kabul ediyor ve artık bunun doğruluğunu biliyor.

Aynı şeyi içsel dünyamızda da yapabileceğimizi henüz hepimiz bilmiyor ve farkında değiliz belki. Ama çok sürmez! Aydınlanma, erme, Allah’ı doğrudan tecrübe etme de çok yakında bilim kadar sıradan bir şeye dönüşecek. Artık güneşin dünyayı diğer gezegenlerle beraber etrafında çekim kuvvetiyle döndürdüğünü nasıl sadece birkaç bilim adamı değil herkes bilebiliyorsa, ölümsüzlüğü, varoluşu, bütünlüğü Allah’ı da herkesin; milyonların, milyarların bilmesi çok yakındır.

Bu önlenemez bir süreç. İnsanlığın gelişim çizgisinin varacağı nihai yöndür. Hepimiz bildiğinde o zaman cennet neymiş göreceğiz. Cehennem mi? Onu şu an yaşıyoruz: Cehaletin cehenneminde hepimiz kavrulmaktayız zira. Cehaletin içersinde cennet hayalleriyle yanıp kavrulurken kendimizi avutup duruyoruz.

Olmayan, hakikati bulunmayan şeyler uğruna hepsi Yaratanın birer tezahürü olan mükemmel insan evlatlarını yok ediyoruz. Daha da fazlasını yok etmek için kin besliyoruz içimizde. Kibirleniyoruz, böbürleniyoruz, kendimizi birilerinden üstün görmeye çalışıp duruyoruz.

Üstün insanlar, kahramanlar yaratıp zihinlerimizde onlara tapınıyoruz. Bizleri uyutabilmeleri için politikacılara yetki veriyoruz. Bizlere ninniler söylemeleri için onlara yalvarıyoruz. Bize ideolojilerden, inançlardan, korkulardan ve sahte kimliklerden oluşma bir deli elbisesi giydiriyorlar.

Bizler de o elbiselere bakıp aynada gördüğümüz şeyi kendimiz zannederek bu maskeli baloda kendimizi gizleyerek müsamereye devam ediyoruz.

Bu yanılsamadan oluşma hayatımız cehennemin ta kendisidir. Gözlerimizden vazgeçip de kör taklidi yaparak, onları açıp hakikatleri çıplak gözle görmektense hayaliyle yetinerek cehennemin dibindeki kendi yakmış olduğumuz ateşimizde yanıp kül oluyoruz.

Cenneti arzulamanın kendisi bile bu hayatımızda nasıl bir cehennemin içerisinde olduğumuzu doğruluyor bize.



 vicdanıma karşı koyamadım ve yazdım…

Son günlerde olan bitene karşı hissettiklerimi kaleme almadan duramadım. Bu az izlenen blogda kime ulaşacaksam artık! Pek de umurumda değil…Çünkü bu söylediklerim içimden dökülen şeylerdir. Ne tarihsel, ne bilimsel ne de objektif bir tarfı yoktur. Sadece hayata ve tarihe kendi notumu düşmek istedim. Bunları yazmasam rahatsız olacaktım. Yoksa kimsede bir etki yaratması değildir beklentim. Ama küçücük bir olasıkla da olsa tek bir insanın kalbindeki bir noktaya erişebilirsem ne mutlu bana. Çünkü içine doğru yuvarlanmakta olduğumuz deliliğin eşiğinde buna bile ihtiyaç olabilir…

_____

Son günlerde ne zaman haberlere baksam midem bulanıyor. Hepsi koca koca adamlar… Bu ülkenin yönetimine aday olmuş ve seçilmişler. Diğerleri atanmışlar… Ötekileri de muhalefet etmek üzere seçilmişler… Bu haberleri yapanları da unutmamalı: hepsi kendini bu topluma feyiz olacak laflar eden kişiler sanıyor…

Ne yapar bu adamlar? Ne işe yararlar? Allah aşkına ortalık yangın yerine dönmüş ve hepsi ağzında sakız gibi laflarla geviş getirip duruyorlar. Bu memleketin askeri de, seçilmişi de, seçilmemişi de kim olursa olsun çözüm için kılını kıpırdatmaya cesaret edemiyor.

Dünyanın her tarafında etnik terör daha fazla demokrasiyle çözülmüştür; daha fazla özgürlük ve daha fazla esneklikle. Çünkü bir sistem ne kadar katıysa o kadar kolay kırılgan bir hale gelir. Bu katılık, bu değişmezlik yanılgısı sistemin kırılmasına yol açacak. Bu eğilmez bükülmez sistem bu kadar yükü taşıyamayınca ne olacak sanıyoruz; evet esneyemeyecek ve bu yük onu kırıp parçalara ayıracak.

Ta Osmanlı’dan beridir süregelen bir özgürlük talebini daha ne kadar yok sayacak bu toplum. Anlamakta güçlük çekiyorum. Dağdaki bin tane teröriste indirgemeye çalışarak bu sorunu olduğundan o kadar çok küçültmeye çalışıyor ki herkes. Kendini bir otuz yıl daha kandırmaya hazır bu topraklarda yaşayanlar.

Ne ahmaklık! Sorunu anlamamakta ısrar eden bir kanser hastası gibi davranıyor insanlar. Hastalık giderek kendini çoğaltıyor ve diğer organlara yayılıyor ama biz hala öksürüğüm birazcık arttı, biraz dinleneyim, ıhlamur içeyim de öksürüğüm yumuşar: hepsi hepsi biraz virüs işte, bağışıklık sistemim halleder der gibiyiz…

Artık şunu herkes anlasın: Kürtler, dağdaki terörist dediğimiz insanların annesi-babası, kardeşi, ablası- abisi, sevgilisi…
Onları öldürdüğünüzde de, Kandil’e atom bombası falan atıp bütünüyle ortadan kaldırdığınızda da bitmeyecek sorun. Kürtler için artık geri dönüşü olmayan yol çoktan geçilmiş durumda. Özgürlük dışında bir şey onlar için tatmin edici değil.

Bu özgürlük toprakla alakalı bir özgürlük değil. Özgürlük içinde yaşadığı toplumda adam yerine konmak ve ben kürdüm, lazım, çerkezim, kadınım, erkeğim, çocuğum yahut eşcinselim dediğinde herhangi bir ayrımcılığa maruz kalmamaktır. Özgürlük ve eşitlik bir onur meselesidir. Buna sahip değilsen hayatta kalmanın bir anlamı yoktur. Bu nedenle öldürmekle bitirilecek bir talep değildir bu. Ama maalesef bu cumhuriyet kurulduğundan beridir hep bunu yaptı: özgürlük taleplerini yok et, eğer yok edemiyorsan bastır, korkut, yıldır; eğer yapabiliyorsan da sınırların dışına sür…

Ermenilerin başına bu geldi, Rumların başına bu geldi, Yahudilerin başına bu geldi.

Şimdi, yapacağın şey Kürtleri yok etmek olamaz, çok fazla sayıdalar. Kürtleri süremezsin, gidecek yerleri yok. Ayrıca kim kimi kovacak Allah aşkına! Sayıca üstün olmak memlekete sahip olmak anlamına her zaman gelmiyor…

Yıllarca baskıyı da başvurdu bu devlet mekanizması. İşkencehanelerde on binlerce insana zulüm yapıldı. Faili meçhul (mü ki acaba) on binlerce insan yok edildi. İsyancıların liderini yakalayıp izole etti… Sonuç? 1980’lerdeki kadar şiddet aynen devam ediyor. Kürtler on binlerce gencini heba etti, Türkler on binlerce gencecik askerini feda etti… Değişen ne?
Hala cenazelerde aynı laflar, artık ezberlediğimiz teraneler…

Utanmıyorlar da koca koca adamlar. Yüzleri de kızarmıyor.

Hepsi gözlerime birer kan emici vampir gibi gözükmeye başladılar. Yaratık gibi geliyorlar bana artık! Bir korku filminin başrolündeki canavarlar gibiler!

Hakikati olduğu haliyle söyleyebilecek ve bu lanete bir son verecek minimum cesarete sahip tek bir insan dahi yok meydanda.

Tespit şu değil midir: Bu ülkedeki azınlıklar memnun değil. Hakları çiğneniyor hissetmekteler. Yoksulluktan, yoksunluktan bıkmış haldeler. Bu mesele seksen yılda neredeyse hiç hallolmadığından ve olagelen zihniyette de hiçbir kıpırtı gözükmediğinden insanlar yılmış vaziyette. Ve güneydoğu ve doğuda yaşamanın ve bu ağır koşullara maruz kalmanın Kürt olmak ve Kürtçe konuşmak ve bu kimliğe sahip olmak dışında bir sebebi yok gibi… Evet, Kürt kökenli olup bu ülkede bir yerlere gelmek mümkün ama bu sadece Kürtlüğünden hiç bahsetmezsen ve Türkçe konuşursan böyledir. Asla Kürtlerin problemlerinden bahsetmek yok, asla Kürtçenin neden ikinci hatta beşinci sınıf bir dil olması gerektiğine itiraz etmek yok! Hele öğretim dili olmasını aklına getirmek bile bir suç!

Şimdi aynı şeylerin bize uygulandığını ve yukarıda geçen her Kürt ve Kürtçe sözcüklerinin yerine Türk ve Türkçeyi koyun ve bunun –sadece cumhuriyette- seksen yıldır böyle olduğunu hayal edin. Doğduğunuz andan itibaren annenizin size ninni söylediği dil üzerinde baskı var. Anadilinizde öğretim görmeniz hayal bile edemeyeceğiniz bir şey. Anadiliniz olmadığı için ağır bir şiveniz var ve en iyi üniversiteyi bitirseniz bile bu şive ile size ne genel müdürlük verilir ne de bakan olabilirsiniz…
Zaten doğduğunuz yerlerdeki okullar ile batıdaki yönetici ve kurucu sınıfın gittiği okullar arasındaki fark Pakistan okullarıyla Almanya’daki okullar arasındaki fark kadar.

Ne hissedersiniz? Türkçenin okutulmasına seksen yıl izin verilmese ve sadece Türk olduğunuz için maça sekiz gol yemiş olarak başlasanız ne hissederdiniz?

Bunu görmek için gözlüğe, dürbüne, teleskopa, periskopa falan ihtiyaç var mıdır?

Yoksa sadece insan olmak ve olanı görebilecek kadar ve gördüklerini inkâr etmeyecek kadar vicdan sahibi olmak yeterli midir?

Bunu gördükten sonra hala bu saldırıları ilk önce kim başlattıysa onlar haksızdır deyip kestirip atmak mümkün müdür?
Hem zaten bu, “onlar-biz” söylemi zaten bölünmüşlüğün bir göstergesi değil midir?
Ölen kim? Öldüren kim? Hepsi yurttaş!

İç savaşta bu böyledir işte. Sen düşman dersin ama o aslında bu ülkenin bir yurttaşıdır. Sadece kendisini daha aşağıda görmeye eğilimli bir sisteme karşı -doğru ya da yanlış yollarla- mücadele ediyor.

Ben devletim demekle iş bitmiyor, başlıyor. Elbette öylesin. Ama aynı zamanda vatandaşlarının kimliklerine saygı göstermeyen bir devletsin! Onların var olma haklarına saygı göstermeyen bir devletsin. Sen tüm öğelerine eşitlikçi ve adil davrandıktan sonra kalkıp da bana niye isyan ediyorsun demeye hakkın olacak.

Devlet adamlarımız yapabilecekleri ve yapmakla yükümlü oldukları şeye odaklanıp bu devleti herkesin devleti yapmadıkça ne kan duracak ne de huzur bulacağız.

Beni her seferinde dehşete düşüren şey işte bu: kimse ama hiç kimse hakikaten ne yapılması gerektiğine odaklanmıyor. Hakikatlere sırtımızı döne döne yaşamaya devam etmek uğruna taşımaya çalıştığımız yük giderek ağırlaşıyor.
Bunun en önemli nedenlerinden birisi doğru kararları alacak olan kişilerin yaşanan yanlıştan bir zarar görmüyor olmaları. Demokratik mekanizmalar tıkanmış olduğundan yanlış kararların bedelini yöneticiler ödemiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük eksikliği budur. Sistem tamamen yönetenlerle yönetilenler arasında büyük boşluklar oluşturulması üzerine bina edilmiştir.

Mesela siz hiç, başbakanın, generalin, sanatçının, işadamının, bakanın, muhalefet partisi liderinin, profesörün vs. çocuğunun güneydoğuda şehit düştüğünü duydunuz mu?

Ama bir yoksulun çocuğu öldüğünde bu boktan savaşı sürdürmeye pek hevesli bu kodamanları nutuklar atarken, kan yerde kalmayacak vs. derken, ilelebet bu devlet yaşayacak, zart-zurt derken görebiliriz…

Neden? Çünkü söylenen lafların bir etki yaratıp yaratmamasının yahut kendilerinin yapıp ettiklerinin anlamlı olup olmamasının hayatlarında hiçbir etkisi olmayacak. Çocuklarına mezar yaptırmak zorunda olmayacaklar, anadillerinin dışında bir dilde okula gitmeye çalışmayacak torunları. Başka bir dili öğrenmek için birkaç yıl heba edip yaşamlarının daha en başında akademik olarak yeterli düzey getiremedikleri bir dilin dezavantajıyla hayatı geriden yetişip yakalamak zorunda kalmayacak kimse ailelerinden. Ya da ne bileyim, çoraklığının üzerine bir de on yıllardır bombalanarak daha da çoraklaşan arazilerde bir şeyler yetiştirmek zorunda hissetmeyecekler hiçbir zaman.

Peki ya bizler? İnternetin başında, laptoplarımızın ardından bakma lüksüne sahip olduğumuz bu iç savaş hakkında ırkçı yorumlarda bulunabilme hakkını ne kadar kendimize tanıyacağız?
Bu kirli savaşın bitmesinde bizlerin ne gibi bir dezavantajımız var? Evet, yönetimde değiliz ama oy vereceğimiz adamların bunu bitirmesini talep de mi edemeyeceğiz?

Allah aşkına belki hiç gitmeyeceğimiz bir bölgesinde bu memleketin zaten doğal olarak konuştukları dilde eğitim de görmesini, anayasada kimliklerinin –tüm etnik kimliklerin- korunmasının garanti altına alınacağı küçücük bir düzenlemeni neden kabul edemeyiz ki? Bizim için değişecek olan şey ne?

Bu ne türden bir ukalalıktır? Sevgili gururumuz mu inciniyor, sanki sahip olduğumuz bir ayrıcalıktan vazgeçiyor gibiyiz? Bu ülkede sadece Türkçe konuşulur ve teni biraz daha açık olanlar daha mı üstündür? Zenginlik de bu özelliklere göre dağıtılır?
Bu mudur korumaya çalıştığımız şey? Başı bağlı, Kürt yahut Arap, belki de bir eşcinsel ile eşit olamamak mıdır sorunumuz?
Bu ülkedeki aklı başında ve vicdan sahibi her yurttaşın vazgeçeceği şey sadece gerçekliği ve anlamı olmayan sahte bir gururdur. Ve kazanacağımız şey ise insan olmanın verdiği onur ve vakardır.

Yeniden insan olmaya başlayıp Kürtlüğü de Türklüğü de Çerkezliği de şunu da bunu da bizleri oluşturan ve farklı kılan renkler olarak göremez miyiz?

Hepimiz insanız ve bir insanın ortaya çıkmış olması ve yaşıyor olması ne büyük bir mucizedir? Bu, sadece bu yeterlidir ve çok daha fazlasıdır. Orada durmak ve insana sadece insan olduğu için hak ettiği saygıyı göstermek durumundayız. Evet, bu bize cenderesinden zor kurtulduğumuz eğitim sitemi tarafından, okuduğumuz gazete, dinlediğimiz radyo yahut izlediğimiz televizyonlardan öğretilmedi. Bu ülkenin kurucu ideolojisi bize insan sevgisi değil devletin tanrılaştırıldığı özünde faşizan bir ideoloji aşıladı. Ama biz tüm bu yutmak zorunda bırakıldığımız koşullandırmaları kusmaya muktediriz. Onları bünyemizden atıp yeniden sadece ve saf bir insan olabiliriz. En azından denemeye değer buna..

Bir düşünelim: tüm fikirleri ve ideolojileri yaratma kapasitesi olan insan denen varlığı birtakım fikirler yahut ideolojiler adına ve uğrunda feda etmek mi? Yoksa tüm fikir ayrılıklarını, tüm anlaşmazlıkları yepyeni fikirler ve bakış açıları içerisinde yeniden tanımlamak mı?

Hangisi daha cesurca? Hangisi daha onurlu? Hangisi daha akılcı ve vicdani?

Atatürk gibi liderlerin yaptığı tam da bu değil miydi? Herkesin geçmişin paradigması içerisinde çözülmez sandığı sorunlar yumağını yepyeni bir paradigma yaratarak aşmadı mı?

Peki, çapsızlıklarını örtmek için Atatürk’ün ardına saklanmaya çalışan zavallılara ne demeli? Aslında Atatürk’ü putlaştırıp dokunulmaz kılmaya çalışırken yaptıkları şey bizzat Atatürk’ün kendisine bir hakaret değilse nedir?
Unutmamak gerekir ki hakiki sorunlar için yaslanacağımız tek şey vardır: hakikatin kendisi!
Hakikatler bize artık hayatın değiştiğini söylüyor. Hakikatler bize bu düzenin artık düzensizlik anlamına geldiğini haykırıyor. Hakikatler bize savaşmaktan çok anlayışın ve iletişimin çare olacağını gösteriyor.

Zaten herkesin ezbere bildiği nakaratları papağan gibi tekrar eden kuklaların sözlerine karnımız tok!
Bu yurtta doğup büyüyen her insanın ve bireyin eşit hakka ve şansa sahip olduğu, insanların ve grupların fikir ve vicdan özgürlüğüne koşulsuz şartsız sahip olduğu ve bu sahip oldukları hür fikir ve vicdanları ile oluşturdukları dünya görüşlerini ve yaşam tarzlarını özgürce yaşayabildikleri bir memleket yaratana kadar kimseye huzur yok!

Hangi siyasi görüşte olursa olsun tüm yurttaşları savaşı sonlandırmak için vicdanlarını dinlemeye ve zihinlerini özgürce ve bağımsız olarak çözüme yönelik çalıştırmaya davet ediyorum.

Medyanın açgözlülüğüne ve olayları istismar etme ve abartma eğilimine karşı dikkatli davranalım. Medya asla olanı tam olarak olduğu şekliyle aktarmaz. Aktaramaz.

Hakikatle aramıza medyayı, siyaseti yahut herhangi bir çıkar ilişkisini yerleştirirsek olacak şey yıkımdır. Ve biz savaş ve ölümde çıkarı olanların oyununa gelip daha çok kan isteyen vampirlere dönüştürülüyoruz.

Her zaman için faşizm tehlikesi yanı başımızda. Uçlara savrulmaya hazır bir nesil yetişti bu savaş esnasında. Bu kirli savaş başladığında doğan bir bebek bugün neredeyse otuz yaşında artık. Belki de 5-8 yaşlarında iki çocuğu var. Bu ne demek? Bu, savaşsız bir hali bilmeyen, terörsüz bir hayatı bilmeyen koskoca bir nesil olduğu hatta ikinci neslin de yetişmekte olduğunu bize söylüyor. Sorunun esasen ne olduğunu dahi bilmeyen koca bir nesil! Ve hepsi de savaşma yaşında… Allah aşkına bunun bir saatli bomba hatta bir atom bombası olduğunu ne zaman anlayacağız biz?

Bu savaş ya iki halk arasına sıçrarsa. İşte o zaman iç savaş nedir göreceğiz? İşte o zaman sivil savaşın ne olduğunu anlayacağız. Ve o zaman artık bu memleket asla aynı yer olmayacak. Ama o zaman da çok geç olacak!
Hepimiz hızla uçuruma doğru yol alan bir araçtayız. Kürtler de Türkler de ulusalcılar da, dindarlar da… Birbirimize laf yetiştirmeye ve üste çıkmaya çalışacağımıza hemen birisinin frene basması gerekiyor. Hakikat işte o frenin ta kendisidir.
Bu savaş denen garabeti, beklemeksizin, hemen şimdi durdurmak dışında hiçbirimizin hiçbir seçeneği yok!
Savaş duracak ve barışı yaratacağız. Biz barışın gökten zembille ineceğini ve her şeyin güllük gülistanlık olacağını sanıyoruz. Hayır, barış denen şey sonuç değildir; sürecin ta kendisidir. Biz barışırken birbirimizi yeniden keşfedeceğiz. Barışı yaparken, “yahu sen de benim gibiymişsin, ben de her şeyi ne kadar yanlış anlamışım” diyeceğiz. Karşımızdakini ötekileştirmekten vazgeçeceğiz. Barış demek birbirimizi anlamaya istekli olduğumuz ve bunun için özveride bulunmaya hazır olduğumuz anlamına gelir.

Evet, barış kişinin karşısındakini anlamaya çalışırken kendisini de yeniden yaratması demektir.
Ve savaş kolaydır, ölüm kolaydır. Hayatı yeniden tanımlamak çok ama çok zordur; değişmek ve değişimi yönetmeye talip olmak zordur.

Savaşa gidersin iki kurşun atarsın öldürürüsün. Ya da sen kurşun yersin ve ölürsün. Son. Bitti her şey. Kalanlar düşünsün. Annen ağlasın, sevgilin hayata küssün, baban yıkılsın…

Sana ne? Sen “şehit” oldun! Ölümsüzsün! Herkes senle gurur duyuyor ve ne güzel! Hiçbir şey için kılını kıpırdatmana gerek yok!

Ama hayatta kalacak olursan -eğer ölmediğin için askeri yargı sana hapis cezası vermediyse- bu yaşadıklarını alıp sonsuza kadar yanında taşıyacaksın. Attığın kurşunun mahallede pekâlâ arkadaşın olabilecek senin yaşında bir adamın başını nasıl delip parçaladığını, o hayatı nasıl yok ettiğini ve bunun vicdanında ve benliğinde yaratacağı izleri hep taşıyacaksın. Hatta sadece sen de değil, birkaç kuşak neslinin devamı bile bu acıyı taşıyacak!

Ölmek kolay. Belki de bu yüzden herkes savaşı ve yıkımı tercih ediyor sanki! Ta ki yakınları ölene kadar… Sonra o acı onları olgunlaştırıyor ve hayatta kalmanın ve hayatta olanların ne kadar kıymetli olduğunu anlamalarını sağlıyor.
Önümüzdeki yol bir “V” yapıyor. Bir taraf ölüme ve yıkıma gidiyorken diğer taraf yaşama ve yenilenmeye gidiyor. Ve maalesef insanlar tarih boyunca çoğunlukla ölüme ve yıkıma giden yola tapınmışlardır. Ama kitleler bilinci olmayan şeylerdir. İnsanların bilinci vardır. Kürtlük yahut Türklük bir bilinç hali değildir. Bilinçsizken insanın ait olduğunu sandığı hayallerdir.
Hakiki olan anneliktir, babalıktır, evlatlıktır, kardeşliktir.

Ve bu bağlamdan bakıp da hangi taraftan olursa olsun ölenlerin bizim annemiz, babamız, evladımız, kardeşimiz olduğunu anlayamazsak Kürtlüğün, Türklüğün yahut bilmemneliğin cehennemindeki ateşin yakıtı olan birer odun parçası gibi yanıp kül olacağız.



 inanç mı bilim mi?

“öncelikle yoga hakkında bir sorum olacak mey hocaya sordum malesef yanıt alamadım yoga o anın bir parçası mıdır yoksa hayatın bir parçasının o anda şükre dayalı fiziksel efzersizi midir popüler olana hizmet edilmiyorsa bu basit sorunun cevabı olmalı abi.. Bundan yaklaşık 2.5 3 sene evvel bir din adamına çok basit bir soru sormuştum. soru şuydu… bilim ve ilimin bizim kustal kitabımızda yeri varmıdır … cevap vardır etnik olan kısmına giremiyeceğim için detayına girmicem ama cevap sadece vardır olmuştu. cevabını aradığım sorulara tesadüf sonucu tanıma şansı bulduğum bilge adamın cevap vermesi beni çok çok mutlu etti.. ne varki burada senin yardımına ihtiyacım var son 1.5 haftadır osho yu tanıdığımdan beri garip bir şekilde suçluluk duygusu hissediyorum ağabey.. neden böyle bir duygunun içerisindeyim diye cevap bulmaya çalışıyorum olmuyor…. ”

CEVAP:
Sevgili kardeşim. uzun süre susuzluk çekmiş, çöllerde klamış birisinin bir pınar bulduğunda suya dalması gibi mevzuya dalıvermişsin. Kana kana içebilmek için tüm varlığını suyla doldurmaya çalışıyor gibisin.

Dur bir soluklan. Acele etme. Yeterince su var. Hepsini bir anda içemezsin. Zarar verir sana sonra!

Yogayı boşver şimdi sen…

Yoga derken sadece yogayı kastetmeyip meditasyonu da kastettiğini sanıyorum..

Meditasyon üzerinde konuşmak anlamsız. Sen bana nasıl yapılacağını sorarsan yanıtlamaya çalışırım ama meditasyonla ilgili teorik soruların anlamı yoktur.

Suçluluk duygunu daha ilginç buluyorum ben. Bir kitap okuduğunda neden suçlulık duysun insan? Ruhunun özlemini duyduğu bilgeliğe kavuştuğunda neden kendini kötü hissedesin?

Burada çok ama çok derin bir koşullanma var: sen sadece Muhammed’den ve onun dininin öğretmenlerinden böyle bir şeyi tatmin etmesini bekliyor olmalısın. O nedenle bu, başka bir adamdan müslüman olmayan bir kutsal kişiden geldiği için kendini vicdanen bağlı hissettiğin geleneğe karşı suçluluk duyguları taşıyorsun.

Eğer katı birisiysen Osho’ya fazla girme ve kendine başka bir kaynak bul derim. Bu su ne kadar saf da olsa derinden derinden sen onun bir tür zehir olduğu fikriyle içeceksin. Ve kardeşim senin inançların sana saf suyu bile zehir edecektir.
Bu durumda sen en iyisi zehri saf su sanarak içmeye devam et. İnan ki zehiri saf su; saf suyu da zehir edecek potansiyel sende mevcut. İnanç böyle bir şeydir. Eğer inancın ve ititkatin çok güçlüyse aman ha Osho okuma, meditasyonlarını falan da yapma. Aklın karışır ve kendini kaosta bulablirsin.

Eğer inançtansa daha çok bilime yakın sayabilirsen kendini, deney yaparak test ederek; kendini hakikati bulmaya adayacak kadar cesursan ve bu uğurda doğru bildiğin her şeyden vaz geçmeye hazırsan Osho’da ilerlemeyi düşün.

Kendine de başkalarına da yazık etme. Zamanı değildir. Biraz sabret. Yahut derinlemesine ait olduğunu hissettiğin yolda ilerle, daha çok yol alırsın emin ol..

Sevgiler



 Kalp ve Beden; Aşk ve Ruh

Soru: Sevgili dostum, sana bir sorum var:İnsanlar
kalple aşkı neden ilişkilendiriyorlar ?Ben bunu hiç anlamıyorum.Sanırım
gönül demek istiyorlarKalbin vücuttaki kanı temizleyip yeniden
pompalamaktan başka bir işlevi olamaz.

Cevap: Naci,

İnsanların bunu bu şekilde simgeleştirmelerinin bildiğimiz ve bilmediğimiz pekçok sebebi olabilir.

Bana sorduğuna göre ben kendi anladığım kısmıyla cevap vereyim.

Bence bunun sebebi insanların aşık olduklarında bunun etkilerini en çok kalp çakrasında hissetmeleri olmalı. Kalp çakrası (gönül) kalp ve onun da bulunduğu bölgede yoğunlaşmış enerji merkezi olduğundan insanlar bunu kalple alakalandırıyorlar. Elbette akciğer vs. çok da havalı organlar olmadığından, kalp hayatta kalmamızı sağlayan en yaşamsal organ olduğundan onunla ilişklendiriliyor herhalde.

Ayrıca kalp durduğu an insan öleceğinden, aşk ile kalp ilişkilendirildiğinde hayatta kalmanın amacı aşkmış gibi bir gönderme de söz konusu sanırım.

Buradan ilerlersek şu noktaya gelebiliriz: Peki o zaman neden insanlar aşkı bu kadar yaşamsal bir şeymiş gibi yaşıyorlar?

Oysa aşk bittiğinde ölmüyoruz değil mi? (En azından bazılarımız)

Aşk nedir? Yahut daha doğrusu işlevi nedir diye sorgulamadan geçemeyiz bu meseleyi.

Aşk aslında karşımızdakinde kaybolma, erime, bir olma arzusudur. Bunun kökenini fiziksel ―bu bedenle ilişkili― ve ruhsal manası olarak iki düzlemde çözümlemek anlamlı olacak:

1) Fiziksel olarak bu bedende yaşanan tecrübeler ışığında şöyle bir şey geçerlidir: Aşk anne karnındaki tecrübelere dönme isteğidir. Aşkın bitmesi de anneden kopma halidir. Doğum anında yaşadığımız öldüğümüzü sanma hali (travmasıyla) tecrübe edilir.

2) Ruhsal anlamı: Bu bedende insan tecrübesi olarak yaşadığımız fiziksel tecrübelerin ötesindeki ruhsal ihtiyaç olarak bir olma arzusu. Bu daha çok Mevlana gibi mistiklerin sözünü ettiği aşka denk gelir. Esas ve temeldeki arzu budur. Anne de aslında bu bizi var eden evreni simgeler. Bu demektir ki bu 2. maddede anlatmaya çalıştığım derin arzu birincisinden derinde olan daha örtülü bir arzudur.

Aşk için yaşamak demek aslında yok olmayı, ayrı bir beden ve varlık olarak yok olma ve bütünleşme isteği olarak anlaşılabilir.

Varoluş bizleri kadın ve erkek, eril ve dişil olarak yaratıp birbirimiz aracılığıyla bütün hissedebileceğimiz şekilde yaratmış… Aşk denen gizemli güçle de birbirimize bağlamış… Bu bir oyun, sadece bir oyun. Kadının gözünden içimizdeki kadınla ve erkeğin gözünden de içimizdeki erkeği görüp ikisini bütünleştirdiğimizde her ikisinin de ötesine geçebiliriz.

Bu olana dek aşk ile lanetlenmiş durumdayız hepimiz. Evet bu aynı zamanda bir lanet! Karşımızdakine bağımlı hissettiğimiz, onsuz varoluşumuzun anlamsız, eksik, yoksul, yoksun olduğunu fark ettiğimiz bir lanet!

Bu nedenle insanlar aşk uğruna tüm hayatlarını mahvedebiliyorlar. Aşkının nesnesini öldürebiliyor yahut şiddeti kendine yöneltip onsuz yaşamaktansa kendi ölümünü seçebiliyorlar..

Bu lanet ve rahmetin aynı şey olduğu bir durumdur.

Aşk ve sevgi ile karşımzdakinin varlığında ermeyi göze alabilirsek bu bir rahmete dönüşüyor.

Ama kavuşamadığımızda yahut aşk sürerken kopmak zorunda kaldığımızda ise bir lanete…

Kalp demek yaşamak demek. Aşk demekse ruhsal anlamda yaşamak demek. Ruhunun var olduğunu hissetmenin adıdır aşk.

Bu nedenle insanlar kalple özdeşleştiriyor olmalı aşkı..

Bu aslında bşize şunu da gösteriyor: En basit cinsel arzulardan, Mevlananın yaradana olan aşkına kadar tüm skala aslında ynı dürtüden besleniyor. Bu durumda farkı sadece bilinç düzeyi yaratıyor: Seks peşinde koşan insanlar esas arzusunun, temeldeki bir olma arzusunun daha doğrusu bir olduğunu fark etme arzusunun en az farkında olanlarken, Mevlana gibi mistikler ise aşkın yaradan yahut varoluşa olan aşk olduğunun bilincidedirler.

İçten içe ruhumuz esas birliğin ve bütünlüğün karşımızdaki kadın yahut adamla alakalı olmadığını bildiğinden aşk ve nefret birbirine döüşebilen bir şey olarak tecrübe ediliyor…

Bu ikilğin, bu paradigmanın aşıldığı durumlarda ise aşk sadece koşulsuz ve nesnesiz bir şekilde tecrübe ediliyor.

Koşulsuz ve nesnesiz aşk esas tecrübedir. Bunun kalple de herhangi başka bir organla da hiçbir ilişkisi yoktur.

Bu balık için okyanus neyse biz insanlar, bilinci olan varlıklar için de sevgi odur. O zaten içinde var olduğumuz yegane enerjidir.

Onsuz tek bir an dahi var olmamız mümkün değildir.

Eskiden insanlar soludğumuz havanın farkında değillerdi. Sonradan keşfettik ki aslında biz hava denen şeyin içinde var oluyoruz. Onu soluyarak hayatta kalabiliyoruz…

Aydınlanmak da sevgiyi soluyarak ruhumuzun var olabileceğini keşfetmektir. sadece ve sadece.

Sevgi ve aşk olmasa ruhumuz var olamaz.

Ve sevgi ve aşkı tecrübe etmemizin önünde ne kadar çok engelimiz varsa ruhumuz o kadar hastadır. Can çekişiyordur.

Benim ruhsal, psikolojik sorunları olan insanlarda ve kendi geçmişimde gözlemlediğim yegane sorun budur: Aşkın ve sevginin bana-bizlere her yönden ulaştığının farkında olmamak.

En baştaki soruna tekrar dönersek: Aşk bir organ olarak kalbin değil ruhun bir işlevidir. Aşk varsa ruh aktiftir ve işliyordur. Aşk yoksa ruh çekilmiş ve beklemededir…

Aşk hiçbir sebep olmadan varsa ruhumuz her an her durumda aktiftir. Kendimizi ona bırakmışız demektir.

Mevlana’nın, İsa’nın Osho’nun durumu budur. Onlar kendilerini aşkın; koşulsuz, nesnesiz ve sebebpsiz sevginin kollarına bırakmışlardır ve manevi birer varlık olarak aramızda bulunmuşlardır.

Ama bunun ilk adımı karşımızdaki bu adamı veya bu kadını sevebilmektir. Eğer somutlaşmış, bedenlenmiş haliyle aşka (o insana) kendimiz teslm edemiyorsak soyut ve elimizle tutamayacağımız bir şeyi nasıl sevebileceğiz?

Aşk bu anlamda bir fırsattır. Ne kadar çok kendimizi aşkın kollarına tamamen teslim edersek ilahi olan aşka da o kadar kendimiz bırakabiliriz.

Dikkatle bakarsak aşkın önüne set çekilen, kadın ve erkeğin buluşmasına binbir türlü engel çıkartan kültürler esasen maneviyatın çok yüzeysel ve şekilsel yaşandığı yerler olarak kalırlar.

Elbette diğer tarafa; hedonizme de kaymamak kaydıyla!

Ama geçmişte yaratılan cinsellik ve aşk üzerindeki aşırı baskıcılığın insanları diğer uca yani sadece zevk ve tutkuya sürüklemesi de son derece normaldir.

Sevgiyi ve aşkı engelsizce ve dürüstlükle yaşamak demek maneviyatın hayatımızı kaplamsına izin vermemiz demektir aynı zamanda.

Dindarlık ve maneviyat sevgi ve aşk yaşamamış bir insanı yobaz yapacaktır.

Sadece aşk, hakiki ve samimi bir aşk insan egosunu tamamen ortadan kaldırabilir. Bu da bizim meditasyonun mümkün olduğu tecrübesini yaşamamız demektir.

Aşk başkası aracılığıyla egomuzun yk olduğu bir meditasyon halidir.

Ancak dışardaki bir neseneye bağımlı kaldığımzdan o nesne gittiğinde egomuz bizden fena öc alır. Geri geldiğinde egomuz bizi berbat hissettirerek yeniden eskisinden daha fazla güçlenir…

Ama artık bir kez aşkı tatmış bir insanın yaşadığı egosuzluk tecrübesi onu sonsuza dek değiştirmiştir.

Şimdi meditasyona yönelmek sadece zaman meselesidir.

Esas olana sebepsiz ve nesnesiz aşka daha hazırızdır.

Sır f bu nedenle bir şair bir din adamından çok daha fazla aydınlanmaya hazırdır ve yakındır…

Son söz olarak kalp beden için neyse aşk da ruh için öyledir…



 Meditasyon ve Sinek (düşünceler)

Nefis bir animasyon. Meditasyon tam da böyle bir şeydir. O küçücük sinek düşünceyi temsil ediyor. Onlardan ne kadar kurtulmak istersek o kadar çoğalıyorlar…
Savaşmayı kestiğimiz anda ise bahar esintisi dışında bir şey kalmıyor….



 

Eğer videoları göremiyorsanız Youtube’a erişmek için bilgisayarınızda küçük bir ayarlama yapmanız gerekmektedir..

Bu ayarları nasıl yapacağınızı öğrenmek içinburayı tıklayabilirsiniz..



 Arayan da Aranan da Bir ve Tektir

Sorumu en iyi senin yanıtlayabileceğini düşünüyorum..Merak ettiğim şey,oshonun tüm kitaplarını okumadım henüz,fakat bişeye takılı kaldım,diyorki,isa aydınlanmıştı,muhammed de öyle..ve ben kur-ana inanmayan biriyim..Biri aracılığıyla böyle bir kitap gelmiş olmasını kabul edemem..Ve muhammed böyle bişey iddia ediyor,içine istediği maddeleri koyarak tanrı yaratıyor ve aydınlanmış adlediliyor..bunun hakkında ne düşünüyorsun?
başka bi sorumda,bazı kitaplarda nasrettin hoca vs isimleri var,acaba bu türkçeye cevirilirken,her ülkenin kahramanı mı kullanılıyor benzetme olarak muhammedde bunlara örnek diye mi geciyor?

________________

Sevil,

Soruların aslında pek çok kereler soruldu bugüne kadar. Ama herkesin faydalanacağı şekilde yanıtlanmamıştı. Bu nedenle benzer sorular kafasına üşüşümüş insanları da aydınlatma adına cevabını siteden yazmayı uygun gördüm.

Öncelikle bazı kafa karıştıran kavramları aydınlatmakta fayda var. Senin zihninde peygamber ve aydınnlanmış insan kavramları eşit zannediyorum. Çünkü diyorsun ki: “…Biri aracılığıyla böyle bir kitap gelmiş olmasını kabul edemem..Ve muhammed böyle bişey iddia ediyor,içine istediği maddeleri koyarak tanrı yaratıyor ve aydınlanmış adlediliyor..”

Aydınlanmak peygamberlikten oldukça farklı bir şeydir. Sana katılıyorum: Ben de peygamberlere inanmıyorum. Ama bir anlamda da aslında bunun doğru kavramlaştırmakla mükün olduğunu da biliyorum.

Şöyle ki: 1500 yıl önce insanların putlardan medet umduğu bir dünyada kalkıp da ben aydnlandım, benim sözlerim hakikattir deseydi kimse onu anlamazdı. Aslında “Allah” yhaut “Tanrı”  kavramı bile insanların elleriyle dokunabileceği nesnelere indirgenmiş bir şeyden ibaretti. Öncelikle onun aslında soyut ve herkesin doğasında bulunan bir nitelik olduğunu değil, onun var olduğunu kabul ettirmesi gerekiyordu…

Peygamberler o nedenle Muhammed’den sonra bitmiş denebilir: Artık bir kez Allah’ın nitelikleri soyut birer kavram olarak kabul edildiğinde onu her yerde bulabilirsin. Onlar çünkü nesneye ait değil kavrama ait birer niteliktir dolayısıyla onu her yerde bulabilirsin; varoluşa içkin bir şey haline gelmiş durumdadır artık Tanrı (yahut Allah)..

Dolayısıyla artık Muhammed’den sonra peygamber gelmeyecek çünkü buna gerek yok!

Artık aydınlanmadan bahsedebilirz: Meditasyon ya da doğru pratik her neyse onu uygulayarak o nitelikleri içinden çıkartabilirsin! Artık peygamberlere gerek yok! Doğrudan O’na erişebilirsin; onun içinde eriyebilir ve O haline gelebilirsin..

Dolayısıyla peygamber arkaik dönemlerdeki insanın hazırlık düzeyiyle alakalı bir kavramdır. O zamanlar için gereklidir ama artık gerekli değildir. Biz ona aydınlanma, erme, hakikati bulma vs. diyebiliriz. Artık erişilmek istenen şey bir kavram dır ve niteliktir. Sen ondan geldiğine göre onun bu niteliklerine sahipsin. Bu hayat da bunu keşfetme sürecinin kendisidir.

Bana göre, Osho Muhammed’e de İsa’ya da, Musa’ya da aydınlanmış derken insanın bilinçli tercihleriyle onlar gibi olabileceğine vurgu yapıyor. Onların da aydınlanmadan (peygamber olduklarını keşfetmeden) evvel senin-benim gibi olduğunu vurguluyor.

Yoksa onlar “seçilmiş” varlılar, kaderleri bu vs. gibi  değillerdir… Yani aslında öyledir de ama bu insanüstü bir şey değildir.

Sen de bir peygamberin yahut bir ermişin mertebesine erişebilirsin. Bu sana bağlı.  Sen de seçilmişsin. Var olan ve hayatta olan herkes seçilmiştir. Aksi halde burda ne işimiz var?

Yokluk halinde kalırdık! Hiçlik olarak devam ederdik. Ama burdayız çünkü varoluşun seçmiş olduğu varlıklarız. Varoluş bizleri sevdi, o kadar  çok sevdi ki başka bir şey yahut insan yaratacakken tam da bizi; sen-beni-onu yarattı!

Sence neden bir Muhammed yahut Mevlana yaratmadı da seni yarattı?

Çünkü sen SEÇİLMİŞ kişisin.

Herkes öyle!

Bunu fark etmek ve bunu kutlamak gerek. Buna sevinmek ve bunun hakkını vermek gerek. Kitaba gerek yok, yazıtlara gerek yok, kahramanlara gerek yok: sensin kahraman. Aradığın sensin başka bir şey yahut kimse değil.

Bunun gücünü hisset, bunun muazzamlığını hisset. Buna sahip çık. Buna sahip çıkma cesaretini göster.

Osho’ya da, Muhammed’e de, tüm peygamberlere de gerek yok. Sadece kendi içine bak hazine sensin!

Ama orası hariç her ama her yere bakar ve onu dışarda arar dururuz.  Bulduumuz şey ise sadece kafa karışıklığı.

Senin dışında olan her şey sahte: Allah bile!

Eğer senin dışındaysa o hayal ürünüdür.

Ama bunu anlamaya çalış: Elleriyle yaptığı putların Tanrı olduğunu sanan insanlara ne diyebilirsin? Sen olsan ne derdin?

Ya o benim Babam derdin İsa gibi ki o insancıklar tanıdıkları bir otorite aracılığıyla onun gücünü hissetsin!

Yahut onun mesajını meleklerin sana yazdırdığını söylerdin kuytu bir mağarada…

Bizim sorunumuz bize anlatılan maslası sembolik anlatımları hakikatin kendisi sanmamız yahut bize öyle anlatılmasıdır.

Kutsal metinlerin büyük kısmı birebir anlaşılacak şeyler değildir. Ama bize ilk akla gelen anlamlarıyla belletilmeye çalışılır..

Ama o metinler artık işlevini tamamlamıştır. Artık o metinlerin kendisinin fetişizminden kurtulup işaret ettiği şeyş görmenin vaktidir: İnsanlar bunun için yeterince olgunlaştı: Hepsi değilse de büyük kısmı!

Ama süreç başladı. Artık geri dönüş yok. Bilinç çıktığı yükseklikten aşağıya inmez, inemez. Macun tüpünden çıktı artık. Yerine koyamazsın…

Bu nedenle sen Osho’nun yahut Muhammed’in dediklerini dinle, anlamaya çalış ama fazla takılma. Sen kendi gelişimine odaklan. Kendini, bu varoluştaki en karmaşık şeyi anlamaya çalış.

Bu karmaşaık görünen muammanın ardındaki basit çok ama çok basit gerçeği bulmaya çalış.

2. Soru:  “Bazı (Osho) kitaplarda Nasrettin Hoca vs isimleri var, acaba bu Türkçeye cevirilirken, her ülkenin kahramanı mı kullanılıyor benzetme olarak Muhammed de bunlara örnek diye mi geciyor?”

Hayır, orijinallerde Nasreddin Hoca olarak ve Muhammed olarak geçiyor.

Bu ülkenin ve kültürün ve de dinin yaratmış olduğu değerler hakkında sanki biraz önyargı var gibi kafanda? Nasreddin Hoca’nın sadece Türkiye’de tanındığını mı sanıyorsun? O son derece tanınmış bir şahsiyettir tüm dünyada. Onun olağanüstü zekası ve hiciv yeteneği tüm gezegenin kültürüne katkıda bulunacak kadar engin ve derindir.

Osho kendisinden çok etkilenmiştir. Hoca, bir Sufi ustasıdır. Ve Osho Sufiliği çok değerli bir yol olarak görür ve tekniklerini kullanır… Çünkü kendi söylemesine göre eski hayatlarında Sufi olmuşluğu da vardır..

Aynı şey özellikle Muhammed için de geçerli olmalı senin kafanda. İslamın bazen hatta belki de pek çok durumda cahilce uygulanmış ve uygulanıyor olması herhalde Muhamed ile ilgili sende bazı peşin hükümler yaratmış. O bu dünya gezegenindeki insanlık tecrübesini kökten etkilemiş ve değiştirmiş birkaç insandan birisidir…

Dünyanın 5’te biri onun etkisi altında kendilerini ve hayatı algılıyor. Bunu kaç kişinin bu gezegende becerdiğini sanıyorsun? Belki bir tek İsa! Ve sen Osho’nun Muhammed’den bahsetmiş olmasını acayip bir durum olarak yorumluyorsun.

Sevgili Özge. Türkiye’deki tüm zor kullanmalara rağmen 80 yılda yaratılmaya çalışılmış olan yanlış modernizmin fazlasıyla etkisi altında kalmış olmalısın. İslam ortaya çıktığından beri Türkiye Cumhuriyeti gibi herhalde yüzlerce belki de binlerce devlet kuruldu ve yıkılıp yerine yenileri kuruldu. İslam ise hala ayakta.

Senin varlığında adını koyamayacağın o kadar çok etkiye sahip ki İslam aklın durur. Ama bunu sana okulda öğretilmiş şeylerden oluşma koşullanmış zihnin açıklayamaz… Onu algılaması dahi olanaksızdır. O dinin etkisi seni sen yapan –zihnin dışındaki- tüm benliğindir.

İster sev ister sevne, ister kabul et ister etme..

Bu olumlu da olumsuz da etkiler bırakmıştır anlamında söylediğim bir şey. Yani bu etkilerin bir kısmı olumluyken en az yarısı da olumsuzdur muhtemelen.

Ama o etki altndasın bunu unutma.

Hepimiz öyleyiz. Soluduğumuz hava o. Öyle olmasa 80 yllık sürekli beyin yıkamaya rağmen nasıl hala bu kadar hayatımızı yönlendiriyor din?

Bu nedenle yanlış anlaşılmış ve uygulanmya çalışılan lakilik din karşısında yenilmeye mahkum değil midir?

Evet mahkumdur.

Bu ülkenin hakiki aydınlarından –ki sayıları üçü-beşi geçmez- Cemil Meriç der ki din insan denen varlığın yıldızlara dayadığı merdivendir.

Ne büyük laf!

Evet aynen öyle. Din nasıl uygulanırsa uygulansın insanoğlunun kainatın en uzak köşelerine erişme çabasının bir ürünüdür.

Ve şu an bilimin yerine getirmeye çalıştığı bu işlev nedeniyle di ve bilim er ya da geç buluşmak ve aynı şey olmak zorundadır. Bu olmadan ne kadın ve erkek, ne doğuyla batı, ne yoksulla zengin buluşamayacak ve bütün hissedemeyecek insan kendisini.

Modernlik olarak adlandırdığımız bilimsel yaklaşım ve metodoloji sadece tek kanatlı bir kuştur. Aynı din gibi. İkisi de uçamaz da uçuramaz da kişiyi… Olduğu yerde döner durur ikisi de.

İkisi de bizim sağ ve sol kanatlarımızdır. Onların ikisini de kuşanıp evrenin ve varoluşun derinleiklerine doğru uçmaya başlamanın vakti geldi.

Kuantumun, M teorisinin vs. bizi götüreceği nokta oralara varıyor sanki… Bunu zaman gösterecek ama her şeyin bir bütün olarak anlaşılabileceği bir bilimdinine doğru gidiyoruz. Er ya da geç bu olacak. Çünkü arayan da aranan da bir ve tek sonuçta..